2017 Falı

Dünya, 60’ların başı itibariyle mühim bir faz değişikliği yaşadı. Sanayileşmiş ülkelerde ekonomi talep-çekişli olmaktan çıkıp arz-itişli olmaya başladı. O güne kadar ekonomi literatüründe bambaşka bir mana taşıyan ve son derece seyrek bir kullanımı olan bir kavram, yeni bir muhteva kazanarak literatürün merkezine doğru yola çıktı: Talep yetersizliği. Talep yetersizliği kavramının yaygınlaşmasının teknik manası aşikârdı, imalat —insanlığın uzun tarihi boyunca ilk defa— darboğaz olmaktan çıkmıştı. İktisadi aktörlerin esas problemi üretmek olmaktan çıkıp satmak halini aldı. Dikkat isterim, bugün esas meselenin satmak olması herkese son derece tabii görünüyor ve bu tabiiliği yüzünden de hep öyle olmuş ve olacakmış gibi geliyor.

Değildi.

Çok yakın bir geçmişte bile değildi. Çok yakın bir geçmişe kadar, on binlerce yıl boyunca değildi. Kabaca söylersek, üretebiliyor idiyseniz, satabiliyordunuz. Daha doğrusu, satılabilir olan, satılabilir olduğu bütün iktisadi aktörlerce malum olan bir yığın şey, kâfi miktarda üretilemiyordu. İnsanlığın üretim kapasitesi yeterli değildi.

Sözünü ettiğim faz değişikliği, on binlerce yıl boyunca sürmüş, yakın geçmişe kadar da ebediyen süreceğinden hiç şüphe edilmemiş, dolayısıyla bütün sosyal ve iktisadi örgütlenmelerin üzerine inşa edildiği bir kavrayışın sonunu getirdi.

Bu tür faz değişiklikleri sonrasında hep olduğu gibi, bir yandan dünyanın muhtelif yerleri daha önce olmadığı kadar şiddette zonklarken, bir yandan da sosyal ve iktisadi örgütlenme biçimleri, karşı karşıya kaldıkları meydan okumaya cevaplar ürettiler. 60’ların başlarından 80’lerin sonlarına kadar insanlık, gerçekten benzeri görülmemiş savrulmalara ve kavramsal icatlara şahit oldu. Sanayileşmiş ülkeler zonklamaları dünyanın başka bölgelerine ihraç etmek için muhtelif araçlar geliştirdiler bir yandan. Bir yandan hizmet sektörü, yapılmasa da olacak işler icat ederek aşırı bir hızla büyümeye başladı —ve böylelikle zenginliğin üretimde rol alamayan aktörlere de üleştirilmesini, daha çok kişinin ücret alabilmesini ve müşteri statüsünü koruyabilmesini sağladı. Öte yandan reklamcılık sektörü talep ve ihtiyaç yaratma sürecinde aşırı palazlandı. Ve finans sektörü de mevcut gelirlerin üzerine gelecekteki gelir beklentisinin de alışverişlerde kullanılabilmesi için teknikler geliştirdi. (Kısa süre içinde görecektik ki, her üç sektörün 80’lerdeki icatları, çok büyük bir yağmurun ilk damlalarından ibaretmiş.)

Hizmet sektörünün, reklamcılığın ve finans sektörünün bugün yine herkese son derece tabii görünen statüleri, 60’larda, mezkûr sektörlerde çalışanlar için bile hayal edilebilir değildi. Her üçünün yepyeni birer icat olarak zuhur etmesi ve her birinin her gün sayısız icat yaparak aşırı bir hızla büyümesi, özü itibariyle talep yetersizliğine karşı apaçık reaksiyonlardı. Ama başka sektörlerin gösterdikleri reaksiyonlar, talep yetersizliği krizini derinleştirecek tarzda da oldu. İmalatın otomasyona geçişi hızlandı. Sonra ivmelendi. İmalatın otomasyonunun krize iki yönlü besleyici etkisi oldu: (a) İmalat daha hızla artmaya başladı ve (b) imalatta emeğin payı düştükçe, bölüşüm teknolojimizin emeğe endeksli olması yüzünden, talep daraldı. Reklamcıların kışkırtmaları sayesinde ihtiyaç duymadıkları nesneleri talep edebilecek birileri vardıysa, onlar işsiz kaldıklarından, bu imkân daraldı.

***

Sonra olanlar, 80’lerde olanları cüce bıraktı ama hikâyeye devam etmeden önce, hikâyede önemli bulduğum birkaç hususu vurgulamak istiyorum.

Birincisi, dünyada planlı ekonomiler vardı. Planlı sayılmayacak ekonomilerde de plancı sayılabilecek düzenleyiciler vardı. Her bir iktisadi aktörün kendisinin planları vardı. Ama yukarıda saydığım süreçlerin hiçbiri planlar sayesinde olmadı. Plancı aktörler plan yapmayı sürdürdüler ama süreç plan-dışı aktörlerin karşılıklı dansı sayesinde gelişti.

İkincisi, dünya krizleri, bütün aktörler krize karşı senkron davrandığı için ve o sayede atlatılmaz. Her bir aktör kendi pozisyonundan, kendi hayatta kalma şansını artıracak şekilde tutum alır, bu tutumlar —yukarıdan bakıldığında— birbirleriyle çelişir görünürler, zaten de çelişirler. Ama krize üretilen cevap, o aktörlerin birbirileriyle çelişen tercihlerinin tamamından zuhur eder.

Üçüncüsü ve bence en mühimi, her kriz daha çevik olmanızı, dolayısıyla kavramsal yükünüzün bir bölümünü heybenizden fırlatıp atmanızı dayatır. 60’lardan 80’lere kadar da, mesela zenginlik ve refah kavramları büyük ölçüde değişti. Mal sahibi olmak ve biriktirmekten başka—mesela dünyaya daha hassas davranmak gibi— refah göstergeleri zuhur etti ve yaygınlaştı. “Önce kazanıp sonra harcamak” gibi çok temel bir prensip tarihe karıştı. Ve saire…

Prensip olarak olan şudur: Sizi bulunduğunuz yere getiren araç, eğer ortada bir spazm yoksa, sizi buradan öteye de götürmeye en uygun aday olan araçtır. Ama eğer bir spazm belirmişse, galip ihtimal, araç değiştirme vakti de gelmiş demektir. Talep yetersizliği krizi baş gösterene kadar, bizi taşıyan kavramsal araçların sorgulanması için bir sebep yoktu, ana kavram haritası sağlam kalmak kaydıyla, haritanın el değmemiş yerlerinde keşifler yapılarak yol alındı. Ama yapısal bir kriz baş gösterdiğinde, hiçbir planlayıcı özne olmadan, dünyanın muhtelif yerlerinde canı yanan öznelerin feryatlardan, yepyeni bir harita çizilir.

***

Şimdi devam edelim.

Bugün bakılınca görülüyor ki, 60’larda baş gösteren yeni hale karşı otuz yıl boyunca geliştirilen cevaplar, aslında, büyük bir barajın kapağının açılmasından ibaretmiş. O kapak açılırken yükselen debi, daha sonra olacak olanların habercisi bile sayılmazmış. 90’ların başlarından itibaren dünya, neredeyse tamamen sel altında kaldı. Birçok şeyin seli… Mesela para seli, mesela mamul mal seli, mesela borç seli, mesela…

Mesela 90’ların başındaki dünyadaki para miktarı, bugün neredeyse bir haftada tedavüle giriyor. Şahit olduğumuz artışı bir artış olarak adlandırmak mümkün değil, o yüzden sel diyorum. 90’ların başlarında bir yılda yapılan imalat bugün bir haftada yapılabilir durumda. Ve 90’ların başlarında dünyada borçlu öznelerin toplam borç miktarı, bugünün borçlu öznelerinin bir haftada ödedikleri faiz kadar filan… Gerçek değerleri biliyor değilim, yirmi beş yıl içinde ölçeklerin nasıl değiştiğine dair işaret olsun derdindeyim.

Bütün ölçekler altüst oldu. Ve her vakit olduğu gibi, kantitatif değişim, bir noktadan sonra, kalitatif bir değişime, muhtevanın değişmesine yol açtı.

Açacaktı.

2005’ten itibaren, böyle bir kalitatif değişimin zaruri olduğu varsayımıyla ve gerçekleşmesinin geciktirilmesi konusunda sergilenen sistematik çabayı da işaret ederek, büyük bir krizin kapıda olduğunu iddia etmeye başladım. 2006’nın ortalarından itibaren de, en çok üç yıl içinde bir kriz çıkacağını söyledim. Dönem, insanlığın en uzun süren, en bereketli iktisadi baharıydı ve dolayısıyla da komik bulundum.

O dönemdeki yaygın ruh durumunu, içinde yaşarken şöyle tarif etmiştim: İnsanlık nihayet, sayısız spazmdan sonra, artık hiçbir spazma maruz kalmadan bir akışın gerçekleşmesinin yolunu bulmuştu. Böyle, her gün biraz daha yükselen bir debiyle, artık sonsuza kadar akacaktık.

Daha önce defalarca söyledim, ben Darwinciyim. Spazmsız, türbülanssız bir akış, bana kalırsa, sadece şimdi imkânsız değil, Âlem mevcut olduğu sürece hiç mümkün olmayacak. Dolayısıyla bir krizin eli kulağındaydı ve… Bildiniz işte.

Aynı dönemde, kapımızdaki krizin bildiğimiz, alıştığımız krizleri andırmayacak olduğunu, mevcut kavram haritamızdan zuhur eden repertuarımızla onu aşamayacağımızı, yaptığımız her müdahalenin kısa bir soluklanma sağlasa da daha derin bir kriz olarak geri döneceğini de iddia ettim. Şimdi bunları da, herkesin 2017 beklentisini kendince dile getirdiği bir tarihte, mevcut kriz hakkında hep haklı çıkmış olmanın güveniyle yazıyorum. Bugüne kadar haklı çıkmış olmam, 2017 hakkında da haklı çıkacağımı garanti etmez. Ama kendi perspektifimden durumu özetlemeye çalışmaktan başka bir şey de elimden gelmez.

***

İçinde yaşadığımız ölçekte krizler, bugüne kadar, büyük dünya savaşları olmadan çözüme ulaştırılamadı. Modern çağlar öncesinde, mesela daha önce sözünü ettiğim M.Ö. 1177’ye tarihlenen topyekûn çöküş sürecinde, Doğu Akdeniz’de yaşanan süreç, para kavramının icat edilmesiyle aşılabilecekken, gereken yaratıcılık sergilenemediğinden, insanlık tarihinin en parlak iktisadi performanslarının birinin çöküşüne yol açmış. Savaş var mı? Var. Ama çöküşe yol açan şey savaş değil. Nereden biliyoruz? Benzer süreçleri modern çağlarda da yaşadık ama insanlık tarihinin en yıkıcı savaş dönemlerinin ardından, daha canlı bir biçimde yolumuzu açtık. “Ölen öldü, kalan sağlar”, yani…

Şimdi, bana kalırsa, üçüncü dünya savaşının içindeyiz. Savaştan kaçınılabilirdi ve kaçınılması, büyük ölçüde, bizim üreteceğimiz cevaba endekslenmişti. Kendi menfaatimizin nerede olduğunu idrak edemeyecek bir zavallı heyet tarafından bu fırsat kaçırıldı. Artık kaçınılamaz. Zaten de başladı.

Savaştan sonra, M.Ö. 1177’ye benzer bir topyekûn çöküş ihtimali var mı? Var. Ama bence bu, çok düşük bir ihtimal. Çünkü…

Önce şunu belirteyim: Savaş görünür sebeplerin hiçbirinden çıkmadı. Dünya iktisadi olarak hasta olduğundan çıktı. Yani eğer 2008 krizine yeterince yaratıcı cevaplar üretilebilmiş olsaydı, dünya bugün savaşa sebep olan şartların üstesinden, kendi bağışıklık sistemi vasıtasıyla, kolaylıkla gelebilirdi.

Dünya iktisadi olarak hasta, çünkü başına gelen krizi bildiği araçlarla, mesela Keynesyen tedbirlerle, para politikalarıyla filan aşmaya çalışıyor. Hastalığa yol açan kavramsal ve kurumsal araçları, hastalığı tedavi etmek için kullanıyor. Dahası, bu araçların cephaneliği de tükendi. Yani ilaç stokları tükendi. 2016 baharında, birçok iktisatçı, krizin bilmem kaçıncı defa yumuşamasını müteakip, “eğer bu defa da hasta ayağa kalkamazsa yandık, çünkü —evet, nispi bir rahatlık sağlandı ama— devletlerin elinde kullanılabilir herhangi bir mücadele silahı da kalmadı, hepsini tükettik” mealinde tahliller yayınladılar.

Ve hasta ayağa kalkamadı.

Şimdi birkaç paragraf geri dönebilirim. Savaştan sonra, M.Ö. 1177’ye benzer bir topyekûn çöküş ihtimali var mı? Var. Ama bence bu, çok düşük bir ihtimal. Çünkü…

İnsanlığın heybesinde, mevcut iktisadi aktörlerin farkında olmadığı, farkında olmadıkları için de kullanmadıkları bir yığın başka ilaç var. Bunların büyük bölümünü 80’lerin sonrasında icat ettik ama bir tür egzotik alternatif tıp muamelesi görüyorlar şimdilik. Savaş, yani ölüm kalım şartları, Ortodoks iktisatçıların pabucunu dama atacak ve çok daha zengin bir repertuvarla, başkaları sahneye çıkacak. Bu sürecin işaretleri var.

Peki ya 2017?

2017 çok sancılı olacak. Çok can yanacak. Çok acıklı mıntıka temizlikleri vuku bulacak.

***

Gelelim bize…

Dünya nezle olsa zatürre olan Türkiye için iyimser bir şeyler söylemek çok mümkün görünmüyor. Vebanın kaynağını dünya ile olan irtibatı olarak göstermeye çalışan, “onlar nezle olduğunda biz zatürre oluyoruz, bu adil değil” deyip kendisini izole etmeye çalışır görünümü veren bir heyet veriyor kararları. Bu, bence intihardır. Zatürree olmamak için ölmeyi tercih etmek. Bir biçimde, bir zamandır, memleketin gidişatının intihar olduğunu söyleyip duruyorum zaten.

Türkiye, geride kalmış, artık asla ihya edilemez şartları ihya etmeye çalışmak —böylelikle de salgının kendisine tesir etmemesini hayal etmek— yerine, herkes için çözüm olabilecek deneyleri yapmaya cesaret edebilseydi, bambaşka hayaller kurulabilirdi.

2017’de değilse de, birkaç yıl içinde yeni bir dünya kurulacak. Türkiye’ye orada yer yok. Müslüman olduğundan filan değil, bu tercihleri yaptığından…

Genel kategorisine gönderildi