Avrupa

Avrupa, 17. Yüzyıldan sonra üç yüzyıl boyunca dünyaya istikamet veren özneydi. Direksiyonunda Avrupa’nın oturduğu dünyanın üç yüzyıllık yolculuğu neticesinde ulaşılan yeri beğenmemek herkesin hakkı. Bu yolculuk boyunca bir imparatorluk kaybetmiş olanların mirasçısı olduğunu hissedenlerin, herkesten çok hakkı. Ama onlar da —hatta belki de herkesten çok onlar— kabul ediyorlar ki, bahse konu olan dönemin tayin edici aktörü Avrupa idi.

AB tartışmalarının alevlendiği dönemlerde dile getirdiğim itirazlar, “Avrupa’dan artık 18. ve 19. Yüzyıllardaki performansı beklemek safdillik” diye özetlenebilir. Şimdi pek hatırlanamayabilir —veya hatırlansa da pek kabul edilmeyebilir— ama 80’lerin sonlarında ve 90’ların başlarında, AB’nin yeniden ve bu defa bir bütün olarak dünyanın direksiyonuna oturacağı, en azından bir tür kopilot olacağı beklentisi yaygındı. Ben de bunun imkânsız olduğunu düşünüyordum. Yaygın kanaatlerin yaslandığı temel parametreler bölgenin ekonomik gücü, tarihi ve kültürel zenginliği, eğitimli nüfusu ve saire gibi parametrelerdi. Benim itirazımın yaslandığı temel parametreler ise, AB’nin (ve onu meydana getiren ülkelerin) sosyal ve siyasi örgütlenme anlayışları ile o anlayışlara zemin olan kavram haritasının miadını doldurmuş olmasıydı. Kendi hesabıma, AB’nin beni yanıltmadığını düşünüyorum. Hakkında koparılan onca yaygarayı hak eden, istikbali olan bir velet değildi AB ve bugünden sonra da artık istikbali olan bir özne olmayacak.

(Bu noktada bir defa vurgulayayım: Her konuda, nereye baktığınıza bağlı olarak, farklı fotoğraflar görürsünüz. Avrupa’nın göz kamaştıran —en azından göz dolduran— hususiyetlerinin hepsi, bir vakitler gerçekleştirilmiş olanların artçı dalgalarının eseriydi. Gözünüzü o dalgalara dikerseniz, hareketli, dinamik, güçlü bir Avrupa görmek hiç müşkül değildi. Ama yarını tayin edecek olan, bugün yeni bir dalgayı tetikleyip tetikleyemediğinizdir. Bir vakitler dünyayı sallayan dalgayı tetikleyebilmiş olan kavram haritasıyla, yani 17. Yüzyılda yaptıklarınızı bugün tekrarlayarak aynı şeyi yapamazsınız, çünkü —her şeyden önce— 17. Yüzyılda yapılanlar dünyayı değiştirmiştir. Buna mukabil, başarıyı sağlayan alışkanlıkları değiştirmek de hiç kolay değildir. Bu yüzden her ölçekteki tayin edici aktörler, zamanla değişirler. Dinozorlar da yeryüzünden böyle silindi.)

Ama…

Dünyaya istikamet verme gücü olmasa da bir Avrupa var ve AB Projesi, Avrupa’nın hesaba katılması gereken bir aktör olarak ömrünü uzattı. Bunun böyle olduğu zaten belliydi de, Brexit vakası, herkesin ilk anda zannettiğinin aksine, Avrupa’nın henüz ömrünü tamamlamadığını, dünya ailesinin yaşlı ve sözü dinlenmesi gereken bir üyesi olarak köşe başındaki yerini terk etmeye hiç niyetli olmadığını, bence, çok net olarak gösterdi.

Brexit vakası, teknik olarak bakınca, Britanya’nın AB’den ayrılıp ayrılmayacağı konusunda bir oylama. Bildiğiniz gibi ayrılma kararı çıktı. Ve fakat bence ayrılma gerçekleşmeyecek. Yani fabrikadan bir ürün çıktı ve fakat ürünü alıp eve geldiğinizde, ambalajı açtığınızda, ürünün çalışmadığını göreceksiniz. Ama asıl mesele şu: Britanya’nın AB’den ayrılıp ayrılmamasından —yani ürünün kendisinden— çok daha mühim, etkileri çok daha yaygın bir dizi yanürün ortaya çıktı. Dahası da yolda.

Neler olacak?

Dünyanın bu kadar büyük ölçekli bir dönüşüm geçirdiği bir dönemde, bu kadar kaygan bir zeminde tahminlerde bulunmak çılgınlık. Mesela Londralıların “madem Britanyalılar AB’den çıkmak istiyor, çıksınlar, biz Londra olarak Britanya’dan ayrılıp AB’de kalalım” demesi, bundan yirmi yıl önce hayal bile edilemezdi. Mesele Londra ile sınırlı da değil, Brexit üzerine yapılan yerli geyiklerin önemli bir bölümü, mesela İzmir’in ayrılması filan yönündeydi.

Dikkat isterim, bir türlü aynı sepete konamayan, ikisi birbiriyle çelişiyormuş gibi algılanan, Aydınlanmacı zihniyete göre ikisi birbirine tezat olarak algılanması zaruri olan iki ayrı eğilim, ilk defa bu kadar net bir biçimde aynı sepette yer alıyor: Bir yandan “Londra olarak ayrılalım” (yani “ulus-altı bir irade inşa edelim”) ve aynı anda “AB’de kalalım” (yani “ulus-üstü bir iradenin bir parçası olalım”). Siyasi, iktisadi ve sair literatürün en baştan yeniden yazılmasını gerektirecek kadar ciddi bir farklılaşma bu. Tesadüfen ortaya çıkmış filan da değil, onlarca yıldır, neredeyse dünyanın her yerinde alttan alta işleyen bir dinamiğin ürünü. Sadece ilk defa bu kadar net bir biçimde suyun yüzüne çıktı.

“Londra ayrılır ve AB’de kalır” filan diyor değilim. Kısa vadede böyle bir şey de beklemiyorum. Çünkü —az önce de dediğim gibi— zaten Britanya’nın AB’den ayrılmayacağını tahmin ediyorum. İlaveten, bu tür çıkışlar filan yerde ilk defa su yüzüne çıkarsa, bambaşka bir yerde ilk defa gerçekleşirler. İlham verenlerden önce ilham alanlar gerçekleştirir bu tür işleri. Londra, bence, dünyanın dört bir yanında bir yığın şehre ilham verdi.

Asıl meselemize dönecek olursak, eski kavram haritalarının bu kadar geçersizleştiği, kendileriyle düşünmeye alıştığımız —mesela ulus-devlet gibi— kavramların olağanüstü aşındığı bir çağda tahmin yapmaya kalkmak çılgınlık. Yine de bir dizi kısa vadeli tahmin yapmaya çalışacağım. İfade ekonomisi için, tahminlerimi somut terimlerle söyleyeceğim. Tam da böyle şeyler olacağını düşündüğümden değil, ana eğilimlerin hangi istikamette olduğunu zannettiğimi ifade edebilmek için…

Avrupa’daki faşist partiler, birkaç ay, bilemediniz birkaç yıl içinde olağanüstü güç kaybedecek.

Tam tersi olacakmış gibi görünüyor. Ama merkez partiler, Brexit’e reaksiyon olarak, şimdiye kadar sergilediklerinden daha göçmen karşıtı politikalar geliştirecekler. Bu demektir ki, bir yandan göçmen karşıtlığı kurumsallaşacak ama öte yandan da evcilleştirilmiş olacak. Bir vakittir bütün yumurtalarını göçmen karşıtlığı sepetine doldurmuş, ucuz politikalarla mevzi kazanmaya alışmış olan aşırı sağ/faşist siyasi hareketler, zeminlerini kaybedecekler.

Alman, Fransız, İngiliz milliyetçiliği gibi milliyetçilikler zayıflayacak, hemşerilik ve Avrupalılık güçlenecek.

Az önce dediğim gibi, alttan alta zaten bu dinamik işliyordu ama Brexit bu eğilimi olağanüstü ivmelendirecek. Brexit’in muhtemelen en tayin edici etkisi, hemşeriliğin ve Avrupalılığın tayin edici kimlikler olarak zuhur etmesi olacak. Dünyanın bir geleceği varsa, bundan mesela otuz yıl sonra Brexit, belki de sadece bu etkisiyle tarih kitaplarında yer alacak.

AB tayin edici bir aktör halini alamasa da, istikrarlı bir siyasi entite olarak mevcudiyetini —güçlenerek— koruyacak.

Avrupa yabancı bir sahaya çıksa da, bildiği oyunu oynayacağı bir faza giriyor. Dolayısıyla kısa ve orta vadede işler AB lehine gelişecek. Özellikle iktisadi olarak Avrupa dünyanın kalanına kıyasla daha sağlıklı bir karneye sahip olacak. Euro, şu birkaç hafta içinde kaybettiğini, muhtemelen 2016 sonu gelmeden telafi edecek.

Avrupa’nın periferisi ağır fatura ödeyecek.

Avrupa’da istikrarın yükselmesinin faturasını, başta Türkiye ve Rusya olmak üzere, Avrupa’ya komşu, yarı-Avrupalı özneler ödeyecek. Muhtemeldir ki, 2016 sonu gelmeden, AB-Türkiye ilişkilerinin kalıcı bir biçimde kesilmesi, Türkiye’nin AB üyeliği ihtimalinin tamamen ortadan kalkması süreci tamamlanacak.

Avrupa’daki Alman ağırlığı, birkaç yıl içinde azalacak. Daha dengeli bir Avrupa ortaya çıkacak.

Muhtemelen sonbaharda yapılan seçimlerde, İngiltere’nin ana gündem maddesi AB’den çıkma meselesi olacak. Muhtemelen AB’den çıkmama yanlıları momentumu ele geçirecek. Muhtemelen seçimden birkaç ay sonra yeni bir referandum yapılacak ve AB’de kalmak isteyenler ezici bir üstünlükle kazanacaklar. Bu süreçte İngiltere’nin olmasa da AB’nin perfieri ülkelerinin AB’deki pozisyonları güçlenecek.

Filan.

***

Başa döneyim: AB’nin bu kafayla dünyanın direksiyonuna dönmesi artık olacak iş değil. Ama Avrupa’daki herhangi bir depremin dünyanın kalanında tsunamilere sebep olması hali sürecek. Avrupa, neticede, depremle, depremin yol açtığı hasarla baş edebilecek donanıma sahip —yukarıda dediğim gibi, bu Avrupa’nın bildiği bir oyun. Ama dünyanın kalanı, özellikle de biz, Brexit depreminin yol açtığı tsunaminin hasarına hiç hazırlıklı değiliz. Mesela Rusya da öyle. Böyle bakınca, Moskova’dan ve Ankara’dan yükselen memnuniyet nidaları ziyadesiyle komik görünüyor.

Cameron’a gelince…

Uzun süren ve tarihtekileri andırmayan bir krizin ve o krize eşlik eden bir göç dalgasına karşı gelişen göçmen düşmanlığının aşırı ölçüde kırılganlaştırdığı Avrupa’ya müthiş bir hizmet yaptı. Avrupa, ilk reaksiyonlardan görünen o ki, Brexit’i fırsat bilerek —belki krizin ve göç dalgasının yol açtığı hasarı telafi edemese de— kırılganlığını tamir edecek.

Cameron’un “referanduma gidelim” derken, “Avrupa çok kırılganlaştı, tedavi için bir şey lazım” deyip, “hah, referandum yapalım” dediğini iddia etmiyorum. Elbette öyle olmamıştır. Ama Avrupa’nın muhtelif yerlerinde zehir aşırı ölçüde birikmişti. Muhtemelen en az zehirlenen, en azından malum zehre karşı bağışıklığı en yüksek olan İngiltere’de böyle bir referandum kararının alınmış ve referandumun böyle git-geller neticesinde bu kadar yakın bir farkla bitmiş olması, Avrupa’nın tamamında zehirlenmişliğe karşı reaksiyon gösterebilecek olanların elini güçlendirdi, cesaretlerini artırdı. Veya —daha doğrusu— daha aktif, daha yaratıcı olmaları gerekliliğini açıkça ortaya koydu. Britanya’da olanın Fransa ve Almanya’da yapılması müthiş riskliydi. Artık değil. Bu şartlar altında, Cameron’un yaptığı işin birkaç ay içinde kıymetli bir iş olarak görülmesi ve Cameron’a “bir yere gidemezsin, bize lazımsın” denmesi, benim açımdan sürpriz olmaz. Daha muhtemeli, Churchill’inkini andıran bir kariyeri olması olur. Şimdi kenara alınsa bile, ileride yeniden oyuna girebilir.

Şu metinde bir kısmına değindiğim mevcut risklerin ve fırsatların bir tekinin bile farkında olmayan, bir tek kıymetli laf bile üretemeyen, dünyayı ve siyaseti “oh olsun, aha işte onların da başı derde girdi”den daha çoğunu istihdam edemeden okuyan, Brexit vakasından göre göre sadece Cameron’a ders verme fırsatı gören zavallı gafillerin başına neler geleceği de çok tahmin edilemez değil. Onların koltukları, gazete köşelerini ve televizyon ekranlarını işgal ettiği bir ülkenin de…

Genel kategorisine gönderildi