AKP’ye Müstahak Olmak

Geçenlerde —milli takım İtalya karşısında perişan olmadan önce— Alper Görmüş Şenol Güneş’e yönelik yaygın tutumu “taşra nefreti” ile açıklayan bir yazı yazdı. Yaygın dedimse, belirli bir zümrede yaygınlıktan söz ediyorum. Yoksa, Hıncal Uluç ve müritleri Güneş’in kılığını, kıyafetini filan alaya aldıklarında, ahalide yaygın bir kabul görmüş filan değillerdi. Sahip olduğu vasıflarla Kapıkule’nin ötesine geçse, bırakın

Tercih Denen Şey

Bu millet adam olmaz azizim! Adam Artvin’den kalkmış, Bursa’ya yerleşmiş. Paris varken, Londra varken, ne bileyim Roma, Prag filan varken Bursa’ya… Süzme ahmak bunlar, süzme zevksiz… Daha fenası da var. Adam Tokat’ta yaşamayı seçmiş mesela. Okumuş, Hacettepe’den mezun olmuş, hekim olmuş… Gitmiş Tokat’ta yaşıyor. Bu tercihi yapan adamdan hayır gelir mi? Bu millet asla adam

Muhalefet Ne Yapsınmış

Anlaşılan o ki, Marmara’daki müsilaj ile Peker videoları vasıtasıyla açığa çıkan sosyopolitik lağım malumatı arasında bir paralellik kurmayanı dövüyorlar. Nevşin Mengü’ye yakışır da, Ayşe Çavdar da kervana katılmış. Çavdar’ın yazısında dikkat çekmek istediğim husus başka. Ortada muhalefet yokmuş. Bakmış Kılıçdaroğlu’na, yok. Akşener’e bakmış yok. Buraya kadar kendisiyle fena halde mutabıkız. Ama o, başını çevirmiş ve…

İbrikçibaşının Serotonin Seviyesi

Birbirini tanımayan on kişiyi bir koğuşa kapatsanız, haftasına varmaz, aralarında bir hiyerarşi belirginleşir. Her gün anneleri tarafından aynı parka götürülen beş yaşlarındaki çocuklar arasında bile kısa sürede bir hiyerarşi zuhur eder. Yani serotonin rahat durmaz. Serotonin ve testosteronu her bir bünyenin kendisi imal ediyor olsa da, görünen o ki, hangi bünyenin bu hormonlardan ne kadar

Aristokratlar, Köylüler, Tasmanyalılar

Darwin Avustralya ziyaretinden sonra, “Avrupalıların ayak bastığı her yerde ölüm yerlileri kovalıyor” demişti. Ne kadar soylu bir tespit. Neden öyle oluyordu? Tasmanya misaline bakalım. Uzunca bir süre boyunca Avrupalıların pek ilgisini çekmemiş gibi görünüyor. 1642’de keşfedilmiş olmasına rağmen, ilk beyaz yerleşimleri ancak izleyen yüzyılın sonlarında gerçekleşiyor. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde adada, binlerle ifade edilen yerli

Uçurumun Kıyısında

İzzet bir makale paylaşmış, hakkında yazayım dedim, baktım olmayacak tercüme etmeye karar verdim. Tercüme işlerinden pek anlamadığımdan, İngilizce bilenlere —yukarıdaki bağlantıya tıklayarak— orijinalini okumalarını tavsiye ederim. 1968’in Aralık ayında ekolojist ve biyolog Garrett Hardin, Science dergisinde, “Müştereğin Trajedisi” adıyla bir metin yayınladı. Çıkarımı son derece sade ve insafsızdı: insanlar kendi hallerine bırakıldıklarında, kaynaklar için rekabet

İnsan ve İşi

Önceki gün yazıyı yazdıktan sonra Cüneyt Özdemir’in şeysini izledim. Kılıçdaroğlu kadınlara düzenli maddi destek vadetmiş de… Olur muymuş öyle şey! Balık vermeyecekmiş, balık tutmayı öğretecekmiş. Kendisine balık tutmak öğretildiği için nasıl balık tutmayı sürdürüyor Özdemir, görüyorsunuz. Herkes öğrense… Dünya cennet olsa… Hayat bayram olsa… ODTÜ Endüstri mezunları kendi aralarında tartışırken de sıklıkla buraya gelirdi mevzu.

İktisat ile Siyaset Yeni mi Kavuştu?

Bayramlık bir yazı sayılmaz ama… Verimlilik artınca, kullanılan kaynak başına üretilen miktar artıyor. Bu, benim penceremden bakıldığında iyi bir şey. Mesele şu ki, üretilenin tüketilebilmesi lazım. Tüketilebilmesi için tüketici lazım. Bir insanın tüketici olabilmesi için üretileni talep etmesi lazım. Bir insanın bir ürünü talep edebilmesi için ise… O ürünün bedelini ödeyebilecek gücü olması lazım. Demek

Tırışkadan Seçkinlik

Dünyada “yapılmasa da olacak” olan bir yığın iş var —Graeber’in tırışkadan işler (bullshit jobs) dediği işler. Graeber uzun uzun hangi işler tırışkadan iş sayılır, hangi kıstaslara müracaat edebiliriz filan diye debeleniyor bir bilim insanı titizliğiyle. Sonra onları tasnif etmek için de muazzam bir çaba harcıyor ve yoruluyor. Yorulurken okuru da yoruyor. Net toplamda, Graeber birçok

Tırışkadan İşler ve Neoliberalizm

Demiştim ki  “Kitap üzerine yazmak istediğim her şeyi yazabilsem, herhalde Graeber’inki kadar hacimli bir kitap olur. Muhtemelen sonuna gelmeden hevesim kaçar, yarıda kalır. Burada hiç değilse birkaç yazı yazana kadar hevesimin kaçmayacağını ümit ediyorum.” Aynı yazıda demiştim ki “Graeber’in muhtelif biçimlerde, muhtelif açılardan analiz ettiği, analizleri için feodaliteden işin geçmişte toplumlar için ne mana taşıdığına