Fantezi

Ruslar iki yüz yeni silah geliştirmişler. Neticede, müttefikleri olmayan ülkeler bile Rus silahları için sıraya girdiklerine göre, işlerini ne kadar ciddiye alıp ne kadar hünerle yaptıkları da aşikâr. Ne kadar övünseler yeridir.

Silah pazarı, dünyanın en yüksek cirosuna sahip olan pazar mı bilmiyorum ama en yüksek kâr marjlarına sahip olan pazar olduğunu tahmin edebiliriz. O pazardaki payını artırabilmek, Ruslar açısından bakıldığında hayati bir performans. Ama her pazarda olduğu gibi bu pazarda da, ürün gamına güvenip yatmakla olmuyor işler. Pazar payını artırmak için çalışmak, ürün geliştirmek gerekiyor.

İster bisküvi olsun ister otomobil, ürün geliştirmek meşakkatli iş. Bir fikrin olacak, bir tasarım yapacaksın, prototip geliştireceksin, müşteri üzerinde —yeterince müessir mi diye— test edeceksin, tasarım adımına dönecek, bilmem kaç defa döngüyü tekrarlayacaksın.

Ürün silah olunca da aynı. Dahasını söylemeye lüzum var m?

***

Suriye sahnesinde oynanan oyunda Rusların yegâne kazancı silah pazarındaki payını artıracak ürünleri geliştirmek değil. Evet, mesela biz, asla kullanamayacağımız S-400’ler filan için milyarlarca dolar ödedik —aksi halde Suriye’de Kürt öldürme şenliklerine nasıl izin alabilirdik ki. Başkaları kim bilir neler satın aldılar ve daha da neler satın alacaklar. Petrol fiyatları düştüğünden beri Rusya’nın hazinesi hiç bu kadar ferahlamış değildir herhalde. Ama ilaveten, kısa süren bir molanın ardından dünya sahnesine bir emperyal güç olarak döndüler.

Suriye’de sahnelenen oyunun yegâne kazananı Ruslar da değil. İran da mesela, uzun süren bir tecridi deldi. Sahnede yerini aldı.

Esad? Onunki kayıptan kazanç. Oyun başladığında büyük Türk büyüklerinin “eh, Lazkiye civarında bir butik devletin başında kalmaya razı gelirse ne âlâ” filan diye kendisine kader biçtikleri Esad, ülkesinin çok büyük bölümüne kendi şalını tekrar örttü. Şimdi Afrin’de de kontrolü sağlarsa… Sınırımızın hemen güneyinde, hem Rusların hem de Esad’ın himmetine muhtaç bir Kürt savaşçı topluluğunun düğmesini de ele geçirmiş olarak… Esad açısından bakınca tadından yenmez!

ABD’yi saymaya lüzum yok. Soner Yalçın’a sorun, Rothschild ailesinin evliliklerinden ve mesela Tillerson’un geçmişteki görevlerinden filan bahisle, bu arada dördüncü ABD başkanının beşinci kuşaktan kuzeninin yedinci göbekten torununun Bağdat’taki ABD Büyükelçiliğinde 1970’lerde görev yaparken… Filan. Anlatsın dursun. ABD’nin neden kazanmaması gerektiğini öğrenin, “ah ulan yine kazandılar” diye başınızı taştan taşa vurun. Hakikat, ne yazık ki, hep sizin aymazlığınız yüzünden öksüz kalıyor ve neticede ABD istediğini alıyor.

Ne güzel, herkes kazanıyor.

Herkes?

Pek sayılmaz.

Mesela Türkiye diye bir ulus-devlet var. Kuzeyinde Rusya var. Bir vakittir yaralı bir ayı gibiydi ama iştahı hiç kesilmemişti. O haliyle Gürcistan’da, Ukrayna’da avlandı ama yaraları iyileştikçe daha neler isteyebileceği meçhul. Aynı Rusya, şimdi güney sınırlarına da yerleşti Türkiye’nin, parantezi kapattı. Üstelik elinde, yukarıda da işaret ettiğim gibi, savaşçı Kürt gruplar var, istediği gibi yönlendirebileceği. Bize S-400 satarken onlara da neler satmıştı zaten. Daha da neler satacak kim bilir? Eh, perde kapanırken, Türkiye açısından pek iyi neticelenmiş gibi görünmüyor oyun.

Mesele bu kadarla kalsa yine iyi. Az doğuda ABD var bir de… Onların elinde de bir başka Kürt kartı. Bundan iki yıl öncesine kıyasla bir hayli zayıflamış, yani silah gücü olarak değil bağımsız hareket etme kabiliyeti açısından bir hayli zayıflamış, manevra kabiliyeti büyük ölçüde ABD’nin lütfuna endekslenmiş bir Kürt kartı…

Kaybeden sadece Türkiye değil ama. İçiniz ferah olsun. Kürtler de fena halde kaybetti. Şu kadarını öldürdük. Kalanların bir bölümü —yukarıda dediğim gibi— Rusların ve Esad’ın elinde, kalanı ABD —ve herhalde İsrail’in— elinde rehin. Onca yılda elde ettikleri mevzilerin çoğunu kaybetmek zorunda kaldılar.

Bakiyeyi tekrarlayayım: Bölge bizim bölgemiz. Topraklar bizim topraklarımız. Birileri gelip burada, yeni geliştirdiği silahları test ediyor. Bölgenin doğal kaynaklarına el koyuyor. Senin çocuklarını senin çocuklarına öldürtüyor. Her iki tarafın kuyruk acısını büyütüyor, her iki tarafta evlat acısı çeken anne sayısını katlıyor.

Fıkrayı biliyorsunuz, tekrarlamayayım. Ama Türkler ve Kürtler birbirlerine bakıp, “biz bu boku niye yedik” diye sorsalar… Kürtler ne der bilmiyorum. Ama memleketimin Erdoğan’ı, Bahçeli’si, onun itleri, Soner Yalçın’ı, şusu busu ne diyecek biliyorum: “Ama Kürtlere ne biçim koyduk.”

Sorsan, şunlar Müslüman. Küffara cihad açmışlar, küffar köşeyi dönüyor, bize şehadet. Sorsan, bunlar milliyetçi. Güneşe ateş taşıyıp, buzdan ateş yakacak kahramanlar her biri. Türk’ün anası ağlamış, dertleri güçleri “Kürt daha çok kaybetti.” Sorsan, ötekiler antiemperyalist. Dünyanın yekûn emperyalistleri bölgeden ceplerini doldurup dönecekler ülkelerine, ama bizimkiler memnun. Çünkü “Kürtleri daha çok soydular”. (Bu arada… Memleketlerine dönecekler, çünkü artık burada risk almalarına lüzum kalmadı. Nasılsa biz birbirimizi, onların istediği ölçüde ve onların izin verdiği anda tepelemeyi sürdürmek zorundayız, bundan böyle. Makinenin çalışıp para basması için başında durmalarına ihtiyaç kalmadı.)

***

Meseleyi anlamak için belki de en iyi ipucu Ekşi Sözlükteki bir girdide saklı. Mealen, “ulan Kürtler Türklere bir defa vermemek için mahallenin orospusu oldu” filan gibi bir şey.

Bölgede olup bitenleri kavrayıştaki nezahate, zarafete, derinliğe bakar mısınız? Fazla fındıktan olsa gerek, kafatasının içini testosteron basmış, kaldırım kaldırım sürtüp önüne gelene “bir defa versen ne olur” diye yalvarıyor besbelli. Bir defa verseler, silahını test etse… Kahveye gidip ballandıra ballandıra anlatacak nasıl erkek olduğunu. Vermiyor kahpeler. O da ne yapsın, enerjisini Suriye’de olup biten hakkında bizi ziyalandırmaya seferber etmiş. Klavyeyi tek elle kullanıyor olmalı, ötekisi herhalde meşguldür —manasız bir savaşa bakıp toplu tecavüz fantezileri kurduğuna göre.

Meselenin testosteron fazlasıyla açıklanamayacak bir yanı var, kültürel bir yanı. Malum girdiyi yazanın kültürel kodlarına göre, erkek istiyor, kadın veriyor veya vermiyor. Yani istediğine veriyor, istemediğine vermiyor. Güçlü olan kadın yani, seçim hakkı onda. Seçen o. Yavrucağın elindeki biricik güç, kendisini seçmeyip başka herkesle yatanı “namusunu verdi” diye aşağılamak.

Yani, evet, Suriye’de olup biten son derecede ciddi işleri tarif etmek için son derece uygunsuzmuş gibi görünen bir kısa metin ama galiba halimizi ağdalı tahlillerden çok daha sarahatle açıklıyor. Türkler Kürtlerden istemiş, “bir kerecik” istemiş. Nikâhına almak için değil yani, namusunu istemiş. Kürtler vermemiş. Namussuz olduklarından mı? Değil. Çünkü daha önce önüne gelene vermiyorlarmış, Türklere vermemek için bir duruma düşmüşler, o durum yüzünden veriyorlarmış.

Oh olsun yani.

Ne anlıyoruz? Diğer her şey bir yana, sahnedeki herkes erkek. Sadece Kürtler kadın malum girdiyi yazanın zihninde. Cinsellik dediğin de, erkeklerin kadınları cezalandırması işi. Haksız sayılmaz, bir defa vermemekle kadınlar onu cezalandırıyor, demek ki verseler tersi olacak, o kadınları cezalandırmış olacak. Kısacık bir girdide PKK’ya bilmem kaç defa geri zekâlı diyen mahlûkun zekâsı bu.

Ve…

Zekâ bu kadar olunca, o toplu tecavüz sahnesinde Kürtleri becermek için sıraya girmiş olanların, sıra kendilerine gelene kadar boş durmadıklarını da idrak edemiyor. Arkada bir işler dönüyor ama —herhalde tecavüzü seyrederken kendisinden geçtiğinden— acıyı hissedemiyor. Kürtleri becerenlerin hepsinin bir yandan da kendisini beceriyor olduğunu fark ettiğinde…

Fark edebilir mi? Kürdün biri çıkıp “ulan bir defa istedik vermedin, gördün mü başına geleni” dese… Belki de ancak o anda farkına varacak başına gelenin.

Veya belki de farkındadır ama umurunda değildir, ne bileyim. Nasılsa Kürtleri daha çok beceriyorlar.

Veya… Belki de zevk aldığı şey budur, sevdiği kadını başkaları becerirken seyretmek ve aynı anda da istismar edilmek.

Âlemde ne fanteziler var, böylesi neden olmasın?

Genel kategorisine gönderildi