Yabancı Kim?

Yıldıray Oğur, sarışın İsveçli IŞİD’çilerin hikâyeleriyle süslediği yazısında, doğru anladıysam, dünyanın çok kozmopolitleşmesi, küreselleşmesi sürecinde Türkiye toplumunun direndiğini ima ediyor. Bence yanılıyor. Direnen toplum değil, devlet. Zaten saf (katıksız), monoton, yabancısız bir toplum fikri bir devlet projesi olarak duhul etmişti bu topraklara.

1.

Türkiye’de yabancı görünce tüyleri diken diken olanlar yok, demiyorum. Çoklar. Her türlü yabancıdan iğrenenler de vardır ama genellikle herkesin uzak durulacak yabancılar menüsü birbirinden farklı. Ama sayısız yerli-yabancı kontağından nadiren ark oluşuyor. Öyle bir ark oluştuğunda da, elbette, yabancı düşmanlarının sesi çıkıyor. Sesi çıkmayanlar sayılmadığından da, yabancı düşmanlığı, gerçekte olduğundan çok yaygın bir şey olarak görülüyor.

Kaldı ki, herhangi bir yabancıyla teması olmamış olanlar da, konuşurken, pekâlâ yabancı düşmanıymış gibi konuşabiliyorlar ama yabancıyla temas etme, mesela ticaret yapma, komşu olma, kız alıp verme filan gibi gerçek zaruretler hâsıl olunca… Yani söz gerçeklikle test edildiğinde, öngörülen arızalar çıkmıyor/çıkmayabiliyor —en azından ülkenin geniş coğrafyalarında.

2.

Günümüzde yabancı düşmanlığı mevzuunun yeniden popülerleşmesine en çok sebep olan husus, malum, Suriyeliler konusu. Suriyeliler hakkında ileri geri konuşulmasından huzursuz oluyorum —benim kendi pozisyonum net yani. Ama… Dünyanın herhangi bir toplumuna, birkaç yıl içinde, toplumun yüzde beşi kadar yabancı enjekte edilirse, Türkiye’de olandan çok daha fazlası olur. Olmasa ne iyi olur da… Olur yani… O yabancıların menşeinden filan bağımsız olarak olur. Olmamasını hayal etmek, böyle bir etkinin bile tepki doğurmayacağı toplumlar tasavvur etmek de bir tercih ama gerçek hayatta öyle toplumlar yok. Hiç olmadı. Dolayısıyla Türkiye toplumunu, bu imtihanda yaptığı hatalarla mahkûm edip sınıfta bırakmak da hakça değil.

***

Ve meseleye buradan, yani söze ve hayallere hak ettiğinden fazla itibar etmekten de girilebilir.

“Türkiye’de yabancı olmasın, monoton, imtiyazsız, sınıfsız, tek dil konuşan, herkesin aynı şeylere iman ettiği bir toplum olalım” tasavvuru ile “Türkiye’de hiç yabancı düşmanlığı olmasın” tasavvuru, bence, aynı madalyonun iki yüzü. Başka her şeyden önce, her iki tasavvur da, toplumu, daha doğrusu toplumu oluşturan fertleri birer tasarı nesnesi olarak görmekten doğuyor. Problemleri insanları düzelterek çözme gayretkeşliğinden…

Türkiye’nin toplumu hiçbir manada kusursuz değil. Kusuru nasıl tarif ederseniz edin, kusursuz değil. Neyi kusur olarak görüyorsanız görün, kusursuz değil. Olmayacak da… Esas mühimi şu ki, olması hiç gerekmiyor. Dünyanın bütün toplumlarının muhtelif kusurları var.

Mesela yabancı düşmanlığını kusur olarak görecek olursak, memlekette ciddi oranda yabancı düşmanı olacak. Hep vardı. Öyle Ermeni, Rum, Yahudi düşmanlığıyla sınırlı bir şeyden söz etmiyoruz. Konyalılar için Karamanlılar yabancı idi ve hâlâ Karamanlıları yabancı gören Konyalılar var. Herkesin yabancısı, kendi imkânlarına göre yani. Ermeni ile, Rum ile teması olmayanın yabancısı da Kürt olur, o da yoksa Karamanlı olur. Ermeni ile temas edince Ermeni yabancı olur. Almanya’da yaşamak zorunda kalırsan Rum bizden olur. Filan. Yani ulus-devletler çağında imal edilmiş olan biz ve onlar kategorilerine hak ettiklerinden fazla mana yükleyip, yabancı kavramını ona göre işaretleyip, sonra da yabancı düşmanlığını ona göre tarif edince… Meselenin asli dinamikleri gözden kaçabilir. Bu memlekette, dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, yabancı, genellikle zannedildiğinin aksine, hep çok yakındadır.

İrfan Özet’in Fatih Başakşehir’de aktardıklarına itibar edecek olursak, daha düne kadar bizden olan, parayı bulunca yabancı olur, yaşatmayız aramızda. O Fatih’te Mercedes sahibi olmuş bizden biri, bizimle aynı şartlarda yaşamak zorunda kalan bir Rum’dan daha yabancı olabilir. Başakşehir’de yaşayanlar da, Fatih’teki eski komşuları yerine, varlıklı bir Ermeni’nin üst kata taşınmasını tercih edebilirler.

“Yabancı sınıfsaldır” filan gibi geyiklere tenezzül edecek değilim. Sınıf tabirinin Fatih ve Başakşehir arasındaki gerilimi açıklayacak şekilde esnetilmesi eski tüfeklerin hayallerini süslüyor olabilir, böylelikle nihayet hayatlarını yatırdıkları kavramlaştırmaların vücut bulmuş halini gördüklerini zannedebilirler. Ama sınıf, hatırlatayım, nesilleri kat ederse sınıftır ve Fatih Başakşehir, tam aksini söylüyor.

Hepimizin bir tek hayatı var ve ona verdiğimiz mana, içinde yaşadığımız şartlar tarafından şekilleniyor. Şartlar değişince, mana da değişiyor yani. Küt diye şuradan kesilip buraya yapıştırılmıyor, o tür operasyonlar bilgisayar ekranlarında mümkün. Önce Başakşehir’e taşınılıyor, Fatih’teki mobilyalar ve gardırop orada bırakılıyor muhtemelen ama kafanın içindeki nöron bağlantıları Başakşehir’e götürülüyor mecburen. O bağlantılar Fatih’te değişmeye başladığından Başakşehir’e kaçılması gerekiyor elbette ama değişim Başakşehir’de hızlanıyor. Toplumsal olarak bakacak olursak, esas değişim ebeveynler ile çocukları arasındaki farkta görünür oluyor. Filan.

Uzattım. Yabancı düşmanlığı dediğiniz şey, öyle hepinizin azade olduğu, bir takım insanlıktan nasibi olmayan güruhun kapılıp gittiği bir sapkınlık değil. Hepimizde var. Şartlar ağırlaştığında, hiç olmayacak bir çatlaktan çıkıp kendisini gösterir/gösterebilir. Türkiye toplumu bu hususta başka toplumlardan daha aşırı değil. Hiç değil.

Ulus devletler, zamanın iktisadi şartlarına, ulaşım ve iletişim teknolojisinin sınırlılıklarına bağlı olarak icat edilmiş bir siyasi örgütlenme biçimi. Başarılı oldular. Hep kullandığım benzetmeye müracaat edecek olursam, toplumun karmaşıklık düzeyine paralel bir siyasi karmaşıklık düzeyi teklif ediyorlardı ve o yüzden başarılı oldular. Esas yakıtlarının arasında da yabancı düşmanlığı vardı.

Oğur’un yazısında da var, İsveç’te bir adam bıçaklanıyor, Kuzey Afrikalı göçmenler aradıklarında ambülans gelmiyor ama İsveçli Ulrika aradığında hemen geliyor. Yabancı düşmanlığı? Kimde? İsveçlilerde? Ambülans hizmetini örgütleyen kurumda? Ambülans şoföründe? İsveç devletinde? İsveç’in Ulrika’sı ile Uzungöl’de Kürt döven Trabzonluyu mukayese etmek haksızlık. O Trabzonlu ile İsveçli ambülans şoförünü, Ulrika ile de Oğur’u mukayese edersek, varacağımız neticeler farklı olabilir.

Neyse…

Böyle bir izi takip ederek bir yere varamayız. Ama kestirme bir yol var. Siz, sizin gibi olmayana tahammül edebiliyor musunuz? O Ermeni olduğunda, eşcinsel olduğunda, Kürt olduğunda, dinsiz olduğunda… Hangisi olduğunda tahammül edebiliyor, hangisi olduğunda edemiyorsunuz? Peki, yabancı düşmanı olduğunda?

Denebilir ki “diğerleri kimlik, insanların seçtiği şeyler değil, yabancı düşmanlığı ise bir tercih”. E evet, kısmen haklı bir itiraz olur ama kısmen. Çünkü uzun vadede kimlik denen şeyler de değişebilir ve kısa vadede tercihlerin değişmesi de zannedildiği kadar kolay değil. Zaten benim meselem de başka. İnsanı değiştirmeye odaklanmış her zihni tehlikeli buluyorum. En çok da zihnin sahibi için tehlikeli. Merceğimizi örgütlenmeye çevirmemiz, örgütlenmeyi değiştirmeye odaklanmamız gerektiğini iddia edip duruyorum ve bence bu kayma, zihinsel bir devrim gerektiriyor.

Türkiye’de insanı değiştirerek problemleri aşma fikri, özü itibariyle, Cumhuriyet projesiyle tatbikat imkânı bulmuş bir fikir. Başarısız oldu. Bir defa istediği insanı üretemedi. İkincisi, yaptığı müdahaleler istemediği insan için bir fidelik oldu. Üçüncüsü, istediği insanı üretebildiği nadir durumlarda, o insan istenen işi yapamadı. Ve saire…

Ancak esas sıkıntı o ki, insanın istendiği gibi projelendirilebilir bir nesne olduğu kanaati sınırsızca yaygınlaştı. Dolayısıyla mesela yabancı düşmanlığı gibi bir mevzumuz olduğunda, aklımıza ilk gelen “yapmayın kardeşim, ne biçim insanlarsınız siz” gibi mızıldanmalar oluyor. Yabancı düşmanlığı yapanlar bizim nesnemiz değiller ve bunu idrak etmek, anladığım kadarıyla müşkül.

Bizim meselemiz, yabancı düşmanlarına karşı eşit şartlarda mücadele edemiyor olmamız. Devlet giriyor araya. Başka hemen her hususta olduğu gibi… Devletin kimi tuttuğunun da o kadar ehemmiyeti yok —zaten bir bakıyorsunuz yabancı düşmanlarına karşı bizi tutuyor, sonra onları bize karşı, filan. Mühim olan, devletin taraf tutması. Çünkü bu yüzden biz, hepimiz, karşıtlarımıza, hasımlarımıza, onlarla mücadeleye, onları ikna etmeye harcayacağımız enerjiyi, devleti ele geçirmeye harcamaya başlıyoruz —veya “devletimiz bunu bize nasıl yapar” diye mızmızlanmaya…

Ve…

Devletin yarattığı ve beslediği problemlerle karşılaştığımızda bile, neticede, dönüp problemi toplumda aramaya… Aranınca bulunuyor. Türkiye’de başka yerlerdekinden daha yoğun, daha baskın bir yabancı düşmanlığı yok ama orada aranınca, o da bulunuyor. Mesela Murat Sevinç de, ihtiyacımız olanın yeni bir Anayasa olmadığını, mevcut olanlara hiçbir vakit itibar edilmemiş olduğunu haklı olarak iddia ederken de, daha yazısının başlığında, toplumu hedefe yerleştiriyor. E evet, haklı. Toplum Anayasasını sahiplenmedi/sahiplenmiyor.

Ya peki neden?

Allah “bir de Anayasasını sahiplenmeyen bir toplum yaratayım, bakalım ne olacak” demiş de ondan mı olmuş bu hal? Bence pek öyle değil. Toplum Anayasasının yapımına dâhil edilmemiş mesela —bilenler, toplumu biçimlendirmek için Anayasa yapmışlar hep. Toplum Anayasaya uymayan kudret odaklarını denetleyecek güce sahip kılınmamış mesela —ve onlar da Anayasayı hiç iplememişler. Ve işler yürümemiş, başarısız olunmuş, Mülkiye’de ders verenler —Murat Sevinçgiller— ve “Anayasa bizi bağlamaz, bağlarsa muasır medeniyetler seviyesine ulaşamayız, zaten bütün dünya bize karşı” deyip duran güç odakları, başarısızlığın faturasını hep ahaliye yollayabilmişler.

Bırakın toplumla, fertlerle uğraşmayı, işinize bakın.