Kahramanlar ve Savaşları

Çocukken çok arkadaşım olmadı. Arkadaşlara zaman ayırmayı zorlaştıracak kadar kalabalık bir ailede büyüdüm. Aralarında çok sayıda akranım vardı. Akranlarımdan çok benden büyüklerle bir arada olmayı seviyordum, onlar daha da çoktular. Kendimi bildiğim andan itibaren çok kardeşim vardı —çok şükür.

Akranlarım ve benden az daha büyük olanlar, arada sırada askercilik oynarlardı. Sinemada bir savaş filmi seyretmişlerse, birden oyunlarının muhtevası zenginleşirdi. Ya oklar, yaylar yapılır, ya tüfekler, tabancalar… Stratejiler çeşitlenir. Ve saire…

Size bir itirafta bulunayım, hayatımda hiç askercilik oynamadım. Savaş filmlerinden de hiç hoşlanmadım. Savaş filmlerinde gördüğüm sahneler, zaten, sokakta akranlarımın yaptıkları kadar sahte, çocuksu ve manasız görünüyordu bana.

O üniformalar, üniformalardaki sırmalar, madalyalar, selamlar, sıraya girmeler, uygun adım yürümeler, rütbeler, rütbeler arasındaki keskin hiyerarşi… Büyüdüğüm zaman da bana hep çocuksu geldi. Çocuklar yapınca neyse ne de, koskoca adamlar yapınca? Gülünç.

Hani bazı kadınlar vardır —bizim neslimizde galiba daha da çoklar— evlendiklerinden itibaren evcilik oynar gibi yaşarlar. Onları da gülünç buldum hep. Evcilik oynayan kız çocuklarına mana veremezdim ve hâlâ veremem ama evcilik oynar gibi yaşayan koskoca kadınlar… İtiraf edin ki başka bir şey. Askerlik de benim için, tastamam öyle bir şey işte. Büyüyememiş olmanın işareti.

Yani barış zamanında öyle.

Oyun, gerçek silahlarla ve gerçek insanlara karşı oynandığında gülünç bulmak elbette çok müşkül. Nasıl bir yerdir cephe? İnsan orada, büyümeden, oyun oynar gibi yaşamayı sürdürebiliyor mudur? Sürdüremiyorsa nasıl bir şoka uğruyordur? Nasıl büyüyordur? Benim içinden çıkabileceğim sorular değil bunlar.

Size bir sır daha vereyim, hayatımda hiçbir vakit bir kahramanım olmadı. Hayatım boyunca herhangi bir anda kahramanlığa da özenmedim. Ama kahramanlar var. İlla ki asker olmaları da icap etmiyor, mesela Aziz Sancar, kısa bir süre önce kahraman oldu. Kahraman olduktan sonra onun kendisi ve çocukluğu hakkında söylediği bazı şeyler işittik. Ne kadarına güvenebiliriz? İnsan, insan olmaktan çıkıp kahraman olduğunda, kendi insan tarihini yansız bir biçimde hatırlayabiliyor mudur? Beyanı gerçekliği ne kadar yansıtıyordur? Benim çocukluğumda, bambaşka bir bağlamda söylediğim iki sözden, yaptığım bir tercihten yola çıkıp benim hakkımda hüküm verilebilir mi? Başka bir seçki bambaşka bir hükme yol açmaz mı? Biz, herhangi birimiz, geldiğimiz noktayı daha iyi aydınlatacağını düşündüğümüz bir seçkiyi servis edersek, doğru söylemiş olur muyuz? Aziz Sancar veya onun hakkında konuşanlar, kahraman olmuş birinin kahramanlığını açıklamak için kullandıkları misalleri, eğer Nobel alamadan ölseydi kullanacaklar mıydı?

Başka bir dizi zor soru. İçinden çıkabileceğim sorular değil.

Üstelik… Aziz Sancar’ı veya Sezen Aksu’yu veya Türkan Saylan’ı kahramanlaştırmak başka, cephede hayatıyla kumar oynayan bir delikanlıyı, öldüğü veya yaralandığı veya ölmeden geri dönebildiği için kahramanlaştırmak başka —yani başka şeylermiş gibi geliyor bana. Gencecik çocukları ölmeye ikna —veya mecbur— eden bir komutanı kahramanlaştırmak daha da başka.

Hepsi başka başka da, bana hepsi acıklı geliyor.

İlk gençlik yıllarımda TRT’de —zaten sadece o vardı— İtalyan yapımı bir Leonardo da Vinci dizisi izlemiştim. Yarı belgesel, yarı drama bir şeydi. Formu beni çok etkilemişti. Ama muhtevası daha da çok etkilemişti. Bir kenara şöyle bir not aldığımı hatırlıyorum: Ne mutsuz bir adammış. Eğer az biraz mutluluk şansı olsaymış, bunların hiçbirini yapmazmış. Bugün olsa aynı hisleri bu kelimelerle söylemezdim —meselenin mutluluk kelimesiyle kavranabileceğine inanmıyorum. Ama mesele o değil. Başkaları Leonardo’ya hayran olsun diye yapılan harika bir diziden bana kalan, adama acımak olmuştu.

Bütün kahramanlara —kahraman kelimesinin ilk anda çağrıştırdığı manasıyla kahraman olanlara— acıyorum. Kahraman özentilerine ise… Neyse… Daha da derin bir acıma duyuyorum diyelim. Kahramanlığa özenmeden, kahramanlık yapmaya kalkmadan, kendilerini kahramanmış gibi hissetmeden, küçücük hayatlarından küçücük, gündelik zaferler çıkaran sıradan insanları ise gerçek kahramanlar olarak görüyorum. Onlara derin bir saygı duyuyorum. Hani şu Sait Faik hikâyelerinin kahramanları olan kahramanlara. Tarihi onların yaptığını düşünüyorum. Kendilerine saygıları olmadığı, kendilerine saygı duyamadıkları için başkalarının alkışını, saygısını kazanma ümidiyle olmaz işler işleyen kahraman özentilerini sırtlarında taşıyarak, onların gâvur leşi ağırlığındaki yüklerini… Tarihi onlar yazıyorlar.

Prometheus birinci kategoriye giriyor mesela ve ona acıyorum. Sisyphos ise ikinci kategoriye… Ona hayranım.

Bir yanlış anlamaya meydan vermeyeyim. Herhalde Prometheus’lara da ihtiyaç var. Mesela savaşa da… Çünkü Sisyphos’lar ve onların kurumları, zaman zaman, ihtilafların çözümü için kifayetsiz kalabilir —kalabiliyorlar. O zaman savaş çıkar.

Ama…

Çıkmasın diye uğraşılır, uğraşılır, uğraşılır… Sonunda çıkar çıkacaksa…

Yani?

Savaş, Sisyphos’ların çaresizliği, beceriksizliği filan gibi sebeplerin istenmeyen bir neticesi olarak çıkar. O zaman bile iyi bir şey değildir. O zaman bile övülecek, kutsanacak bir şey değildir. Olsa olsa, başa geldiği, kaçınılamadığı için katlanılacak bir şeydir.

Kifayetsiz Prometheus özentilerinin kendilerine bir kahramanlık çıkarmak hayaliyle imal ettikleri şey, itiraf edersiniz ki, başka bir şey. Kendilerine bir kahraman yaratmadan, bir düşmanları, bir savaşları olmadan hayatı sade bir kahramanlık gibi yaşamaya gücü yetmeyen zavallıların alkışladıkları, sevinç çığlıklarıyla karşıladıkları şey, itiraf edersiniz ki başka bir şey.

Her zamanki gibi bir yığın laf ettim ama aslında o kadar lafa lüzum yok. Açın mesela YouTube’u… Hitler’in —orduları muazzam bir nizam içinde resmigeçit yaparken ve yüzbinlerce Alman şahit oldukları ihtişam karşısında gözyaşlarını tutamazken— kibirle yaptığı iddialı bir konuşmanın filmi nasılsa vardır. İzleyin. Eğer tüyleriniz diken diken oluyorsa, eğer askerlerin adımlarını birbirlerinin adımlarına uydurmaktaki maharetlerine hayran olmadan edemiyorsanız, eğer “ulan hıyar Yahudileri öldürmeseydi mesela, nasıl müthiş bir iş başarmış” filan gibi yan yollar arıyorsa zihniniz… Size bir kahraman, onun kahraman olabilmesi için bir düşman ve o düşmanla bir savaş lazım. Bütün bu gösteriyi —neticede kanlı bir savaşa yol açmayacaktı olsa bile— gülünç, katılan ve destekleyen herkesi acınacak kadar zavallı bulmuyorsanız, yukarıda geveleyip durduklarımı hissetmeniz mümkün değil, sizi boşuna yormuşum.

Genel kategorisine gönderildi