Ekosistemimize Ne Olacak?

Bir canlı türü canlıların genetik kodlarıyla oynama kabiliyetini kazanınca neler değişir? Nasıl değişir?

Bilmiyoruz. Ama kaygı duymak için kâfi sebebimiz var gibi görünüyor. Kaygılar da iki ayrı başlık altında tasnif edilebilir gibi görünüyor. Birisi “toplumlarımıza ne olacak”, diğeri ise “ekosisteme ne olacak”…

Toplumlara ne olacağını sonraya bırakalım. “Ekosisteme ne olacak” sorusu ise çok katmanlı.

Unnatural Selection’da anlatıldığı kadarıyla, Yeni Zelanda’nın bazı adaları var. Adalarda evrimleşmiş kuş türleri var. Dünyanın başka yerlerinde evrimleşmiş kemirgenler o adalara ulaşamadığından, kuş türleri o kemirgenlerden kendilerini koruyacak bir takım özellikler geliştirememişler. İnsanlar adalara ayak bastıktan sonra kemirgenler de gelmiş. Adalardaki kuş türlerinin büyük bölümünü ortadan kaldırmışlar.

Birileri meseleyi şöyle ortaya koyuyor: Canlıların genetiğiyle oynamayı öğrenmeden önce de ekosisteme müdahalede bulunmuştuk. İşte sıçanlar bizimle birlikte buraya geldiler —biz gelmeseydik kemirgenler de gelmeyecekti yani— ve bizim yüzümüzden adada evrimleşmiş kuş türlerinin önemli bir bölümü tükendi. Şimdi, daha önceki müdahalemizle bozulmuş olanı düzeltmek —en azından daha da fazla bozulmasına mani olmak— için bir defa daha müdahale edelim.

Birkaç milyon yıl önce bir deprem olsaydı da o adalar ile anakara arasında bir bağlantı oluşsaydı… Ne olacaktı? Tam olarak bilemeyiz elbette ama muhtemelen sıçanlar daha önce adalara ulaşacaklardı. Bu durumda, belki de insanlar adalara ulaşmadan önce kuş türleri yok olacaktı. (Biz dünyaya ayak basmadan önce sayısız türün muhtelif sebeplerle —birçoğunun başka türler tarafından imha edilerek— yok olduğunu biliyoruz.) Belki de bazı kuş türleri başka özellikler edinecekler, hayatta kalacaklardı —ama şimdiki hallerinde olmayacaklardı.

Soyu tükenen kuş türleri yüzünden bizi mesul kılan ne? Adalara ayak basmamız. Bu —itiraf edersiniz ki— tuhaf bir akıl. Yaptığımız her şey yeryüzündeki canlılığının seyrüseferine etki ediyor. Hiçbir şey yapmamak da… Çünkü bu defa da insan türü yok olur.

Mümkün olduğunca uzaktan, mesela başka bir galaksideki zeki varlıkların gözüyle bakmaya çalışalım. Güneş sisteminde dünya diye bir gezegen var. Canlılık ortaya çıkıyor. Evrimleşiyor. Biyoçeşitlilik muhtelif canlı türlerini yaratıyor. Bu arada insan diye bir tür de zuhur ediyor. Kendi ölçeğindeki memeli türlerinin çoğu kadar hızlı değil. Çoğundan daha güçlü de değil. Şusu da yok, busu da yok. Evrim cangılında pek şansı yok gibi görünüyor. Belki dar bir coğrafyada, beslenebileceği şeylerden yeterince bulabileceği ama onu avlayacak hayvanların ulaşamadığı bir yerler varsa orada, belki birkaç bin kişilik bir nüfusu, bir süre —birkaç bin veya birkaç milyon yıl— varlığını sürdürebilir.

Hikâye, biliyorsunuz, böyle bir öngörüye uygun olarak gelişmedi. Evrimin kuralları çalışmadığından değil, çalıştığından… Çünkü insanın güçlü kasları filan yok ama iki başka üstünlüğü var, diğer canlılara kıyasla. Zekâsı ve diğer insanlarla işbirliği kapasitesi. Zaman gösteriyor ki, bu iki üstünlük, evrimsel açıdan müthiş bir avantaj sağlıyor. Ve yine zamanla insan türünün her iki avantajı da bileniyor, keskinleşiyor.

Mesela kuşlar uçabiliyor, insanlar ise uçamıyor. Dolayısıyla kuşların, kendisini avlamak isteyen insanlardan kurtulmak için bir silahı var —uçabilmesi. Ama insan da taş atarak kuşları avlayabileceğini fark ediyor. Basitleştirelim, insanın taş atmasıyla avlanıveren kuş türleri kısa sürede yok oluyor. İnsanı uzaktan görünce bile telaşlanıp kaçanlar hayatta kalıyor. Bunun üzerine insan da sapanı icat ediyor. Diğerlerine göre daha tetikte yaşamayı bilenler hayatta kalıyor, daha tedbirsiz olanlar yok oluyor. Sonra insanlar ateşli silahları icat ediyor. Filan.

Yeterince uzaktan bakan akıllı bir özne açısından bütün bu olup bitenler evrimin doğal seyrine uygun şeyler. İnsan ekosistemin bir parçası ve dolayısıyla zekâsı da…

Burada biraz duralım.

Ateşli silahlar ile gen teknolojisi aynı şey mi?

Yukarıdaki soruyu sorduğumuza göre şu da sorulabilir: Sapan ile ateşli silahlar aynı şey mi? Şöyle olabilir mi mesela, ateşli silahlar icat edildiğinde ekosistem hakkında yeterli bilgiye ve hassasiyete sahip birileri de vardıysa, bizim bugün yaşadığımız endişelerin benzerlerini yaşamış olabilirr mi? “Ateşli silahların kullanımı yasaklanmazsa ekosistemin dengesi geri dönüşsüz bir biçimde bozulacak” demiş olabilir mi o dönemde yaşayan bilge biri?

Netice itibariyle insanın teknolojik gücü geometrik olarak büyüyor. Biri geometrik büyümeyi çok güzel tarif etmişti. Geometrik büyüme eğrisinin üstündeyseniz, arkanıza baktığınızda neredeyse dümdüz bir ova, önünüze baktığınızda ise neredeyse dimdik bir duvar görürsünüz. Mesele şu ki, eğrinin neresinde olursanız olun, manzara aynıdır. Şimdi de o eğrinin rasgele bir noktasında mıyız? Yoksa bu defa sahiden farklı mı?

Galiba soruyu şöyle sormak gerekiyor: Ekosistem dediğimiz şey kendisinin bir bileşeni —insan zekâsı— tarafından imha edilebilecek kadar kırılgan mı? Değilse, şöyle de sorabiliriz: İnsan zekâsı ekosistemi tehdit edecek işler işlediğinde ekosistem kendi bileşeni olan zekâyı —yani insan türünü— imha etmek zorunda mı kalacak, yoksa zekâ her ne iş işlerse işlesin ekosistem ona da bir cevap üretebilecek mi?

Benim bu soruyla yüzleşmem çok eski sayılır. Kendi hesabıma, ekosistemin yeterince dayanıklı —hatta NNT’nin tabiriyle anti-kırılgan— olduğunu düşündüm hep. Hep? Şimdi, gen teknolojisiyle karşılaştığımda, şüpheye düştüm.

Ekosistemin kırılganlığının sınırları hakkında bir bilgimiz yok. Ben bilmiyorum, kimsenin bildiğini de zannetmiyorum.

Ama…

“Gen teknolojisini, muhtemel neticeleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan uygulamayalım” laflarını son derece gayriciddi buluyorum. Tıpkı atalarımızın Yeni Zelanda’nın adalarına ayak basmalarında olduğu gibi, fiiller karşılık üretir. Bugün burada şunu yaptığımızda, o fiilin ekosistem boyunca nasıl dalgalanmalara yol açacağını, nerede hangi karşılıklar üretileceğini, yapmadan bilmenin yolu yok. Ekosistem denen şeyin simülasyonu yok. Bir gün gelecek, ekosistem hakkında —onu simüle edecek kadar— bilgi sahibi olacağız diye düşünenler varsa, bence fazla kibirliler. Zekâya fazla güveniyorlar.

***

Başka bir galaksiden bakar gibi bakınca ve yeterince uzun —mesela en azından birkaç milyon yıllık— bir dönem boyunca bakınca, Yeni Zelanda adalarında sıçanların türlerinin yok olması, onlar yok olmadı diye kuş türlerinin yok olması filan… Sıradan şeyler. Hep bir şeyler yok olacak.

Sıradan olmayan şey başka. Dizinin galiba üçüncü bölümünün başında, Yeni Zelanda’daki projenin müellifi gibi görünen bilim insanı —ki son derece mütevazı biri gibi görünüyor— ağaçlara bakıp, gövdelerinin manasızlığından dem vuruyor. Güneş ışığı için birbirleriyle rekabet ederken, hiç de lüzumlu olmayan o devasa gövdeleri yapıyorlarmış. Yere yayılı güneş panellerinden filan söz ediyor.

Aha işte o noktada benim kanım dondu.

Ağaçların işleri —ki ağacın işi diye bir şeyden söz edebilmek nasıl bir akla düşer, bilemedim— için son derece fuzuli olan o gövdeler, havadaki karbon dioksitin karbonunun stoklanmasından mamul. Karbondioksitin oksijeni de açıkta kalıyor ve biz de onu soluyoruz. Ekosistem dediğiniz şey, böyle, hepsi birbirine geçmiş sayısız unsurdan mamul. Tasarı ürünü olarak değil, herhangi bir sebebin neticesi olarak oluşmuş olan bir budağa bir başka unsur eklemleniyor ve onun da sayısız budağı var. Filan. Öyle “şunlar fuzuli, yere güneş paneli gibi kardeşçe yayılsalar” filan demeye başladığınızda…

Cinnet.

Ekosistemde kardeşçe olan şeyler son derece nadir.

Peki, neden kanım dondu? Adam pekâlâ aklı başında biri gibi görünüyor. Yerlilerle konuşuyor. Sıçanlara genetik müdahalenin muhtemel neticelerinin hepsini tam anlamıyla bilmediğini, kimsenin bilemeyeceğini filan dürüstçe söylüyor. Yapmayı çok istediği şeyi —sırf köylüler razı gelmedi diye— ertelemeye itiraz etmiyor. Filan. Ama işte o zihindeki Platonik zerreler, beklenmedik bir anda havaya yayılıveriyor.

Eğer budaklılık hali ortadan kaldırılmazsa, ekosistemin her daim yeni bir kompozisyon üretebileceğini düşünüyorum. Onu anti-kırılgan yapan, budaklılığı… Özellikle iyi eğitilmiş insan zihninin en hoşuna gitmeyen şeylerden biri de, yaşadığım tecrübeleri genelleyerek söyleyecek olursam, herhangi bir budak. Sıçanların ve/veya sivrisineklerin kökünü kurutmakla çok bir şey değişmez. Ama “şunlar fuzuli” denmeye başladı mıydı… Sonu yok.

Ve…

Var olanı yok etmek yine de dert olmayabilir. Ama yeni yapılacak, sentezlenecek olanlar, galip ihtimal, budaksız olacaktır. Ekosistemin onları kusacağından da şüphem yok. Bu durumda, o budaksız tasarı ürünlerine yer açabilmek için… Var olanın budaklarını ayıklamaya kalkılabilir.

Filan.

Yani benim açımdan esas risk, müdahalenin Platonik bir güzellik, kardeşlik, ihtilafsızlık arayışıyla yapılmasından kaynaklanıyor —eğer öyle yapılırsa.