19. Yüzyılda Yaşamak

Yaklaşık yirmi yıl önce, yıllardır söyleyip durduklarımı bir kitap haline getirmek için çabalamaya başladığımda, birbirinden çok farklı kompozisyonları olan informel gruplara bir dizi seminer vermiştim. Derdim az çok belliydi: 19. Yüzyılda zirve yapmış bir zihinsel kod (mindset) var. Onun içinde doğup büyüdüğümüz için transparan bir kod bu. Onu kullanıyoruz ama mevcudiyetinin farkında bile değiliz. Asıl mühimi, bu kodla yapabileceğimiz hemen her şeyi yaptık. Artık kullanışlı bir şey olmaktan çıktı, sırtımızda bir kambur halini aldı. Herhalde bu yüzden, bir yandan da onun yerine yenisini inşa etmekteyiz.

O seminerlerin daha ilkinde, tartışma nasıl geldi hatırlamıyorum, kendimi 20. Yüzyılı müdafaa ederken buldum. Çünkü muhataplarımın hemen hepsi için 20. Yüzyıl berbat bir yüzyıldı. Kimine göre iki büyük savaşla kirlenmiş, mümkün olan en kısa süre içinde unutulması gereken bir yüzyıldı. Kimine göre binlerce yılda inşa edilmiş olan insanlığın ortak değerlerinin aşındırıldığı bir yüzyıldı. Kimine göre her şeyin derinliğini kaybettiği, sığlaştığı bir dönemdi. Kendisi son derece iddiasız görünen bir hanım, kendisine soran gözlerle baktığımı görünce, sessizce, “iddiasız bir yüzyıl” dedi.

O cevap, benim yazmaya çalıştığım şeyin seyrini değiştirdi. Anlatmak istediğim şeyi, tarihin yırtıldığı bir dönemde yaşıyor olduğumuz iddiasını, 20 Yüzyıla herhangi bir gönderme yapmadan anlatmaya çalışıyordum. O gün planımı değiştirdim. 20. Yüzyılı 19. Yüzyılın varisi gibi konumlandırmaya çalıştım.

19. Yüzyıl sahiden de iddialı bir yüzyıldı. Faustların yüzyılı.

Mesele şu ki, 19. Yüzyılın Faustlarının sayısız projesi vardı. Ama hiçbirinin fizibilitesi bile yapılmamıştı, bırakın inşaatına başlanmasını… Kapital’den Türlerin Kökeni’ne kadar bir yığın parlak fikir tedavüle sürülmüştü. Ama 19. Yüzyılın hayata geçirmeye kalkıştığı yegâne proje, Cihan Harbi oldu.

19. Yüzyıl sahiden de büyük ölçekli dünya savaşlarının olmadığı bir yüzyıldı. Dünyanın (yani Avrupa’nın) büyük güçleri, 1813’ten 1914’e kadar hiçbir büyük ölçekli çatışmaya taraf olmamışlardı. Neredeyse bütün 17. ve 18. Yüzyılları savaşarak geçirmiş olan toplumlar için ne göz kamaştırıcı bir dönem… Böyle bir dönemi kapatmak için, haklarını yemeyelim, çok uygun bir projeydi Cihan Harbi.

Cihan Harbini 19. Yüzyıl’a dâhil etmek için neden bunca dil döküyorum? Birçok tarihçinin yaptığını yapıp, 20. Yüzyılı 1914’te de başlatabilirdim. Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, aynı ruh durumunun eseri olamayacak kadar başkalar. Cihan Harbi, tam da 19. Yüzyılın ruhuna uygun bir biçimde kotarıldı ve öyle bitirildi. Birinci Dünya Savaşı İtalyan fütüristlerinden Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’nın cüretkâr yöneticilerine kadar hemen bütün tarafların heyecanla bekledikleri bir savaştı: Savaşa son verecek savaş. Dünya tarihine baktığımızda atalarımız adına utanç duyduğumuz o lüzumsuz savaşlar gibi bir savaş olmayacaktı Birinci Dünya Savaşı, benzer utançları artık çocuklarımızın yaşaması ihtimalini ortadan kaldıracak bir savaş olacaktı. Tarihte benzeri olmamış, olmayacak bir savaş… Hayatta kalmaya hakkı olmayanları tasfiye edecek olan savaş…

Aynı zihniyetle de bitirildi. Bugün hâlâ o savaşın neticelerini tasfiye etmeye çalışıyoruz. Ama birincisinin en az beş katı insan kaybına sebep olan ikinci savaşın neticeleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çünkü —son derece ilkel teknolojilerle kotarılan— birinci savaşın aksine, —olağanüstü teknolojilerin işe koşulduğu— ikinci savaş, çok daha mütevazı bir ruh durumunun ürünüydü. Herkesin başlatmak için acele etmek bir yana, kaçınmak için her şeyi yaptığı bir savaştı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde dev savaş makineleriyle Avrupa’yı ülke ülke yutan Almanlar bile dünyayı yeniden kurmaya kalkıyor değillerdi, müteahhitler kulübünden ihraç edilmiş olmalarına fena halde içerlemiş, kafayı çektikten sonra kulübün kapısına dayanmış, zorbalıkla içeri girmeye çalışıyor gibi bir halleri vardı. Dünya üzerinden savaşları kaldırmak filan gibi ulvî hedefleri yoktu. Liderler savaştan önce ve savaş boyunca toplumlara geçmişte benzeri görülmemiş gelecekler vadedemediler. Kan ve gözyaşı, ancak hayatta kalmanın, varlığını sürdürmenin bedeliydi.

Birinci Dünya Savaşı ise dünyayı yeniden kurmak için yola çıkmış olan coşkulu, hayalperest, maceracı insanların, projeleri ile aralarındaki son engelleri süpürüp atmak için ihtiyaç duydukları bir savaştı. Avrupa’nın kudretli başkentlerinde hanidir —artık hasta yatağından kalkması imkânsız görüldüğü için— paylaşım müzakerelerine konu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun genç Harbiye Nazırı bile, neredeyse imkânsız olanı gerçekleştirmek, bütün Orta Asya halklarını bir bayrak altında toplayarak, Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğu tahtından indirmek hayalleri kurabiliyordu. Olmamış olanı oldurmaya kalkışan, kudretiyle orantısız hayaller kuran eğer sadece Enver olsaydı, haddini şaşırmışlığını —ilkokul tarih kitaplarında yapıldığı gibi— onun kişiliğine havale edip işin içinden sıyrılabilirdik. Ama mesele Enver’le sınırlı değildi. Havada her şeyin mümkün olduğunu hissettiren bir şeyler vardı. Daha önceki on binlerce yıl boyunca, binlerce kuşağın akıl edemediği, akıl ettiyse inşa etmeye güç yetiremediği bir düzen akıl edilmiş, akıl edilen düzenin inşaatı için gereken her şey de tedarik edilip stoklanmıştı. Savaş inşaat alanındaki köhne binanın, ne zamandır kendi kendine yıkılıp gitmesi beklenen ama tarih olduğunu bir türlü idrak edemediği için inşaat alanını beyhude yere işgal etmeyi sürdüren eski düzenin yıkımı için artık şart olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, insanlığın o güne kadarki bütün tarihinin tasfiyesi için göze alınan yüce bir vazifeydi. Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı savaştan bezmiş, yorgun, bıkkın, hayatta kalmanın bile büyük bir başarı olduğunu hisseden, sinik insanların, mecburî, başa gelmiş olduğu için katlanılan savaşıydı.

Neticeten…

19. Yüzyıl iddialı bir yüzyıl değildi, küstah bir yüzyıldı. 20. Yüzyıl da iddiasız bir yüzyıl olmadı, 19. Yüzyılın hayallerinin projelendirildiği ve gerçekleştirmek için büyük bedellerin ödendiği bir yüzyıl oldu. O hayallerin pek çoğunun ne kadar zırva şeyler olduğunun keşfedildiği bir yüzyıl oldu.

Peki, bütün bunlar bizi neden alakadar ediyor? Bence çünkü, çoğumuz hâlâ 19. Yüzyılda yaşıyoruz.

Genel kategorisine gönderildi