Sıhhat

Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabının ardından ateşli tartışmalar yaşandı —Türkiye’de de ama daha çok dünyada. Bana çok da dokunmadı o tartışmalar çünkü kitaptan bana kalan kavrayışa teğet geçiyordu çoğu.

Kuhn’u okuyana kadar bana öyle geliyordu ki, mesela sıhhat kelimesi, her devirde hep aynı manaya gelmişti ve meseleye azıcık aşina olan herkes için de aynı manaya sahipti. Kendi başına bir şeydi ve kendi başına bir gerçekliği adlandırıyordu. Evrensel bir gerçekliği…

Ama öyle değilmiş. Sıhhat olumlu yükü olan bir kelime. Onu her düşündüğünüzde, her işittiğinizde, her seslendirdiğinizde, zihninizdeki yığınla kavramı da tetikliyorsunuz. Galip ihtimal mesela saflığı, arılığı da… Sıhhat, dolayısıyla, saflığı tehdit eden şeyleri bedenden uzak tutmakla, dolayısıyla da bir mevcut hali korumakla —veya bir zamanlar mevcut olmuş bir hale dönmekle— otomatik olarak eşleniyor.

Sıhhat ile ilişkilendirilebilecek kavramlar saflıktan, arılıktan ibaret değil. Kavrama çengellenmiş sayısız başka kavram var ve… O çengellenmenin mimarisi bir paradigma. Dolayısıyla da, paradigma değişince, sıhhat kelimesinin manası, dolayısıyla da sizin sıhhatle ilişkiniz değişiyor.

Sıhhat ile ilişkilendirilebilecek sayısız kavram varsa da aralarından saflığı, arılığı seçmem sebepsiz değil. Ama esas meseleme gelmeden önce, sıhhat ile saflık, arılık arasındaki ilişki üzerinde biraz oyalanalım. Temizlik ile sıhhat arasında bir alaka olduğunu çok eskiden beri biliyoruz. Yaşayarak biliyoruz. Sabunun icadının insanlık tarihinin akışını değiştirdiği bile iddia edilebiliyor. İyi de… Temizlik, temizlenme nasıl bir şey? Vücudu temizlemek ile saflık, arılık arasında nasıl bir ilişki var? Yaygın kanı, “temizleye temizleye saflığa ulaşılabileceği” olarak özetlenebilir. Neden? Çünkü zihinsel mimarimizin —yaygın paradigmanın— ağırlığını taşıyan kolonlardan biri doğrusallık. Az temizlik sıhhat için iyiyse, daha çoğu daha iyidir, daha da çoğu daha da iyidir. En çoğu? Saflık. O halde saflık en iyidir.

Bir adım daha atalım. Demek ki temizlemek/temizlenmek yerine korunmakla, saflığı tehdit eden yabancı unsurların bünyemize ulaşmasına mani olmakla, en sıhhatli olmayı sağlayabiliriz. Tam sıhhatli…

Göstermeye çalıştım ki, sorgusuzca kabul ettiğimiz bir koza var bir tek sıhhat kavramının etrafında. Ve o da zaten başka kavramların etrafındaki kozanın bir unsuru. Böyle, devasa bir kavramlar networkünden ibaretiz her birimiz. O kavramlar arasındaki ilişkileri de, kavramları edindiğimiz yerden, yani toplumdan, çevremizden ediniyoruz. Hiçbirimizin evi bir diğerininkinin aynı değil, aynı veya benzer unsurları kendimize göre yerleştiriyoruz. Ancak mesela televizyon alıcıları evlere girdiğinde, hemen herkesin evinde bir değişime sebep oldu. Herkes aynı şeyi yapmadı ama her evde oturma düzeni televizyon alıcısının girmesiyle, birbirini andıran bir karakter değişikliğine uğradı. Kavramlar ve networkleri için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Benim Kuhn’dan öğrendiğim şey, kavramların böyle bir mimarisi olduğu, kendi başlarına bir varlıkları olmadığı, ancak o mimarinin içinde bir mana taşıdıkları ve… O mimarinin beklenmedik etkilerle beklenmedik biçimlerde değişebileceği idi…

***

Sıhhat ve saflık arasındaki ilişkiye gelmeden önce, bu mevzuu bugün dert etmemin sebebi hakkında da birkaç şey söylemem gerekiyor.

Dün dedim ki Türkiye’de devlet vatandaşından korkuyor. Devletin korkusu yeni bir şey değil, biz gençken, ODTÜ’de okuyorken, hemen hepimiz, hemen hepimizi MİT’in fişlediğinden emindik. Bu bilgi doğru muydu, bilmiyorum ama öyle hissediyorduk —ve 12 Eylül sonrasında şahit olduğum bazı ufak tefek vakalar da, bilginin doğru olabileceğini düşündürüyor.

Devlet elbette sadece ODTÜ öğrencilerinden korkmuyordu. Hemen her vatandaşından korkması için bir sebep vardı —devlet her bir tek vatandaşı için, ondan korkmasını haklı gösterebileceği sayısız gerekçe bulabilirdi.

Hani klasik espri vardır, paranoyak olmanız, sizi takip etmedikleri manasına gelmez. Herkes takip ediliyor olabilir. Ama paranoyak olduğunuzda, takip etmeyenlerin de sizi takip ettiklerini zannetmeye başlayabilirsiniz. Bir defa daha klasik Tip-I/Tip-II riskleri paradoksuna geliriz. Korkmaya başladığınızda, korkmamanız gerekenlerden de korkarsınız. Korkmaktan caydığınızda ise korkmanız gerekenlerden de korkmama riski belirir.

Türkiye’de devlet, ta Cumhuriyetin kuruluşundan —hatta muhtemelen İttihat Terakkiden— itibaren paranoyak bir devletti. Belki korkmakta haklı olduğu bir takım özneler vardı ama o herkesten, korkmaması gerekenlerden de korktu.

Devlet görünümlü şeyin dün Kavala’ya yaptığı çirkinliği onun paranoyası ile açıklama derdinde değilim, Elbette farkındayım, o çirkinlik sadece mezkûr öznenin çirkinliğini teşhir etme hevesinden kaynaklanıyor. Mesele, toplumda çok kişinin o çirkinliği meşrulaştırmaya çalışırken istihdam ettiği kavramlar. Esasen devletin kendilerinden de korktuğu ve Kavala’ya yaptıklarının benzerini kendilerine de yapabileceği birçok insan, dün sahnelenen çirkinliği gerekçelendirme ihtiyacı hissettiğinde, çok da zorlanmadı. Meselemiz bu.

Mesele şu ki, Kavala’ya yapılanları içlerine sindiremeyenler, benzer şeyler başkalarına —öteki taraftan birilerine— yapıldığında pekâlâ sindirdiler, sindirebiliyorlar. Ve bana öyle geliyor ki bu hal, zihinleri kat eden, devlet denen şeye, toplum denen şeye, sıhhat denen şeye de anlam verirken istihdam ettiğimiz bir zihinsel mimariyi değiştirmeden aşılabilir bir hal değil. Popülizmdi, kapitalizmdi, küreselleşmeydi, şuydu buydu ile didişmem de, o mimariye bir nevi taarruz yerine…

Devlet denen şeyin sıhhatli olması gerekiyorsa mesela —veya devlet denen şey toplumun sıhhatini korumaktan da mesulse… Sıhhat de —yukarıda işaret ettiğim gibi— yabancı olanı, zararlı olanı gidermekle, temizlenmekle, arınmakla sağlanacaksa… “O yabancı, yok bu yabancı” diye tartışır dururuz. Neticede devletin paranoyasını, paranoyak olmasını, paranoyak olmaya hakkı olduğunu kabul ettiğinizde, veri kabul ettiğinizde, içine düştüğümüz çukurdan çıkmak bana pek mümkün görünmüyor.

Sıhhat denen kavrama bambaşka türlü de bakılabilir. Bugün biliyoruz ki, sıhhatli bir bünye yabancı unsurlardan arınmış bir şey değil. Aksine, sıhhatli bir bünyede, genetik kodu bile diğerlerinden farklı olan sayısız organizma bir arada yaşıyor. Aslında bünye o organizmaların ve hücrelerin kozmopolit bir ortaklığına rağmen değil, o ortaklık sayesinde sıhhatli olabiliyor. Elbette her bünye için yabancı olan, onu tehdit eden, aşılması, yenilmesi gereken unsurlar da var. Ama sıhhatli olmak, onları bünyeden uzaklaştırmaktan çok, bünyenin onlarla savaşabilecek kapasitesi olması sayesinden sürdürülebiliyor.

Filan.

Saflık ölümdür. Eskiden de öyleydi, bugün artık çok daha öyle. Ve bizim şiddetle bir paradigma değişimine ihtiyacımız var.