3500 Liralık Kot

Reyya Advan da, kim bilir kaçıncı defa, kapitalizmi suçüstü yakalamış (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/22/kapitalizmin-yanan-urunleri/).

Yazının girişinden anlıyoruz ki, dünyada en az üç tür insan var: (a) kendisi için “vav, 3500 liralık kot giyiyor” denmesini içine sindiremeyecek Reyya Advan, (b) 3500 lirayı bir kota ödeyemeyecek ama 10 dolara edinirse aynı kotu, sanki 3500 lira ödemiş gibi zevkle giyecek arkadaşları ve (c) o kota 3500 lirayı hevesle ödeyenler.

Ve görüyoruz ki, üçü de mutsuz.

Reyya Advan mutsuz çünkü… Ohoo, sayısız sebebi var. Bir kota 3500 lira verenlerin aptallığına mı üzülsün, kazara birileri kendisini bir kota 3500 lira verenlerden zannederse diye mi endişelensin, bilmem kaç milyon dolarlık değer —bir hiç uğruna— yakıldı, yoksullaştık diye mi tasalansın…

“Ay deli misin, söyle ablana 10 dolara şu kotu getirsin, burada 3500 lira” diyen arkadaşları mutsuz, çünkü onların ablaları Amerika’ya gidemiyor ve onlar o kota 10 dolara sahip olamıyorlar. Âleme fake sinyal gönderme imkânları yok.

O kota 3500 lira ödeyenler mutsuz, çünkü birileri aynı kotu sadece 10 dolara getirtip, kendilerinin âleme yaydıkları sinyalde parazit yapıyorlar.

Bir başka açıdan bakarsak, her üçü de mutlu ama…

Reyya Advan mutlu, çünkü ablasından o kotu istememiş. Dolayısıyla kimse onun 3500 liralık kot giydiği zannına kapılmayacak.

Arkadaşları mutlu, çünkü başkalarının 3500 lira ödediği kotu 10 dolara edinme fırsatı, dolayısıyla sadece 10 dolar ödeyerek sanki 3500 liralık kot giyiyormuş gibi salınma imkânları baki. Belki bugün olmadı ama yarın… Neden olmasın!

Aynı kota 3500 lira ödeyenler de mutlu, çünkü bir kota 3500 lira ödeyebilecek güçleri var ve bunu âleme gösterebiliyorlar.

Dünya halleri işte…

De…

Kapitalizm bu işin neresinde?

Kapitalizmin işin neresinde olduğunu, günümüzün sığ antikapitalizminin Marksist/sosyalist olmayıp Aydınlanmacı olduğunu neden düşündüğümü, bu uzun yazının son bölümünde tartışmaya çalışacağım.

Ama önce…

Bahse konu olan marifet, bütün veçheleriyle görülüyor ki, Veblen’in “gösterişçi tüketim” adıyla vaftiz ettiği şey. Ortada kapitalizm filan yokken de vardı. Hatta —öyle görülüyor ki— kuşlarda bile var, bırakın memelileri. En eski insan eserleri arasında taş baltalar filan önceliği alıyorsa da, çok geçmeden incik boncuklar da sahneye çıkıyor. Yani muhtemelen daha ortada “üretim” denebilecek bir faaliyet yokken, insanlar avcı-toplayıcı safhasında gül gibi (!) yaşıyorken de, âleme “bakın ben varım” sinyali yollama “hastalığı” varmış.

(Hastalık tabirini kasten kullandım, çünkü Advan gibiler öyle tarif ediyorlar ki halimizi, bunu sadece masum bir “ihtiyaç” olarak —yani bana göründüğü gibi— adlandırırsam, başıma olmayacak şeyler gelmesini de göze almam gerekiyor. Böyle “ihtiyaçları” olan şeyleri insana saymak, onlara sağlıklı fertler olarak muamele etmek, işbu “antikapitalist” cenahta, küfür gibi bir şey. Hatta o “hasta” fertlere kızdıklarından daha çok bana, onları sağlıklı fertler olarak görenlere kızmaları da, kazara bunları okurlarsa satır aralarında haddimi bildirmeleri de kaçınılmaz.)

Dünyada bir tuhaf “çevre” var, AKP cenahı için “üst akıl” ne ise, onlar için de kapitalizm o. Hoşlarına gitmeyen ne varsa, faili kapitalizm. Çözemedikleri bulmacalardaki bütün boşlukları kapitalizm kelimesiyle dolduruyor ve… Anlaşılan o ki huzur içinde uyuyorlar.

İyi uykular.

***

Bildiğim kadarıyla üniforma, Çinlilerin icadı. Bürokrasi gibi… İlk defa Çinli bürokratlara üniforma giydirilmiş. Üniforma giydirilmiş de ne olmuş? Âleme, yani o dönemin Çin İmparatorunun âlem diye bildiği şeye, yani Çin ahalisine, kıyafet üzerinden bir sinyal yollanmış olmuş —karşınızda “devlet” var, ayağınızı denk atın. Yani? Üniforma icat edildiğinde bile, kıyafet üzerinden bir sinyal yollanması hedeflenmiş, sinyal yollamama değil. Askerlerin, restoranlarda garsonların, üniforma giydirilen bilcümle insanların üniformaları da size sinyal yollama kastı taşıyor —onlar, onlar değil, her biri bir diğeriyle ikame edilebilir “şey”ler. (Elbette o üniformayı giyenlere de aynı sinyal yollanmış oluyor —siz, siz değilsiniz, bizim “şey”imizsiniz.)

Çünkü kıyafet, diğer birçok şey gibi, belki diğer birçok şeyden çok daha müessir olarak, bizim kim olduğumuzu, kendimizi nasıl gördüğümüzü —veya nasıl görülmek istediğimizi— ortaya koyduğumuz bir lisan.

Ben mesela, “ay bu ne böyle, kıyafetine hiç özen göstermiyor, ne bulsa üstüne geçirmiş” denen biri olarak “görülmek” istiyorum. Anladığım kadarıyla Advan da öyle biri. Başkaları, görüldüğü gibi, 10 dolara da satın alınabilecek, esasında 10 dolar bile etmeyeceğini “bildikleri” şeylere 3500 lira veriyor. Advan’a göre aptallık. O kadar basit mi? Değil. Advan bile farkında. Mağaza, kredi kartına taksit yaptığında isyan ediyorlar. Bir kot pantolona 3500 lirayı “tak” diye ödeyemeyecek olanlardan farklılaşmak için aradaki o muazzam farkı ödemişler. Sonra sen taksit filan yapıp… Oyunu bozuyorsun.

***

İşin öteki yanına gelince…

Adam 10 dolarlık şeyi 3500 liraya satıyor. Bazıları elinde kalıyor. O elinde kalanların “etiket fiyatı”, toplam 38 milyon dolar gibi bir şey. Onları da yakıyor. Sen de, şu kadar lafı ettikten sonra, “ay ama 38 milyon doları yaktılar” diye feveran ediyorsun. Hâlbuki az aritmetik bilsen, yakılan “değer”in, olsa olsa, otuz bin dolar civarında bir şey olduğunu hesaplayabileceksin. En babayiğidinden… Adam otuz bin dolarlık değeri yakıp, maliyetleri toplamda muhtemelen 200 dolar bile etmeyen iki çanta ve bir bluzu, Emine hanıma 30 bin dolara satabilme “kabiliyetini” sürdürüyor. Son derece akıllıca. Advan hanımın akıl edemeyeceği kadar… (Tuhaflık şurada ki, bunu akıl edemeyen Advan hanım, bir yığın şeyi akıl etmekle kalmamış tatbik de etmiş olanları “aptal” buluyor.)

Kalan malları yakan adam memnun yani.

Emine hanım? O da memnun.

Advan’ın arkadaşlarının canı biraz sıkılmıştır, bir yolunu bulup birkaç “parça”yı yakılmadan iç edebilseler ne iyi olurdu. Bir kot pantolon için 3500 lira ödeyebilecek güçleri olmadığı halde, sanki öylelermiş gibi bir fake sinyal üretebilselerdi. Ama son tahlilde onlar da memnun. Bir yerlerde hakiki sinyal yayılabiliyorsa, onun sahtesini üretebilme ümidi hep var.

Görünüşe göre Advan da memnun. Aritmetik ve/veya basit muhasebe bilmeden kapitalizme sövme, kendisinin ne kadar… Ne kadar… Bir şey olduğunu ifade etme fırsatı çıkmış kendisine… Âleme bir sinyal yayma fırsatı. Çok bir şey olduğuna, mesela çok bir “düşünen insan” olduğuna dair bir sinyal.

Ama fake bir sinyal. Çünkü işbu sinyalin “hakikisini” yaymak için lazım gelen asgari faaliyetler gerçekleştirilmemiş. Hesap yapılmamış. Biraz olsun ekonomi öğrenilmemiş. Tarih bilinmiyor. İnsan nedir konusunda cehalet diz boyu.

Şimdi şu hikâyede kapitalizm nerede mesela?

İnsanların âleme sinyal yollamaya ihtiyaç duymalarında mı? Kıyafetlerinin o sinyali yollamak için son derece uygun bir lisan olduğunu —Advan’ın tersine— “anlamış” olmalarında mı? Başkalarının o ihtiyacı karşılamak için bir düzen kurmuş olmalarında mı? O düzeni korumak için otuz bin dolar civarında bir maliyeti göze almaları gerektiğinde, bunu gözlerini kırpmadan yapmalarında mı?

Nerede?

Bu faaliyetlerin hepsi, kapitalizm insanlığın ufkunda yokken de vardı.

Kapitalizmin sayısız derdi, sıkıntısı var. Yani kapitalizm, başımıza, sayısız dert sıkıntı açıyor. Ama bilir bilmez her şeyi kapitalizm çuvalına doldurunca… Sahici bir kapitalizm eleştirisi yapmak zorlaşıyor. Bu, işin ehemmiyetsiz yanı.

Ehemmiyetli yanına gelince…

Ne istiyorsunuz siz Advan hanım? Siz ve sizin gibiler, ne istiyorsunuz?

Var olduklarını başka türlü “hissedemeyen”, ancak bir kot pantolona 3500 lira ödediklerinde “birisi” olabilen bu insanlar ne olsun istiyorsunuz? Buharlaşsalar? Kendi kendilerine buharlaşamıyorlarsa, mesela onlardan sabun yapsak? Sabun yapsak ne olacak? Sabun ihtiyacı olanlar ihtiyaçlarını karşılayacak. Sizce, acaba, bizi aydınlatsanız, Afrika’da çocuklar açlıktan ölürken, sabuna ihtiyaç duymak kabul edilebilir bir şey mi? Yoksa… Sokaklarda çocukların yalınayak gezdiğini bilip durduğu halde sabuna para verirken içi sızlamayanları da mı sabun yapmak lazım?

***

Neyse, Advan’a belki yine döneriz. Şimdi, yazıyı daha da uzatmadan, kapitalizmin bu işe neresinden bulaştığına gelelim.

Önce…

Marks, Smith’i ve onun “görünmez el” teorisini biliyordu. Ama bildiğim kadarıyla hiçbir yerde o görünmez el teorisine muarız herhangi bir laf etmedi. Neden? Anlaması zor değil, Smith’in teorisinin esas vurgusu, ekonomide kaynak tahsisi problemine bir yaklaşım getiriyordu. Marks’ın merceklerinin odaklandığı yer ise emeğin sömürüsü, sermayenin birikimi gibi mevzulardı. Zımnen kabul ettiğini düşünebiliriz ki, üretim araçları emek sahiplerinin eline geçip sermaye tarihe karıştığında da, toplumsal kaynaklar görünmez el gibi yol göstericiler marifetiyle tahsis edilecek.

Geçen gün sözünü ettiğim Alzheimer-Sertleşme probleminde de, Advan’ın sigortalarını attıran Burberry hikâyesinde de, anlaşılan o ki, öznelerin derdi ise emeğin sömürüsü filan gibi mevzulardan çok kaynak tahsisiyle. Kapitalizm kâr hırsıyla Alzheimer’e değil sertleşme problemine, çıplak insanların ihtiyaçlarına değil bir kota 3500 lira ödeyenlerin ihtiyaçlarına odaklanıyor.

Ne ayıp.

Kaynak şu kuyuya değil, bu kuyuya atılıyor. Dolması gereken kuyu değil, boş kalsa da olacak olan kuyu doluyor. Anladığım kadarıyla kaynak tahsisi meselesi böyle, yani kuyulardan birini veya ötekini doldurmak olarak görülüyor. Hanımlar, beyler, markete girdiklerinde, cüzdanlarındaki kaynak ya şuna veya buna yetiyorsa, birini tercih ettiklerinde ötekinden mahrum kalıyorlar ya, ekonominin de öyle işlediğini varsayıyorlar.

Ama yanılıyorlar.

Diyelim cebinizde sınırlı bir para var ve kapıcının oğlunun okul masraflarını karşılamak için onu ayırmaya karar verdiniz. Ama o sırada bir kermesle karşılaştınız ve orada el işi, harika bir paspas gördünüz. Paspasa da ihtiyacınız var. Ertelemiştiniz gerçi ama bu paspası şimdi almazsanız, bir daha bulamayacaksınız. “Aman, kapıcının oğlunu da başkası düşünsün” dediniz ve paspası satın aldınız. Sizin için seçenekler bitti. Ama kapıcının oğlunun çaresizliğinin sürüyor olması kader değil. O kermesi düzenleyenler, kazandıkları paralarla kapıcının oğlunun ihtiyacını karşılayabilirler.

Yani?

Paranız bir “kuyuya” gitmedi, bir damar boyunca dolaşmayı sürdürüyor. Geçerken size uğramıştı. Paspas aldınız, ihtiyacınızı karşıladınız. Sonra da gidip kapıcının oğlunun ihtiyacını karşılayabilir. “Ya o veya bu” problemi değil problemimiz, “hem o hem bu” seçeneği de var.

Sertleşme problemi yaşayanların ihtiyaçlarını karşılamaya tahsis edilmiş olan kaynaklar, eğer o alan yeterince kârlı bir alan ise, o kaynakları tahsis eden ilaç firmalarının kârını artırır. Dolayısıyla da araştırma-geliştirmeye harcanacak kaynak miktarını… Dolayısıyla da Alzheimer araştırmalarına ayrılacak kaynak miktarını… Eğer Alzheimer araştırmalarının sonucunda edinilecek gelişme yeterince kârlı değilse, araştırma-geliştirme kaynakları daralır.

Denebilir ki, “para akıyor ama araştırmacı parlak beyinler şuraya tahsis edilmiş oluyor”. O “parlak” beyinler kıt kaynak ise, evet, böyle bir itiraz manalı olabilir. Ama değil. Siz parayı artırın, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce yenisi sahneye giriyor.

***

Bu kadar basit ve sıradan bir gerçeklik hakkında yazmak zorunda kalmak acı verici. Acıyla yaşamayı öğrendiğinde insan, “neden böyle oluyor” diye sorabiliyor. Aha işte o soruyla yıllarca yaşadıktan sonra, yıllar önce, kendimce bulduğum cevap Aydınlanma. Memleketin sosyalist geçinenlerin çoğunun sosyalizmden, Marks’tan filan haberleri olmadığını ama işte, mesela kaynak tahsisi konusunda aşırı basitleştirilmiş kavramlaştırmalarıyla pozisyon alıyor olduklarını “teşhis” ettim. Bütün sosyalistlikleri, antikapitalizm cephesinde yan yana olmalarından ibaret.

Peki, Aydınlanmacılar neden antikapitalist?

Çok sebebi var ama birincisi, aha işte bu kaynak tahsisi. Kaynak tahsisinin “görünmez el” gibi, Aydınlanma aklının asla içine sindiremeyeceği mekanizmalarla gerçekleştirilmesi… Hâlbuki okudu bu çocuklar, öğrendiler. Ötekiler gibi cahil değiller. Vereceksin kaynakları bunların eline, toplumun toplam refahını maksimize edecek alanlara tahsis edecekler. Planlar yapacaklar, filan. O arada, “birisi” olabilmek, kendisini “birisi” hissedebilmek için 3500 liralık kot giymeye ihtiyaç duyanları da… Eğitecekler. Mao’nun yaptığı gibi… Eğitilmezse? Sabun yapacaklar. Hitler’in yaptığı gibi…

“Görünmez el” fikri, öğrendiğimde, bana da fevkalade manasız, zayıf bir açıklama olarak görünmüştü. Elimizde uygun kavramlar yoktu. Adam Smith’in elinde de yoktu. O yüzden, muhtemelen isimlendirme pek de içine sinmese de, kullanmak zorunda kalmıştı.

Artık var.

Çoktandır var. En az altmış yıldır. Evrim teorisini Aydınlanma’nın boyunduruğundan kurtarıp, lineer, deterministik bir süreç olmadığını anlamaya başladığımız 1950’lerden beri var. Ve nihayet, karmaşık sistemler hakkında bilgi biriktirmeye başladığımız 1990’lardan bu yana daha da zengin bir avadanlığımız var.

Kovandan çıkan arıların herhangi birinin “zekâsı”, bir kota 3500 lira vermeden “birisi” olduğunu hissedemeyen kadınların zekâsı ile kıyaslanamayacak kadar kıt. Her bir arı, kovandan çıkınca, hangi istikamete gideceğini, son derece basit bir yordamla kararlaştırıyor. Hiçbiri vakumda vermiyor kararını, “diğerlerine göre” veriyor. Net toplamda kovan, çok zeki bir insandan —mesela Advan’dan— daha zeki davranıyor. Eğer bir yerlerde uygun nektar kaynakları varsa, öyle veya böyle “buluyorlar”. Aydınlanma aklıyla davransalar bulamayabilirler, sizi temin ederim. Çünkü Aydınlanma aklı, öyle, “birilerinin diğerlerine göre” davranmasını anlayabilir bir şey değil. Gideceğiniz liman “baştan” belli olmalı ki, rüzgârlar size yardım etsin ve… Gidilecek “bir tek” değilse de “en” doğru liman var. Herkes oraya gitmeli.

Birileri, ellerinde harita varmış gibi davranıyor. Alzheimer şurada, sertleşme burada, Bruberry şurada, filan…

Çok uzadı, yarın devam ederiz. Advan’la… Bruberry’le, ihtiyaçla, ilaç firmalarıyla ve… Kapitalizmin çirkin yüzüyle…

Genel kategorisine gönderildi