NATO, Zarrab ve saire

Çok uzun süre önce, Türkiye ile NATO ilişkilerinin sıkıntıya gireceği kehanetinde bulunmuştum. Dün sahnelenen skandal, o kehaneti hayata geçirmek için düğmeye basıldığı, birilerinin Türkiye’nin NATO’dan çıkması —veya çıkarılması— konusunda harekete geçtiği manasına mı geliyor?

Hiç zannetmem.

Yani Türkiye’nin NATO’dan çıkacağı/çıkarılacağı ve bu operasyonun da öyle uzun bir vadesi kalmadığı hususundaki kanaatlerimi muhafaza ediyorum. Ama dünkü skandalın yüksek katlarda bir karar verildiği için sahneye konduğunu zannetmiyorum. E, evet, Kürt asıllı bir Norveçli General, Atatürk, Erdoğan filan… Kâfi ipucu var gibi görünüyor, ortadaki şeyin taammüden cinayet olduğunu iddia edebilmek için. Ben yine de, mezkûr ölümün, ilerlemiş bir hastalığın beklenen bir neticesi olduğu konusunda ısrarlıyım.

Demem şu ki, Erdoğan’ın ne vakittir yapıp ettikleri, ABD’de Trump’ın seçilmesine yol açan dinamikler filan bir araya geldiğinde, Türkiye’nin NATO üyeliği denen nebat için sonbahar gelmiş idi. Kışın geleceği, bahse konu olan nebatın hayatının daha zorlaşacağı aşikârdı. “Ah, evet, geçen gün hava aniden soğuduğunda güneşe aldanıp ince giyimle balkona çıktıydım, ondan olacak” filan diye bir yığın sebep-sonuç ilişkisi kurulabilir.

Kürt asıllı Norveçli bir Generalin aklına bu tür hinlikler gelebiliyor olması, birilerinin ona mani olmaması filan gibi bir yığın şey, aha işte havalar fazla soğuduğundan. Ama havalar öyle birden soğumadı. “Bir sabah kalktık ki her yer kar altında” filan olmadı yani. Bugünlerin geleceği ta ne zaman belliydi. Eğer hazırlıksız yakalandıysanız, ahmaksınız. Yok, eğer Türkiye-NATO ilişkilerinin zaten hasta olup ölmesini murad ediyor idiyseniz, müjdemi isterim. Ama… Size zannettiğiniz gibi bir miras kalacağından fena halde şüpheliyim, demedi demeyin.

***

NATO sembolik kıymeti çok yüksek bir şeydi. O kadar ki…

Murat Yetkin’in anlattığına bakarsak, Haydar Aliyev, Politbüronun bir üyesi olarak Türkiye’yi kaybettiklerini anladıkları tarih olarak, yanlış hatırlamıyorsam, NATO’ya üye olunan tarihi göstermiş. “SSCB’nin Türkiye’yi kaybetmesi” ne manaya geliyor? O tarihlerde akranlarımın ve arkadaşlarımın pek çoğu için bu, Türkiye’nin, geleceğin soylu dünyasının kapısından dönmesi manasına geliyordu. SSCB, eninde sonunda bütün dünyayı şemsiyesi altında toplayacak olan akılcı, insani ve soylu sosyalizmin çekirdeği idi o dönemde. Başkalarına göre ise, Macaristan’dan Kazakistan’a kadar yayılmış Rus emperyalizminden başka şey değildi.

O tartışmaları yeniden alevlendirmeye kalkmayayım, neticede insanlığın bütün istikbaline biçim vereceği tahmin edilen düzen, yetmiş yılını dolduramadan çürüyüp döküldü. Bakiyesi, bilhassa Asya ülkelerinde bir yığın Rus nüfus, yaygın ve baskın bir Rusça, derin yoksulluk, olağanüstü yolsuzluklar, dünyanın mevcut hallerine ayak uydurmakta olağanüstü bir beceriksizlik… Rusya’da ise bir yığın azınlık, saldırganlık, derin yoksulluk, olağanüstü yolsuzluklar ve sadece doğal zenginlikler ile savaş sanayiine yaslanan bir ekonomi…

Bir vakitler Ankara’nın Moskova ile rezonansa geçmesini talep eden akranlarımın ve arkadaşlarımın hayali, insanlığın parlak —namuslu ve soylu— istikbalini inşa etme sürecinde rol sahibi olmaktı. Hiç şüphem yok ki, Ankara’nın Moskova’nın güdümüne girmesini, bize dair kararları verme yetkisini Moskova’ya devretmeyi hayal ediyor değillerdi.

Ya bugün?

1970’lerde namuslu ve soylu bir birliktelik hayal etmek haklı mıydı, bilemem. Ama öyle bir hayali kurmanın makul bir zemini vardı.

Ya bugün?

1970’lerde birileri Aliyev’in “sizi kaybettiğimizi NATO’ya girdiğinizde anladık” dediğini işitse, içi sızlayarak, Türkiye’yi NATO’ya sokanlara ettikleri lanetlere yenilerini ekleyebilirlerdi. Aslında süreç, bir bakıma, ABD ve SSCB arasında benzer metotlarla yürütülmüş, her iki taraf da istihbarat servisleri marifetiyle muhtelif oyunlar kurmuşlardı. Türkiye’de birilerini satın aldılar, muhtelif olaylar tezgâhladılar ve saire. İki taraf da Türkiye’yi kaybetmemek istiyordu. Biri kaybetti. Kaybedenin yanında olanlar tam bağımsızlık masalı okusalar —ve ona inansalar— da, tam bağımsızlık gibi bir şey mümkün değildi. Bugün de değil. O vakitler ABD’nin değil de SSCB’nin yanında olmanın, hiç değilse duygusal anlamda soylu sebepleri vardı. Bugün o da yok.

Bu şartlar altında NATO’yu daha serinkanlı bir biçimde değerlendirebiliyor olmamız lazım yani. Ama yapamıyoruz. Neden yapamıyor olduğumuzu anlamak da o kadar müşkül değil —dolayısıyla ben de daha serinkanlı değerlendirme çabasına girişmeyeceğim.

NATO sembolik kıymeti çok yüksek bir şeydi. Artık öyle olmaması gerekiyor ama hâlâ sembolik manası hepimizi felç ediyor. Ama Türkiye’nin NATO üyeliği denen nebatın ölümünün neticeleri sadece sembolik olmayacak. Şimdiden öyle değil.

Çok uzun süre boyunca, sandıklardan başarıyla çıktıkları için değil de bürokraside önemli pozisyonları ellerinde tuttukları için Türkiye’ye vaziyet etmeyi sürdürebilen kesimler, bir biçimde, sandıklardan çıkanları dengelemek amacının gerektirdiği ölçüde tam bağımsızlıkçı oldu. Türkiye’yi NATO’ya da onlar soktu, en azından Türkiye’nin NATO’ya girişine itiraz etmeyerek. Ama Türkiye’nin NATO içinde —daha genelde Batı İttifakı denebilecek olan şeyin bütün kurumlarının içinde— her daim problemli çocuk olmasını da sağladılar. Neden —hangi çocukluk travmalarının neticesinde oluşmuş hangi kişilik özellikleri yüzünden— öyle yaptılar, niçin —hangi neticeyi hasıl etme hayaliyle— öyle yaptılar, öyle yapmakla iyi mi yaptılar, kötü mü oldu, uzun hikâye.

Mesele şu ki, şimdi bu denge hali ortadan kalktı. Geleneksel olarak Batı İttifakı içinde yer almayı tercih eden —ama aynı ittifakın kurumları için arıza olmayı da hep bir marifet olarak gören— yığınlar, Erdoğan’ın manevrası ile birlikte, yüz elli yıldır dövüştükleri —asıl düşmanları olan— bürokratik elitlerin tam bağımsızlıkçıları ile aynı frekansa geldiler. Ve ilaveten asıl mesele şu ki, artık tam bağımsızlıkçıların bayrak yapabileceği soylu ve namuslu bir dünya düzeni hayali filan yok. Elimizde ham bir Amerikan düşmanlığından gayrı bayrak yapılabilecek bir şey yok.

E, o halde…

Hep birlikte Amerikan düşmanlığı yapalım. Ama bilelim ki, bizim Amerikan düşmanlığı yapıyor olduğumuzu Amerika’nın bilmemesi mümkün değil. Eh, kendisine düşmanlık yapan, sadece kendisine düşmanlık yapmak için ittifak yapmış olan birilerine karşı düşmanlık yapmasında da anlaşılmaz bir hal yok. Bilelim yani. Bütün talebim bundan ibaret. Bilelim ki S-400 füzesavarları filan…

Neyse…

***

Zarrab’a ne oldu? Zarrab ne oldu? Bilmiyoruz. On gün kadar daha bilmeden yaşayacağız gibi görünüyor.

Ama bu vesileyle…

Diyor ki adam, “17-25 Aralık’ta bunların hırsız olduğu ortaya çıkmıştı ama ahali umursamadı, Zarrab bir şeyleri itiraf ettiğinde de —bu anlamda— bir şey değişmez.” Yani? Yani hırsızları hırsız olduğu halde destekleyen ahali, o hırsızların hırsızlıkları Amerikan mahkemelerinde tescillendiğinde de aynı tutumu sergilemeyi sürdürür. O halde Zarrab davasının bu cephesinden bir şey beklememek lazım.

17-25 Aralık’ta suçlanan Bakanlardan biri “ne çaldımsa Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde çaldım” dedi mi? Dedi. Yani vatandaş —kendi kendine de olsa— “ulan bizimkiler hırsızmış” dedi mi? Dedi. Ona rağmen o hırsızların arkasında durdu mu? Durdu. Yani “Zarrab bu hususta ne derse desin bir şey değişmez” diyen haklı gibi görünüyor.

Ama…

İçinden “bizimkiler ne biçim götürmüş ya” diyen aynı vatandaş, başkaları ile konuşurken “ama o tapeler kurmaca, Cemaat’in oyunu” filan deme şansına sahip oldu. Çünkü malum süreçte, Erdoğan’ın bir alternatifi orta yere çıkıp, “Erdoğan’ın önünüze koyduğu bu yemek bozuk, ben size onun yerine şöyle bir yemek vadediyorum” demedi. Erdoğan’ın rakipleri, Erdoğan’ın sofraya koyduğu yemeğin bozuk olduğunu öğrenen yığınların, sofradan kalkmasını bekledi. Yani sahada ofsayt bir golle mağlup duruma düşenler ortaya bir oyun, bir çaba filan koymadan, rakiplerinin golü ofsayt olduğu gerekçesiyle hükmen galip ilan edilmelerini talep ettiler. Daha doğrusu rakiplerinin hükmen mağlup ilan edilmesini…

Olmadı. Çünkü olmaz öyle şeyler. Gol atmadan kazanılmaz. Topu ileri vurmadan gol atılmaz.

Dolayısıyla…

Şimdi eğer birileri çıkıp maça talip olursa, aynı ahali “vay ulan bizimkiler sadece hırsız değil, aynı zamanda yalancılarmış da, bizi o tapelerin kurmaca olduğuna nasıl da inandırdılar” diyebilir. Göz dolduran biri çıkarsa, sizi temin ederim ki der.

Çıkmazsa?

Ahali Erdoğan ve çetesinin arkasında durur. Erdoğan Putin’in korumasına muhtaç olduğundan, NATO’yu bayacak işlerini sürdürür. NATO içinde yarın başka ve daha büyük bir skandal çıkar. Daha düşük seviyede özür dilenir. Bir hafta sonra daha büyük bir skandal patlar. Filan. Türkiye NATO’dan çıkar/çıkartılır. “Ne demek savunma ittifakı, biz kendimizi savunmaktan aciz miyiz” filan diye kostaklananlar, memleketin içinde bir yığın düşmanca faaliyete şahit kılınır. NATO’nun öyle sadece sembolik bir şey olmadığı görülür —de idrak edilir mi bilmem.

Sonra?

Sonra kan gölüne dönmüş memleketin içinde birbirimizin boğazını sıkarken, “bunlar hep komplo, Amerikan komplosu” der dururuz.

Genel kategorisine gönderildi