Avrasyacılık Meselesi

1990ların ikinci yarısında TSK içinde Avrasyacılar ile NATOcular —belki de tarihte hiç olmadığı kadar— ayrıştığında, meselenin sadece askeri bürokrasinin içinde olup biten bir savaş olmadığını tahmin etmiştim —hâlâ da öyle tahmin ediyorum. İşin —başka da boyutların yanı sıra— bir siyasi boyutu da olmalıydı herhalde ama ziyadesiyle zayıf kaldı besbelli.

Dünyada her şeyin mümkün olmadığını, bazı şeylerin gerçekleşemeyeceğini bilmek mesele değil, birkaç yaşındaki bebekler bile biliyorlar. Ama mümkün olmayan şeylerin bir listesini çıkarmak veya mümkün olmayanların tamamına ulaşacak bir matematiksel modele sahip olup olamayacak olanları bilmek, bambaşka bir şey. Böyle bir bilgiye sahip değiliz ve hiç olmayacağız. Elimizdeki biricik enstrüman, filanca şeyin mümkün olup olmadığını, her bir şey için ayrı ayrı tahmin etmeye çalışmak.

Türkiye’nin kanat değiştirip Avrasya tarafında geçmesi 1990’larda mümkün müydü? Bilmiyorum. O tarihlerde bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum. Yani böyle bir tercih şansı sahiden var mıydı, Türkiye’nin elindeki imkânlar böyle bir tercihi gerçekleştirmek için kâfi miydi, bilmiyorum.

Kaldı ki, Avrasyacılar kimlerdi, NATOcular kimlerdi, onları da bilmiyordum ve hâlâ bilmiyorum. Ama kimin hangi kanatta olduğundan bağımsız olarak, eğer mümkün idiyse, makul bir bedelle gerçekleştirilebilir idiyse, Avrasya tarafına geçilmesi bana cazip geliyordu.

Şimdi gelmiyor.

Neden cazip geliyordu?

1990ların ikinci yarısına dönmemiz gerekiyor. Sovyetler yıkılalı pek az olmuş. Türki Cumhuriyetler sahneye çıkmış. Rusya’nın nasıl bir biçim alacağı henüz netleşmemiş. İran’da Humeyni sonrası normalleşme imkânları henüz tüketilmemiş. Yani ne Rusya, ne İran ve ne de Türki Cumhuriyetler, bugünkü dik yamaçlı, içinden çıkılamaz görünen vadilerine girmemişler. Bambaşka olabilirlikleri var her birinin. Öyle de görünüyor ki, aç ve hevesli Türkiye, her birinde eksik olan birçok unsura sahip ve Türkiye’de olmayan pek çok şey de onlarda var. Bütün bu unsurlar, nispeten eşit hisselerle bir araya gelirlerse, birbirlerini büyük ölçüde tamamlayabilirler.

Öyle görünüyordu. Öyle bir ihtimal vardı en azından.

Şimdi hal öyle değil. Hem Rusya, hem İran ve hem de Türki Cumhuriyetler, dar ve karanlık vadilerine gireli çok oldu. Kendi vadileri boyunca akıp duracaklar, onları başka bir denize yönlendirmenin yolu artık yok. En azından uzun süre boyunca yok.

İlaveten…

Artık bahse konu olan unsurların eşite yakın hisselerle bir araya gelmesi neredeyse imkânsız. Bakü’nün veya Taşkent’in Moskova’dan bağımsız bir iradesi olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yok —Gökçek Erdoğan’a, Bakü’nün Moskova’ya olduğu kadar bağımlı değildi yani.

***

Soner Yalçın geçen gün, bilgiç bilgiç, bilmek, bilginin gizlenmesi, çarpıtılması filan gibi hususlarda, Aydınlanmacı aklıyla laflar etmiş yine (http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/soner-yalcin/kurnaz-torun-2060805/). İması —az çok— şöyle: Eğer kötü niyetli birileri eksiltip çarpıtmasa ve siz de doğru bilgiye ulaşsanız, tam da Yalçın’ın ulaştığı hakikate ulaşacaksınız. Çünkü biricik hakikat var ve o hakikat de, uygun malumattan, tuğla tuğla örülebilir. (Bence siz zahmet etmeyin, Yalçın zaten o duvarı örmüş, siz onu dinleyin kâfi.)

Yalçın’ın malum Abdülhamid torunu hakkında ettiği laflara ve vardığı yargılara katılıyorum. Ama bu, onun bilgiye ve hakikate bakışının tamamen zırva olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Malumat, bilgi, hüküm, karar ve saire hususlarda ilişki, rahmetli Uğur Mumcu’nun meşhur ettiği haliyle “malumat sahibi olmadan bilgi sahibi olmak” hali eleştirilerek de tarif edilemez. Tabir caizse, malumat dediğiniz şey, içine döküldüğü bilgi, hüküm ve saire kabının şeklini alır. Daha doğrusu, malumat ve bilgi arasındaki ilişki, nehir ile nehir yatağı arasındaki ilişki gibidir. Yatak suyun akış istikametini belirler —bilginin malumata istikamet vermesi gibi. Ama bir yandan da su, yatağını değiştirir, genişletir, aşındırır ve saire… Aydınlanmacı akılların hoşuna gitmez böyle döngüsel ilişkiler ama ne yapalım ki, hakikat böyle.

Kısa süre önce sözünü ettim, Yalçın bize ABD’nin neler yapıp ettiğini anlatıp, bir yığın malumat sıralayıp, sonra da bir hükme varıyor. Ve yine belirttim, o malumat eksik, ilaveten o malumattan ille de o hükme varmak gerekmeyebilir.

Dün Rusya’nın soytarı haber sitesi Sputnik, Türkiye’de 2019’da ABD karşıtlığının oylanacağını iddia eden bir haber yaptı (https://tr.sputniknews.com/columnists/201710251030738231-turkiye-genel-secim-recep-tayyip-erdogan-genc-secmen-tercih-aday-akp-abd-amerikan-karsitligi-gorus-analiz/). Haberdeki veriler doğru mu? Doğru.

İyi ama…

Neyse, bir daha aynı lafları tekrarlamayayım, derdim başka. Diyelim ki benzer bir haberi bir ABD gazetesi yaptı. Yalçın ve onun gibiler “vay bizim seçimlerimizden ABD’ye ne oluyormuş” filan diye parlamayacaklar mıydı? Parlayacaklardı. Ben de parlıyorum zaten. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkinin eşitsizliği, her sıradan TC vatandaşı gibi benim de canımı sıkıyor.

Ama tastamam aynı sebeple, Rusya’dan birilerinin böyle bir haber yapması da canımı sıkıyor. Daha çok canımı sıkıyor. Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkinin, 90ların ikinci yarısında mümkün olabileceği kadar eşit olması bugün imkânsız. Rusya ABD’den daha vasıfsız bir ortak. Ankara ile Washington arasındaki ilişki, en azından potansiyel olarak, Roma ile Washington arasındaki ilişkiye evrilebilir. Ama bir defa Rusya’nın kucağına oturulduğunda, Ankara ile Moskova arasındaki ilişkinin bugünkü Bakü-Moskova ilişkisinden daha makul bir istikamete seyretme imkânı yok.

Yani tam bağımsızlık paketi içinde kazıklanmaya çalışılan şey, çok daha adi bir patrona çok daha vasıfsız bir kölelikten başka bir şey değil.

***

Özetleyeyim.

90ların ikinci yarısında, kimler olduklarını bile bilmediğim Avrasyacıları kendime daha yakın hissediyordum —yani şu Çerkez, bu kadın, öteki dindar, beriki ODTÜlü filan diye belirlememiştim pozisyonumu. Kendimce bir dünya tasavvurum vardı, eksik olduğunu, bir yığın hata barındırdığını pekâlâ bildiğim bir dünya tasavvuru… O çerçeve içinde, eksik malumatla bir tercih yapmıştım.

O tercih gerçekleşmedi. Belki de gerçekleşse de benim hayal ettiğim gibi gerçekleşmeyecekti. Ama zaten muhtemelen gerçekleşme ihtimali de yoktu. Dolayısıyla kimseyi, böyle bir hayale yatırım yaptığı için suçlamadığım gibi, kimseyi de onu gerçekleştirmeyi beceremediği için filan suçluyor değilim.

Geçen yirmi yıl içinde, sözünü ettiğim dünya tasavvurunun bütün unsurları ama özellikle de tayin edici unsurları tepeden tırnağa değişti. Rusya o Rusya değil, İran o İran değil en başta. Her şey bu ölçüde değişmişken benim dünya tasavvurum değişmemiş olsa, kendimden şüphe ederim, dünya tasavvurumdan şüphe ederim. Benim kavrayışıma göre, her daim her kapıyı açacak maymuncuk gibi hakikatler yok. Her yeni kapının önüne gelindiğinde, bir zahmet, o kapıyı açacak anahtarı geliştirmek lazım geliyor.

Böyle bakıldığında, yine eksik malumatla ve muhtemelen bir yığın hata barındıran bir tasavvurla, Türkiye’nin Avrasya trenine binmeye kalkmasının intihar olacağını düşünüyorum.

Bilgi, malumat, hüküm, karar, hakikat filan gibi mevzularda, ömrüm varsa, biraz daha debeleneceğim.

Şimdilik…

Bugünün dünyasında Avrasyacılık intihardır. Nokta.

Genel kategorisine gönderildi