Millennium Köprüsü

Lisede üzerinden uygun adım geçen birliğin adımlarıyla rezonansa gelip yıkılan köprünün filmini izlemiş, büyülenmiştim. Statik bilginize yaslanarak bir köprü yapıyorsunuz. Bir zaman sonra üzerinden bir askeri birlik geçiyor. Beklemediğiniz, aklına bile gelemeyecek şeyler oluyor. Aklınıza gelmediğini biliyoruz, çünkü gelse o birliği, oradan, o şekilde geçirmeyeceksiniz. Ya şimdi de yaptığımız herhangi bir şey, beklemediğimiz, aklımıza kalsa

Kaftancıoğlu

 “Canan Kaftancıoğlu sence nasıl bir Türkiye hayal ediyordur” diye sorulsa, yazıp çizdiklerine, yapıp ettiklerine bakarak bir tahminde bulunabilirim. Benim tahmin ettiğim “Kaftancıoğlu’nun hayalindeki Türkiye”, bence —eğer gerçekleştirilebilse— sağlıklı bir Türkiye olur. Yani, günümüzün dünyasının sosyopolitik ikliminde hayatta kalabilecek bir Türkiye olur. Fazlası zaten ham hayal. İlaveten diyebilirim ki, Türkiye’nin mevcut politik sahnesindeki oyuncular içinde, en

Bir Sümüklü Çocuk İçin

Sait Faik’in Kriz hikâyesinde Necmi, meyhanedeki entelektüel arkadaşlarına bir düşünce deneyi teklif eder. Louvre yanmaktadır, “La Joconde da yanacak” mırıltıları yükselir. Kurtarmak için kendinizi riske eder içeri dalarsınız. O da ne, La Joconde’ın bulunduğu salonda korku içinde bir küçük çocuk! İkisinden sadece birini kurtarabileceksiniz. Hangisini kurtarırsınız, çocuğu mu, tabloyu mu? Derya Bengi ile Erdir Zat’ın

Akıl Kalmadı, Kibir Versek!

Çocukluğumun ilk yılları, Eskişehir’de, toprak evlerle bezeli mahallelerde geçti. Her bahar özenle kireçle badanalanan, pencerelerinde çiçekler bulundurulan evler, muhacirlerin evleri idi. Bundan altmış yıl önce, üzerinden onlarca yıl geçmiş mübadele marifetiyle birbirine temas etmek zorunda kalmış iki ayrı “kültür” arasındaki gerilimler hâlâ —bir biçimde— hissediliyordu. Bir taraf diğerini medeni olmamakla, ötekiler de berikileri gelip kendilerini

Özdağ, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu

Yıldıray Oğur, Ümit Özdağ’ın iki haftada sebep olduğu dalgalanmayı analiz etmiş. Bir yerde şöyle demiş mesela: “Dün gün boyu henüz bir kez bile seçime girip test olmamış, mültecilere karşı yükselen öfke dalgası üzerinde tehlikeli bir sörf yapan Ümit Özdağ’ın tavizsiz Kemalistliği, ırkçılık sınırlarında sık sık sınır ihlali yapan milliyetçiliği, İçişleri Bakanı’nı düelloya çağıran kabadayılığı övülürken,

Elitler ve Karşıtları

Birgün’de Semra Kardeşoğlu, Mert Moral’le bir söyleşi yapmış. Elit karşıtlığı varmış. AKP onu kullanarak iktidara gelmiş. Kendisi elit olmuş. Elit karşıtları şimdi CHP seçmeniymiş. Zaten dünyada da böyleymiş galiba. Ama bu hal —nedense—  literatüre de aykırıymış. Neyse, siz benim özetime itibar etmeyin, okuyun. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey Eski Zamanlarda istanbul Hayatını anlatırken iddia ediyor

Erdem Sinyallemesi

Yıldıray Oğur, Karar’da, sığınmacılar hakkındaki gündeme katılmış. Sığınmacılar mevzuunda diyeceklerimi dedim, bir defa daha özetleyeyim —herhalde son defa olmayacak. Demografiyi hesaba katmadan bu tür mevzular hakkında konuşmak, bence, büsbütün manasız bir iştir. İnsanlık tarihini yazan en belirleyici faktör demografi ve değişimidir. Ahlak, erdem, fikirler ve hatta ekonomi “sonradan” gelir. Bunu bugün ve mahut mevzu ile

Kimden Kime Kaçılıyor?

Yenal Bilgici Gazete Duvar’da, Aslan Şükür’ün hatırasına hoş bir yazı yazmış. Şükür’ün Jules Verne kitaplarının kapaklarını çizdiğini yazıdan öğrendim. Jules Verne adını duyunca da, akranlarımın çoğu gibi burnum sızladı. Bilgici diyor ki… “Bugün o kitaplar yok. Yokluğuna hayıflanmıyorum, bir dönemdi geldi geçti; bugünün çocukları meraklarını elbette başka araçlarla, başka hikâyelerle, başka resimlerle keskinleştiriyorlar. “Ama yine

Radyodan Sosyal Medyaya…

Derya Bengi ve Erdir Zat, “100. Yılında Cumhuriyet’in Popüler Kültür Atlası” adıyla yayınladıkları arkeolojik çalışmanın ilk cildinde, H. G. Wells’in meşhur radyo tiyatrosunun haberinin Cumhuriyet gazetesinde nasıl verildiğini alıntıladıktan sonra şu tespitlerde bulunuyorlar: “Radyo oyununun yarattığı panik, Cumhuriyet’te 4 Kasım 1938 günü böyle anlatılıyordu. Sonradan paniğin anlatıldığı kadar olmadığı ortaya çıktı, ama gazeteler radyonun güvenilmezliğinin

Pandemi ve Sosyal Medya

140journos “Tadı Tuzu Kalmadı” adıyla bir video yayınlamış. Kronometre tutmadım ama görüntülerin herhalde yarısının konuyla, sözlerle alakası yok. Haksızlık ediyor olabilirim, çünkü konu ne onu da pek anlamadım. Tadı tuzu kalmayan ne? Neden kalmamış? Okan Bayülgen açısından bakınca, anlaşılır bir şeyler var. Bir vakitler o konuşuyormuş, herkes dinliyormuş. Şimdi sosyal medya sayesinde herkes —sözü olmayan