Sıvılaşan Ortadoğu

2011 Eylülünde Akşam’da şöyle yazmışım.

“Marks’a göre, “katı olan her şey buharlaşıyor”du. Maddenin gaz halinin, katı halinden bir hayli farklı davrandığı malum. Katı halde atomlar sımsıkı istiflenmiştir, gaz halinde ise gelişigüzel hareket edip dururlar.

“Normalde katı halden gaz haline geçerken madde, genellikle ara bir halden, sıvı halden geçer. Marks’ın bu ara hali neden atladığını anlamak zor değil, sıralı sekili iş yapmak, uslu uslu sırasını beklemek dönemin ruhuna aykırıydı.

“Marks haklı mıydı, sahiden katı olan her şey buharlaştı mı? Pek sayılmaz. Endüstri devrimi insanları fabrikalara istifledi mesela. Fabrikalar kaskatıydı, hâlâ öyleler. Ama sosyolojinin ve iktisadın baktığı çerçeveden bakacak olursak, evet, toplumlar katı halden gaz haline geçmiş gibi görünüyor. Atomize oldular, gelişigüzel hareket eden ve kendilerine birey denen özneler ortaya çıktı. Bu sayede, modernleşmiş toplumların hangi etkiye nasıl cevap verecekleri, ne kadar ısıtılırlarsa basınçlarının ne kadar artacağı veya ne kadar sıkıştırılırlarsa ne kadar ısınacakları tahmin edilebilir oldu. Piyasaya ne kadar para sürülürse fiyatların nasıl seyredeceği de…

“Drucker’ın 90’ların başlarında yaptığı bir tespit şöyle başlar: “Ulus-devletin belirli bir gerçekliği olduğu sürece, Keynes’in ekonomiye uyguladığı kusursuz gaz teorisi işler gibi görünüyordu.” Bu cümlenin ardından Drucker’ın sıraladıkları, iktisatçı geçinenlerin yüzlerini kızartacak bir gözlemler serisidir ama şimdi konumuz bu değil. Anlıyoruz ki Keynes ekonominin kusursuz gaz gibi işlediğini varsaymış, bu varsayım da işe yaramış. Marks’ın kastettiği tam böyle bir şey olmasa da, en azından bazı alanlarda buharlaşmanın vuku bulduğunu teslim edebiliriz o halde.

***

“Şimdilerde galiba gaz halindeki her şey sıvılaşıyor. Sıvıların davranışı katıların ve gazlarınkinden büsbütün farklıdır. Mesela vizkozite diye bir kavram girer devreye, başka birçok şeyin yanı sıra. Sıvının molekülleri birbirine tutunurlar bir nevi. Sonra sıvılar, bir yandan gördükleri basıncı, hiç kayba uğratmadan başka yerlere aktarırlar. Filan. Dolayısıyla ne katıları anlamak için işe yarayan denklemler, ne de gazların davranışını açıklayan teknikler, sıvıları anlamak için kâfi gelmez.

“Öyle kaskatı, sınırları besbelli, bütün molekülleri birlikte davranan bir ABD, kaskatı bir Kuzey Irak, kaskatı bir AKP filan yok. Gelişigüzel davranan, her biri kendi telinden çalan Amerikalılar, Kürtler, Türkler de yok. Bulunduğu kabın şeklini alan, her fırsatta akan, akarken molekülleri birbirine bir biçimde tutunan, dış dünyayla temas halindeki yüzeylerini küçültmeye çalışan, bu yüzden damla formunda damlayan, ayrık ayrık yoğunlaşan özneler, aktörler var.

“Galiba akışkanlar mekaniğini öğrenmeye başlasak iyi olacak.”

Tam da o tarihlerde öyle düşünmeye başlamış değildim. Sahip olduğumuz kavramsal araçların yaşadıklarımızı anlamakta yetersiz kalmaya başladığını hanidir hissediyordum. Sıvılaşma metaforu, bazı şeylere —başka metotlarla yaklaşamadığımız bazı şeylere— yaklaşmak konusunda işe yarar gibi görünüyordu. Sonra da —mesela bu mecrada da— işe yarar olduğunu hissettiğim her noktada sıvılaşma metaforuna müracaat ettim.

Sıvılaşma metaforunun ne kadar cuk oturabileceğini ise, bugün, Medyascope’da Fehim Taştekin ile dün yapılan söyleşiyi izlerken hissettim (http://medyascope.tv/2017/12/27/ortadogu-2017yi-nasil-gecirdi-2018i-neler-bekliyor-fehim-tastekin-ile-soylesi/)

Bir yanlış anlama olmasın, sadece Ortadoğu değil bütün dünya sıvılaşıyor. Ama dünyanın en çok sıvılaşmış bölgesi, göründüğü kadarıyla Ortadoğu. Ortadoğu’da olup bitenleri eski kavramlarla anlamaya çalışınca, çaresiz kalıyoruz. Bir bilardo masası var, üzerinde de toplar… Şu top Katar, öteki Arabistan, beriki Filistin… İsrail, İran, Kürtler, Amerika, Rusya… Her birinin kendilikleri, kütleleri, enerjileri, istikametleri var, çarpıştıkça momentumlarını bir diğerine aktarıyor, ötekinin istikametini değiştiriyor, kendileri istikamet değiştiriyor, filan…

Öyle olmuyor işte.

Lisede fizik dersinde, cırt cırt bantlarla çevrelenmiş bilardo toplarıyla deneyler yaptırmışlardı bize. Toplar çarpıştıklarında birbirlerinden uzaklaşamıyor da birlikte hareket etmeye başlıyorlarsa… O güne kadar bildiğiniz fizikle yaptığınız bütün tahminler çuvallıyor. Ama bildiğiniz fizik geçersizleştiğinden değil, sizin toplar hakkındaki varsayımlarınız geçersizleştiğinden. Yoksa momentum yine korunuyor mesela…

Arabistan İsrail’e temas edince biri bir yana, öteki öte yana savrulmuyor. Birbirlerine sıvaşıyorlar. Filistin’den mesela, birlikte uzaklaşıyorlar. Bu arada Filistin de başka toplara yaklaşıyor. Değerse yapışıyor. Filan. Suriye’nin kuzeyinde Kürtler, yıllarca dövüştükleri kesimlerle ortak davranmanın yollarını arıyor. Rusya ile birlikte hareket etmenin yollarını arıyor. Bir yandan da ABD ile irtibatlı kalarak…

Uzun süredir Ortadoğu’ya, durmadan şaşırarak, durmadan hayret ederek bakıyoruz. Aydınlanmacı çocuklar, şaşırtıcı olmanın Ortadoğu’nun bir vasfı olduğunu varsayıyor. Şaşırmayı sevmiyorlar —hiç sevmemişlerdi. Ortadoğu’yu da sevmiyorlar. Dolayısıyla kafalarındaki kara deliğe yuvarlanıp gidiyor her şey. Akıllarına gelen biricik çözüm, Türkiye’yi Ortadoğu’dan uzakta tutmak. Klasik, bildikleri bir bilardo topu gibi… Bir tür asal gaz gibi…

Fehim Taştekin de, öyle görünüyor ki, Ortadoğu’ya şaşırarak bakıyor. Şaşırmaktan bir şikâyeti var mı, bilemedim. Pek varmış gibi görünmüyor. Ortadoğu’yu sevmiyor filan da değil. Bildiğimiz Aydınlanmacı çocuklardan biri olmadığı kesin gibi. Ama görünüyor ki, masanın üzerindeki topların her biri hakkında bir yığın malumata sahip olmakla, daha da çok malumata sahip olmakla işin içinden çıkılabileceğini hissediyor. Çıkamıyor. Çıkamaz. Çıkamayız. Bize başka bir kavram seti, yepyeni bir teori, gerçekliği daha iyi temsil edecek bir yaklaşım lazım. Malumat elbette lazım ama malumattan daha acil ihtiyaçlarımız var.

***

2011 Eylülünde Akşam’daki yazıyı “Galiba akışkanlar mekaniğini öğrenmeye başlasak iyi olacak” diye bitirmişim. Aradan geçen süre içinde, bu hususta herhangi bir ekstra şey öğrenmedim. Daha genç olsaydım, öyle bir tespitte bulunduktan sonra, bir ümit, “belki de sahiden işe yarar” diye, çaba harcardım. Harcamadım. Sadece artık kendimi yaşlı hissettiğimden değil, Türkiye’de giderek derinleşen sefaletin bana da bulaşmasından… Sıvılaşıyoruz. Sıvılaşınca, Erdoğan gibi birinin ve etrafındaki vasıfsızlar çetesinin her gün atmosfere yaydığı iğrenç kokunun kendi üzerine de sindiğini hissediyorsun ister istemez. Kendini sıyıramıyorsun. Kendini kirlenmiş hissediyorsun. Kendisine bulaşmış olan pisliklerden arınmaya çalışmak gibi beyhude bir çaba tüketiyor insanı.

İlaveten, neticede son derece soylu bir şey öğrenmek. Bu kirli halinle öyle soylu işlere kalkışmak da çok yakışıksız görünüyor.

Dolayısıyla, akışkanlar mekaniğini öğrenmek sahiden de yeni kavramlaştırmalara, yeni bir lügate, olup biteni daha iyi anlamlandırmaya fayda sağlar mı, bilemiyorum. Denemeden bilemem zaten. Ama bana hâlâ öyle geliyor ki, bize tuhaf görünen, bizi şaşırtan birçok şey, akışkanlar mekaniğinin yardımıyla, çok daha anlaşılır kılınabilir.

Şaşırmak iyidir. Gün ortasında güneş aniden karardığında şaşırmış olmalı eski insanlar. Artık güneş tutulmasına şaşırmıyoruz, çünkü açıkladık. “Şaşırmak iyidir” deyip, güneş tutulmasını açıklanmamış bir halde muhafaza etmenin manası yok. Şaşırmak iyidir, çünkü açıklanacak, açıklanamamış bir şeyler var demektir. Açıklarsın, artık şaşırmaz hale gelmezsin. Bu defa başka şeylere şaşırırsın.

Şaşırmak iyidir. Şaşırmayanlardan, hiçbir şeye şaşırmayanlardan korkulur. Ben korkarım yani. Korkulması gerektiğine de inanıyorum.

***

Ortadoğu’ya dönersek…

Yaşanan süreci en iyi tarif ettiğini düşündüğüm metafor, türbülans. Ortada muazzam bir türbülans var. Türbülans Kaosçuların cazip konularından biri, belki de birincisiydi. Gerektiğinde geleneksel bilim anlayışını dövmek için bir sopa olarak, gerektiğinde de —kendi bileklerinin gücünü sergilemek için— bilek güreşinde hasım olarak istihdam ettiler. O süreci izlerken bende kalan intiba ile konuşacak olursam, türbülansın en belirgin vasfı, tahmin edilemezliğidir. Daha doğrusu, sönüp gideceğini tahmin edebiliriz ama o nihai noktaya nereden, hangi yoldan ulaşılacağını tahmin edemeyiz.

Bana kalırsa, Ortadoğu’daki türbülansın 2018 içinde sakinleşebileceğini tahmin etmek için hiçbir sebep yok. Aksine, giderek genişleme ve coğrafi olarak daha geniş bir bölgeye yayılma süreci içinde olduğumuza dair pek çok işaret var gibi görünüyor. Mevcut haliyle bile, insanlık olarak, mesela 1917 devriminden —ve ona sebep olan şartlardan— daha büyük bir meydan okumayla kaşı karşıya olduğumuzu zannediyorum. Ama ortada herhangi bir devrimci görünmüyor. Ne Marks ölçeğinde bir düşünür ve ne de Lenin ölçeğinde bir eylem adamı yok.

Bu yokluğa işaret etmem, bir tür yazıklanmadan, hayıflanmadan kaynaklanmıyor. Ama tespiti doğru dürüst yapalım: İnsanlık, bugün maruz kaldığımıza benzer meydan okumalara maruz kaldığında, her defasında, meydan okumanın büyüklüğü ile orantılı büyüklükte düşünürler ve eylem adamlarıyla cevap verdi. Bugün yaşadığımız şey ilk defa oluyor. Bu hal, düşünülmediğinden ve eylemde bulunulmadığından kaynaklanmıyor. En azından meselenin böyle formüle edilmeyebileceğini söyleyebiliriz. Belki de insanlık tarihinde ilk defa, gerçekten anonim bir tarzda düşünüyor ve eyliyoruz.

Hani bildik şeydir, radyoyu, buhar makinesini filan kimin icat ettiğini —doğru veya yanlış— söyleyebiliriz ama televizyon veya bilgisayar için öyle bir yoğunlaşmış aktör yok. Benzer süreç şimdi, düşünce ve siyaset alanında yaşanıyor olabilir. Olduğunu düşünmek istiyorsanız, yeterince delil de var. Mesela Birleşmiş Milletler’in son Kudüs oylamasını bu gözle okuyabilirsiniz.

Ortadoğu’da yaşanan türbülans, Londra’da, Paris’te suların akışı üzerinde müessir oluyor. Herhalde New York’ta filan da… Belki Buenos Aires’te, Delhi’de, Kiev’de, Helsinki’de de oluyordur, bilemiyorum. Elimde —oralarda neler olduğuna dair— malumat yok. Her hâlükârda, dünyanın ücralarında, sıvılaşmış olanlar ile sıvılaşamamış olanlar arasındaki fark giderek daha görünür oluyor ve sıvılaşmış olanlar yanlarındakileri, yamaçlarındakileri sıvılaştırıyor. Kâh antik çağlardan kalmış buzullar olsunlar, kâh sanayi toplumunun kalıntıları olan atomize olmuş, buharlaşmış kesimler olsun, ağır ağır da olsa, sıvılaşıyorlar.

Kasırga Ortadoğu’da kopuyor ama bütün dünyanın iklimi değişiyor yani.

Bana öyle geliyor ki, dünya durulmadan, yeni bir faza geçmeden, Ortadoğu’da sükûnet beklemek fazla iyimserlik olur. Dolayısıyla sancılı, daha da sancılı bir 2018 bekliyorum. Tıpkı Fehim Taştekin gibi…

Genel kategorisine gönderildi