Pazarlık

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunlarının birbirleriyle yazışıp tartışabildikleri bir İnternet ortamı var, uzun süre üyesiydim. O ortamda tanışıp tartıştığım bir meslektaşım vardı: Turgut Uzer. Sabancı’da ikinci pozisyona kadar yükselmişti. Nadir bulunacak kalitede biriydi.

Erdoğan daha yolun başlarındayken –hangi vesileyle olduğunu hatırlamıyorum, ama uluslararası bir pazarlığın söz konusu olduğu hatırlıyorum– “ben iyi pazarlık yaparım” diye kostaklanmıştı. Turgut da “eyvah” demişti. Çocukken, akşamları tezgâhta kalmış simitleri yok pahasına satın alıp, ertesi sabah annesine ısıttırıp normal fiyatından satmayı kendisinin ticari dehası olarak anlatan Erdoğan’ın, aynı kafayla pazarlık masasına oturması halinde başımıza gelebilecekleri, her zamanki eğlenceli diliyle tiye almıştı.

Şimdi Erdoğan’ın adamları okusalar bu metni, “işte görüyorsunuz, ODTÜ mezunu, Sabancı’nın prensi olunca her şeyi kendilerinin iyi yapacağını düşünürler, milletin çocuklarını hor görürler” diye zıplarlar yerlerinde. Akıllarınca yeni bir Davut-Golyat hikâyesi imal ederler. Ama –bir defa– Turgut beyaz Türklerden değildi, geldiği yere tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti. Asıl önemlisi, itirazında “o yapamaz ama ben yaparım” yoktu. Çünkü yıllarca, Holding’in muhtelif markalarının satın alınması veya –özellikle Japonlarla– büyük ölçekli ortaklıklarda hisse pazarlıklarının yapılması süreçlerinde rol almıştı. Bu işlerin –kendisi bile olsa– bir tek kişinin becerisine terk edilemeyeceğini anlatıyordu. Heyetler daha masaya oturmadan, heyetteki şahıslarla birlikte karşı heyetteki şahısların da etraflı psikolojik tahlillerinin yapıldığı, pazarlık sürecinin senaryosunun önceden hazırlandığı, alternatif senaryolar üzerinde çalışıldığı filan gibi şeyleri, yanlış hatırlamıyorsam o anlatmıştı.

***

Memlekette şöyle bir hava var: Batı dünyası, Türkiye’ye rağmen (özellikle de İsrail’in kışkırtmasıyla), bölgede yeni bir oyun kurdu. IŞİD’i de bölgeye onlar musallat etti. Türkiye’den talepleri karşılanmayınca, önce Erdoğan’ın ipini çektiler. Sonra da memleketi karıştırdılar. Soner Yalçın mesela, durmadan bu hikâyeyi anlatıyor. Yıllardır… Bugün Akif Beki de, “gördünüz işte, İncirlik’i açınca hemen PKK’yı dışladılar, Türkiye’ye de övgüler yağdırmaya başladılar” mealinde derin tahlillerini paylaşmış bizlerle. Beki’ye katlanamadığımdan üstünkörü okudum yazısını. Dolayısıyla bilemedim, Türkiye’nin –yani sevgili Erdoğan’ının– Batı’nın dayatmasına boyun eğmiş olmasına yazıklanıyor mu, yoksa “yaşadığımız sıkıntılar Erdoğan’ın basiretsizliğinden değildi, Batı’nın adiliğindendi” demekle mi iktifa ediyor.

Eh, ben aynı öncüllerden bambaşka bir daraltılmış gerçeklik kurayım: Madem İncirlik’i açıp IŞİD’e karşı koalisyona katılmakla memleketin problemleri çözülecekti, çözüleceğini de biliyordunuz, neden daha önce yapmadınız? Daha önce yapmamanızın sebebi size yapılan teklifin ahlaksız bir teklif olduğunu düşünmeniz idiyse, şimdi Batı’nın yatağına girmekle ne duruma düştünüz?

Metnin girişinden de anlaşılabileceği gibi, bence meseleyi ahlaksız teklifler çerçevesinde ele almak doğru değil. Devletlerin dostları, düşmanları olmaz, menfaatleri olur, Lord Palmerston’un İngiltere için dediği üzere. Menfaatlerinizin gereklerine göre ittifaklar kurar, ittifaklar bozarsınız. Eğer Soner Yalçın’ın ve Akif Beki’nin dediklerinin bir gerçekliği varsa, ABD, bölgedeki menfaatlerini, Türkiye İncirlik üssünü açmadıkça koruyamıyor veya geliştiremiyor. Yani ABD de her şeye kadir değil. Türkiye’ye de ihtiyacı var, başkalarının yanında.

ABD bile her şeye kadir değilken, paylaşma ihtiyacı hissediyorken, Türkiye’nin her şeyi tek başına, sadece kendi menfaatleri (veya ilkeleri diyelim ille öyle isteniyorsa) çerçevesinde kararlaştırmasının mümkün olmayacağı aşikâr değil mi? Paylaşmak, payını belirleyebilmek için de müzakere etmek, pazarlık masasında olmak gerekiyor. Eh, her şeyi isteyenlerin, kendi gerçekliklerinin daraltılmamış, en hakiki, en kapsamlı gerçeklik olduğunu varsayanların içine sinmez paylaşmak. Ama gerçeklik, her biri daraltılmış çok sayıda gerçekliğin bir kompozisyonu olur hep. Hiç kimse, Lord Palmerston’un İngiltere’si bile, gerçekliğin tamamına sahip değildi.

İyi ki öyle. Bu yüzden hepimizin başkalarına ihtiyacı var ve bu sayede insanız.

***

Ben –tıpkı Meiji Restorasyonu sırasında Japonların düşündüğü gibi– Batı’nın kavram haritasının barbarca olduğunu düşünüyorum. Japonlardan farklı olarak, o kavram haritasına saygıdeğer bir şeymiş gibi muamele etmeyi de doğru bulmuyorum. Ama bu, Batı’yı yok saymak gerektiği manasına gelmiyor bana göre. Batı’yı şeytanlaştırmayı da haklı bulmuyorum, çünkü barbarlık, şu veya bu biçimde, hepimizde var.

Mesele, Batı’nın artık iş görmeyen haritasının yerine, daha ümit verici, daha şenlikli bir kavram haritası üretebilmek. Yoksa İncirlik’i açmaya direnmişsiniz, sonra PKK’yı vurma izni mukabilinde açmışsınız filan, bunlar manasız. Var mı bölgeye dair, bölgede yeni Filistinler, yeni mazlumlar, yeni mağluplar üretmeyecek, herkesin kendisini hissedar hissedebileceği, herkesin yeni yarınların inşasına kendi imkânlarıyla ve gönüllü olarak katılabileceği bir hikâyeniz?

Yok.

Yok, çünkü pazarlık yapmayı bilmiyorsunuz. Dünden kalma bayat simitleri ısıtıp satmaktan gayrı bir maharetiniz yok. Ama gerçekliğin tamamını biliyor olduğunuzu zannediyorsunuz.

Genel kategorisine gönderildi