…Ve İslamcılık

İslamcıların mahallesini dün anlattım. Şimdi de İslamcılık denen naneyi anlatmayı deneyeyim.

Nedir İslam’ı İslamcılıktan ayıran? Cumhuriyeti Cumhuriyetçilikten, halkı halkçılıktan, bilimi bilimcilikten ayıran neyse o. İslam bir dünya tarifi, dünya tasviri… Dünyanın nasıl bir yer olduğuna, dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir bilgi sistemi yani. İslamcılık ise Müslüman tarifi, Müslüman tasviri… Başka türlü de ayırabilirsiniz Müslümanı İslamcıdan ama eğer biri dünya hakkında değil de mütemadiyen Müslüman hakkında konuşuyorsa, gönül rahatlığıyla İslamcı olduğuna hükmedebilirsiniz. “Müslüman şöyle yapmalı, böyle yapmalı, Müslüman şöyle iyidir, böyle haklıdır” filan gibilerden…

Memleketin İslamcılar mahallesinde, dünyaya dair konuşan, düşünen, eyleyen kimse yok. Herkes Müslümanlara hiza vermek, Müslümanları övmek, dolduruşa getirmek işiyle iştigal ediyor. Galiba Mavi Marmaracılar da… Yani mahalledeki Müslümana benzer bir onlar vardı —artık mahalleden kovuldular, yoksa hâlâ Müslümana benziyorlar— ama onların bile, bana öyle geliyor ki, öncelikleri diğer Müslümanlara örnek olmak filan.

Neyse…

İslam, kendisinden önceki ve sonraki bütün devrimci hareketler gibi, dünyaya dair bir şey. Dünyayı değiştirme iddiası olan, dünyayı daha iyi bir dünya yapma iddiası olan bir şey. Ve bütün başarılı devrimci hareketler gibi, dünyayı değiştirdi. Dahası, bütün uzun soluklu devrimci hareketler gibi, kendi değiştirdiği dünyaya uyum sağladı —yani değiştirdiği dünyayı yeniden tarif etti. Böylelikle de uzun süre devrimci bir hareket olma vasfını muhafaza etti. Bugün de dünyanın birçok dertlerine panzehir olabilecek kavram kodlarını içinde barındırıyor.

Ama işte o kadar.

Dünyada İslam, uzun süredir, aksiyoner olmaktan çıkıp reaksiyoner bir tutum sergiliyor. Kendisi dünyayı tarif edeceğine, kendisini dünyaya, dünyayı tarif edenlerin dünyasına göre tarif ediyor. Bu yüzden de ortada İslam filan kalmadı hanidir, kendisini çaresizce tarif edip duranların İslamcılığı kaldı.

Buradan bir şey çıkar mı? Çıkıyor, Şiddet çıkıyor, nefret çıkıyor, acz çıkıyor, sebepsiz bir kibir, manasız bir taklit, bir işe yarama ihtimali olmayan bir müdafaa çıkıyor.

Çok basitçe söyle örnekleyeyim: Bugün dünyanın muhtelif dertleri var. En başta da, aşırı zenginliğin bölüşümünün emeğe endekslenmesinden kaynaklanan problemler var. Müslümanların herhangi birinin bu tür problemlere kafa yorduğuna, İslam’a referansı olan bir çözüm teklifi geliştirmeye çalıştığına şahit oluyor musunuz? Müslümanlar, kendilerinin dışındakilerin yarattıkları problemler ile onlara geliştirdikleri çözümlerin peşinden sürüklenip, mütemadiyen “ama biz de varız, farklıyız, namaz kılıyoruz, başımızı örtüyoruz” filan diye bağrışıp duruyorlar. Dünyanın gündemi dünya. Kendilerine Müslüman diyen İslamcıların gündemi kendileri. Dünyaya dair söyleyecek bir tek sözleri yok, kendileri hakkında susmak bilmiyorlar. Hâlbuki konuşulmaya değer herhangi bir vasıfları yok. Sakiller, rüküşler, ahlaksızlar, beceriksizler…

***

Dünyadan, dünyanın mevcut halinden bu kadar kopuk, bu kadar defansta, yine de bu kadar fark yemiş bir şekilde yaşayınca… İster istemez eski güzel günlere gidiliyor. İslamcılar türlü çeşitli, dün dedim. Ama hepsinin az çok ortak özellikleri var. Mesela hapsine göre, Müslümanlar Müslüman gibi yaşayınca, her şey yoluna girecek. Mahalledeki bıçkınlar kendi aralarında “İslam’dan uzaklaştık, aşağı mahalledekiler bizi dövmeye başladı” diye konuşuyor. İslam’a uygun yaşayınca onlar diğerlerini dövecek. Evleri dökülenler “İslam’dan uzaklaştık yoksullaştık, hâlbuki İslam’a uygun yaşarken bu ev bir köşk idi” diye konuşuyorlar. İslam’a uygun yaşayacaklar, yeniden zengin olacaklar. Gibi…

Haklılar mı? Yani İslam’dan uzaklaştılar ve güçsüzleştiler, yoksullaştılar, paryalaştılar mı? E, evet. Tarihte bu şeyler oldu. Yani Müslüman topluluklar, bir tarihte İslam’dan —yani İslam’ın devrimci ruhundan, kendisini yenileme iradesinden— uzaklaştılar. Bir tarihte yoksullaştılar, güçsüzleştiler, şamar oğlanına döndüler. Bu iki şey arasında nedensel bir ilişki var mı? Bilemeyiz.

***

“Ben Advocaat’ın yerine olsam” deyip ahkâm kesmeye başlayınca, herhangi bir Fenerbahçeli, Fenerbahçe’yi kolaylıkla şampiyon yapar. Yapacağı kesin olan formülü, yapacağı kesin olan oyun planını ve kadroyu yazamıyorsa ayıp —ona Fenerbahçeli mi derim ben. Sadece Fenerbahçeliler değil, her takımın taraftarı, filanca ile falancanın yan yana oynayamayacağını, kendi takımının şöyle değil de böyle oynaması gerektiğini bilir. Ama biz Advocaat üzerinden devam edelim.

Herhalde Advocaat’ın hayal ettiği futbol da Fenerbahçe’nin oynadığı oyun değildir. Nereden biliyoruz? Daha önce çalıştırdığı takımlara oynattığı futboldan biliyoruz. Ama elindeki kadronun, şu veya bu sebeple, hayal ettiği futbolu oynayamayacağı neticesine varmıştır ki, elindekiyle yapabileceği en iyisini yapmaya çalışıyor, Topal ile Souza’yı ısrarla yan yana oynatıyordur. “Advocaat doğru yapıyor” demiyorum, belki Fenerbahçe’nin daha iyi oynamasının bir yolu vardır. Ama Advocaat hakkında bol keseden atıp tutanların ezberden söylediklerinin kahir ekseriyetinin o yol olmadığını emniyetle söyleyebilirim.

Diyelim Topal veya Souza’dan birini kesip, daha ofansif bir mantıkla sahaya çıkmış olsun Fenerbahçe. İlk anda, bu teklifi yapanların murat ettiği şey olacak, Fenerbahçe rakip sahada daha çok görünecek ama… Bu teklifi yapanların hiç hesaba katmadığı bir şeyler daha olacak, rakip takımlar ise hariçten gazel okuyanların hesaba katmadığı şeyi keşfedecekler. Fenerbahçe çok daha kolay pozisyon veren bir takım haline gelecek. Filan.

Hayat böyle. Bir yerlerden bir şeyler kazanmak isterken, başka yerlerde risk artar filan. Ama dışarıdan gazel okurken, genellikle, işin kazanç umduran tarafı görünür, riskler görünmez. Dolayısıyla orta yere, sayısız, hepsi de birbirinden parlak neticeler vadeden bir yığın nedensel açıklama dökülebilir. Herkes kendi teklif ettiği planın neden daha çok şey umdurabileceğini rahatlıkla temellendirebilir. Gerçeklikle test edilmedikçe, kimsenin akıl yürütmesini başka akıl yürütmelerle yarıştırarak mesela, çürütemezsiniz. Son sözü söyleyen gerçekliktir. Neyin hayatta kalacağına o karar verir.

İslamcılar, İslam’a yeniden dönmekle, yeniden muteber, dünya hâkimi, zengin olabileceklerini düşünüyorlar. Ama dünyada işlerin nasıl dönüyor olduğu üzerine onlarca yıldır hiç kafa yormadıklarından, İslam’a dönmek derken, sadece kendilerine dair konuşuyorlar. Kendileri değişecek, dünyadaki rolleri otomatik olarak dönüşecek.

Böylece meseleyi çözmüş olmuyoruz. Çünkü bu defa, Müslümanların nasıl değişmesi gerektiği problemi çıkıyor ortaya. Ve her Fenerbahçelinin ayrı bir ideal kadrosu olması gibi, her İslamcının da ayrı bir reçetesi var.

Osmanlı’yı ihya edecek birileri mesela. E, Osmanlı vardı. Eğer bugün yaşama kabiliyeti varsa, yüz yıl önce de yaşayabilirdi. Yaşayamadı. Ama Osmanlı’ya karşı yedi düvel bir araya geldiler. E, yine bir araya gelirler demek ki, yine yaşatmazlar. Böyle sürer gider diyalog. Onuncu Yıl Marşıyla kendinden geçen Ulusalcı ile nasıl sürecekse…

Hilafeti ihya edecek başkaları. Peki, nasıl seçilecek halife? Her kafadan başka ses, her İslamcıdan başka formül…

“Bütün bunlara lüzum yok, imamları eğitiriz, onlar da mahalleliyi eğitir, Müslümanlar doğru dürüst Müslüman olduklarında…” Peki, imamları eğitmiyor muyuz? Öyle değil. Nasıl? Yine çuvalladık. Ama zaten mesele imamların eğitiminde değil ki, mahalleli namaza camiye gelmiyor. Getirmeliyiz. Nasıl? Yine çuvalladık.

İslamcılar onlarca yıldır bu tür manasız kadrolar yapıp, kafalarında oynattıkları muhayyel maçlarda sahaya sürdüler. Başlarını yastığa koyduklarında, hayallerinde oynanan maçı çoktan kazanmışlardı. Çünkü imamlar birden derya olmuşlar, ahali imamların cazibesine dayanamayıp beş vakit camiye akın etmeye başlamış, bilinçlenen Müslümanlar kendi iradelerine sahip çıkmış, Halifelerini seçmiş, sonra da onların içinden çıkan o her şeye kadir Halife ümmeti peşine takıp… Bildiniz siz onu, bütün dünya İslam’ın zaferi karşısında hayranlıkla dilini ısırıp…

Zafer ne? Ne olursa zafer kazanılmış olacak? Yani İslam zafer kazandığında nasıl bir şey ortaya çıkacak ki, dünya âlem İslam dünyasına bakıp parmak ısıracak?

Çok uzadı, bunu da sonraya bırakalım. Ama bitirmeden önce…

Yukarıda sözünü ettiğim eleştirilerin tamamı, başka terimlerle, memleketteki ve dünyadaki herkes için tekrarlanabilir. Mesela Türkçülerin her birinin de, tatbik edildiğinde dünyayı Türk yapacak formülleri var. Veya liberallerin veya Atatürkçülerin veya bilimcilerin veya… Listeyi istediğiniz gibi uzatabilirsiniz.

Ama mesela herhangi bir bilim insanının veya Sabancı Holding yöneticilerinin veya vatansever bir bürokratın öyle formülleri yok. Gerçeklik dalgalarının üzerinde sörf yapan herkes biliyor ki, bakırı altına çevirecek bir simya formülü yok. Daha önce dediğim gibi, üstelik, kazara bakırı altına çevirmenin bir formülünü bulmuş olsaydık, çok geçmeden altını bakıra çevirmenin yollarını aramak zorunda kalacaktık.

Genel kategorisine gönderildi