Bitcoin

Zarrab’ı, Man Adasını filan unuttunuz değil mi? Unutun gitsin.

Kudüs’ü, Suriye’yi? Unutun gitsin.

Ne oldu da öyle oldu bilmiyorum ama geçtiğimiz hafta, konuşulacak onca mevzu varken, Bitcoin hepsinin arasından sıyrıldı. Bizim buralarda Zarrab’ı, Man Adasını, Kudüs’ü filan konuşanların muadilleri —aklı başında olan dünyadaki muadilleri— Bitcoin konuştular. Dediğim gibi, neden öyle bir ihtiyaç hâsıl oldu aniden, bilmiyorum.

Ama iyi oldu.

İyi oldu da… Bence eksik oldu.

Bitcoin’in değeri roket hızıyla yükseliyor. Nereye kadar yükselecek? Satın alsak? Balonsa? Patlarsa? Sıradan insanların Bitcoin konuşmaları genellikle bu çerçevede idi.

“Biz de kendi Bitcoin benzeri paramızı yaparız” türü bir laf işittim mesela, galiba FED adına lafa giren birinden. Bitcoin’i yasaklayanlar oldu. “Kara para aklama işinde kullanılıyor, silah veya uyuşturucu ticareti gibi alanlarda yaygın” filan diye kötüleyenler oldu. Bitcoin’i gömme yarışına tedbirli ve temkinli yaklaşanlar oldu.

Yani…

Bir vakittir Bitcoin etrafında dönen tartışmalar, biraz daha yoğunlaşmış bir biçimde geçen hafta tekrarlandı. Bu arada, anladığım kadarıyla, Bitcoin değer kazanmayı sürdürdü.

Çok yıllar önce, ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunlarının sitesinde “yakında para arzı özelleştirilirse şaşırmayın” benzeri bir kehanette bulunmuş, sonra da bunu muhtelif mecralarda tekrarlamış biri olarak, Bitcoin üzerine yağan rahmetten ben de nasibimi aldım. “Demiştin” dedi birçok kişi.

Demiştim.

Dediğimde, aklımda bu işin nasıl olacağına dair en ufak bir fikir yoktu. Olmuş olduğu gibi olması, hiç aklımda yoktu. Aslında, bir bakıma, tam da olması gerektiği gibi oldu.

Baştan başlamakta fayda var.

Benim derdim, o vakitler adını öyle koymuş olmasam da, farklı bayraklar altında yaşayan şehirlilerin, kendileri ile aynı bayrak altında yaşayan kasabalılardan uzaklaşıp birbirlerine yakınlaşmalarını hissetmemle alakalı bir şeydi. Devlet denen şeyin aşınıyor olduğunu düşünüyordum —ve eğer behemehâl kendisine çekidüzen vermezse aşınmasının hızlanarak süreceğini iddia ediyorum. Eski tüfeklerden farklı olarak, yaşanan süreci, birkaç aşırı zenginin bizi daha kolay soymak için inşa ediyor olduklarını düşünmüyordum. Son yüz yılda gerçekleşen ve insanlık tarihinde benzeri görülmemiş olağanüstü zenginleşme sürecinin tabii bir neticesi olarak görüyordum. Bu olağanüstü zenginleşme sürecinin son safhasında ortaya çıkan şartların yarattığı aşırı zenginlerin sistemi kontrol etme çabalarından en azından benim kadar rahatsız olan, yeni bir sosyolojik katman zuhur etmişti. Şimdilerde şehirliler dediğim katman. Tuzu kuru, hayatın kıymetini bilen, hayatlarını manasız bir zenginlik biriktirmek için heder etmeye teşne olmayan ve daha birçok ortak özellikleri olan bir katman.

Eski tüfekler zuhur eden her yeni şeyi kendilerini ve ezilenleri daha da ezmek için bir yerlerde kotarılmış bir komplo olarak okuduklarından, sınırları aşan devasa zenginlik odaklarını da bu nevzuhur şeylerden saydıklarından, sınırları aşan her şeyi bir komplo olarak okudular. Devletçi oldular. Hâlbuki sözünü ettiğim nevzuhur katman, sınırlaraşırı zenginlik odaklarının bütün melanetlerini devletleri satın alabilmek, kontrol edebilmek sayesinde yürüttükleri tespitini yapmıştı —en azından zımnen. Aslında pek de öyle değildi galiba. Sadece, bir biçimde ilginç gelebilecek, kendi hayatlarını zenginleştirebilecek şeylerin çoğunun sınırların ötesinde olduğunu fark etmişlerdi. Sınırları, dolayısıyla da devletleri, aslında onlar aşındırdılar, çokuluslu şirketler değil.

Devasa bir ağdan, bir network’ten söz ediyorum. Dünyanın dört bir yanından insanların kendileri olarak katıldıkları bir ağdan… Kendi tükettikleri zenginlikten daha fazlasını üreten, üretebilecek kabiliyeti olan, ama tüketebileceklerinden daha çoğunda gözü olmayan yüzlerce milyon insandan.

Bu ağ devletler için tehlikeli ve tehdit ediciydi ama o ağdaki insanlara ihtiyaç vardı. Herkesin ihtiyacı… Dolayısıyla o insanları ortadan kaldırmak kimsenin işine gelmezdi. Anlaşılan kimsenin gücü de yetmeyecekti. O halde devletlerin, en azından mevcut strüktürleri ile varlıklarını devam ettirmeleri mümkün değildi.

O halde?

Para arzı özelleşecekti. Çünkü devlet denen şeyleri ve onları satın alarak, kontrol ederek, manasız bir biriktirme telaşı içinde tükenenleri taşıyan birkaç temel kolondan biri —belki de birincisi— devletlerin para arzı imtiyazı idi… Bu akıl yürütmenin size hâlâ, bunca şey olmuşken bile, çok naif geldiğini tahmin ediyorum. Varsın öyle olsun. Dert değil.

Neticede para arzı özelleşti.

Ve yukarıda özetlediğim çerçeve içinden meselenin üzerine yoğunlaşmış olsaydım, muhtemelen tahmin etmem gerekiyordu ki, tam da böyle, yani dağıtık bilgiişlem üzerinden özelleşecekti. Devletlerin elinden muhtelif öznelerin eline geçerek değil, hiç kimsenin eline geçerek…

***

Bitcoin’e ne olur?

Bilmiyorum.

Devletler sistematik bir taarruzla Bitcoin’i ortadan kaldırmaya kalkarlar mı? Kalkarlarsa başarabilirler mi? Bilmiyorum. Bu güne kadar neden seyirci kaldılar? Çaresiz olduklarından mı yoksa önemsemediklerinden mi? Bilmiyorum.

Ama Murphy Kanunlarından biridir, “karınızı boşamayı aklınıza getirmeyin, boşarsınız, evdeki Acem halısını satmayı aklınıza getirmeyin, satarsınız” der. İnsanoğlunun aklına, devletlerin para arzı imtiyazını delmek düştü bir defa. Kendi aralarında, hiç kimsenin ürettiği şeylerle alışveriş yapma fikri düştü. Buradan geri dönüş yok.

***

Devletlere ne olur?

Onu az çok tahmin etmek mümkün.

Devlet denen aygıtı finanse eden, onun bize para formunda sunduğu senetlere itibar ederek devlete sıfır faizli borç veren bizlerdik. Devletler sadece bizden sıfır faizli borç alarak değil, para arzı musluklarını ellerinde tutarak makro değişkenleri kontrol etmekle de önemli bir güce sahipti. Dünya iktisadı, büyük ölçüde, devletlerin bu tür kontrol mekanizmaları sayesinde kontrol altındaydı. Bitcoin benzeri araçların yaygınlaşması, devletlerin iktisadı kontrol etmesini neredeyse imkânsızlaştıracak. Eski tüfekler için kötü haber —adeta kıyamet gibi bir şey. Kontrol edememek ne demek? Erdoğan kontrol etsin, o bile daha iyi.

Devletlerin bu işe seyirci kalmalarına şaşırmış olmamın sebebi herhalde anlaşılmıştır. Para arzını kontrol edemeyen devlet, bana öyle geliyor ki, devlet bile sayılmaz. Ya ben bir yerlerde vahim bir hata yapıyorum veya devletler başlarına gelen şeyi idrak etmekte fena halde çuvalladılar.

***

Toplumlara ne olur?

Onu da az çok tahmin etmek mümkün.

Zaten yaşanmakta olan türbülans büyür. Ana manivela olarak para arzını —ve ilaveten de onun türevlerini— kullanarak krizle baş etmeye çalışan devletler de devre dışı kalınca, kriz çığırından çıkar. Bitcoin —veya onun yerine geçen her neyse o— kazanabilecek bir marifeti olanlar hayatta kalır. Diğerleri, mevcut şartlarda yaratılmış yapay ve gereksiz istihdam sayesinde hayatta kalanlar sefil olur.

Birileri, bir merkezden planlanıp yönetilmediğinde sistemlerin ne kadar acı verici olabileceği üzerinden edebiyat yapar. Ama öte yandan, zenginliği üleşmenin emekten daha makul ve sürdürülebilir teknolojileri zuhur eder.

Sonrası?

Sanayi sonrası.

Genel kategorisine gönderildi