Eşitsizlikten Fazlası

Toparlamaya çalışayım.

Facebook skandalı ve Zeynep Tüfekçi’nin bir paragrafı üzerinden, bizim, yani bizim neslimizin teknolojisiyle akıl edebildiğimiz Aydınlanmacı örgütlenme anlayışının sınırlılıkları içine hapsedilmiş olmamızın esas problem olabileceğini söylemeye çalışıyordum ki… Ümit Kıvanç nefis bir soruyla sahneye Marks’ı soktu.

Marks’ı… “Solun üzerindeki baskılar ve emperyalizmin oyunlarına dair eserlerin” Marks’ını değil, başka bir Marks’ı… Proletaryayı kutsallaştırmayan, dünyayı değiştirmeyi hayal edip “bu işi olsa olsa proletarya becerebilir” diyen, bu hususta yanılmış olduğunda belki de kolaylıkla mutabık kalabileceğimiz ama bu hususta yanılmış olmasına hiç de içerleme lüksümüz olmayan, çünkü değişim dinamiklerini nasıl ve nerede aramamız gerektiği konusunda en berrak tahlilleri yapıp önümüzü aydınlatan, aydınlatmayı sürdüren Marks’ı…

Proletarya eziliyor olduğundan ve bizler de ezilenlere pek hassas olduğumuzdan “özne” olarak tarif edilmemişti. Ya neden edilmişti? Dünyayı değiştirebilir olduğundan seçilmişti.

Sonra birileri Marks’ı peygamber ilan edip, dediklerinden bir din imal etti. Buraya kadarı belki de dert olmayabilirdi ama bir de orada burada kiliseler zuhur etti. Örgütlenmiş din… Dinin örgütlenmesi…

Dünyada işler çığırından her çıktığında bir peygamberin zuhur etmesi, dönen çarka çomak sokması, sonra birilerinin o çomaktan bir çark, o isyandan bir din imal etmesi, nihayetinde de o dinin kiliselerinin zuhur etmesi, bana kalırsa, tekrarlanıp duran bir süreç. Tekrarlanıyor ama “kendisini” tekrarlamıyor. Marks’ın da işaret ettiği gibi, her çözüm, problemi değiştiriyor.

Marks’ın proletaryaya baktığında içini bulandıran manzara da —Marks’ın öngördüğü yoldan olmasa da— ortadan kalktı. Dünya sahiden değişti. Onu proleterler değiştirmese de, bilhassa proleterlerin Marks’ı rahatsız eden hali değişti. Birincisi, hızla azaldılar —artık sadece nicel açıdan baksak bile onları dünyayı değiştirecek bir özne olarak görmek zorlaştı. Ama asıl önemlisi, ikinci olarak, proletaryanın hali bir hayli iyileşti.

Bu süreçte proleterler pek de övünülecek bir performans sergilemeseler de, Marks çok önemli bir rol oynadı. Marksist kiliseler —şuradaki buradaki Marksist partiler veya ötedeki Marksist devletler— muhtemelen proleterler kadar bile yardımcı olmadı. Ama Marksist rahipler, bana öyle geliyor ki, ne kadar çok yanılmış olurlarsa olsunlar, çok iş yaptılar. Kiliselerin dışında kalanları kastediyorum.

Her eleştirel pozisyon alışın bir din haline dönmesi, her dinin kiliselerinin zuhur etmesi elzem mi? Bilemiyorum. Ama öyle görünüyor ki hep öyle olmuş. Neden öyle olmuş, anlamak zor değil. Ama “hep öyle olmuş” olmasından “hep öyle olacak” neticesine varmak “bilimsel” değil. Yine de, eğer bahis oynayacak olsam, yine öyle olacağı seçeneğine oynardım. Lakin meselemiz, en azından şimdilik, bu değil. Dünya bir defa daha ve fena halde çığırından çıktı. Ben meseleyi, Kıvanç’ın aksine, “küresel -uluslararası, bölgesel, sınıfsal- eşitsizlik had safhada” diye tarif etmiyorum. Eşitsizliğin ciddi boyutlarda olduğunu inkâr ettiğimden değil, ama problemin eşitsizlikle açıklanabilir olduğunu zannetmediğimden… (Öte yandan şunu da belirteyim, eşitsizliğin dünden daha fazla olduğundan da fena halde şüpheliyim. Ama o ayrı bir tahlil konusu.)

Yıldıray Oğur, bir fotoğraf karesini, kendi ifadesiyle “insanın bir kere görünce sonra hiçbir şey olmamış gibi başka şeyler yapmaya devam edemediği, aklından çıkmayan türden karelerden” birini dikkatimize sunmuş (http://serbestiyet.com/yazarlar/yildiray-ogur/bir-fotograf-karesinin-hikayesi-845991). Afganistan’dan, Pakistan’dan, Gine’den, Gana’dan binlerce kilometre yolu yürüyüp gelmiş insanların İran sınırını geçtikten sonra fotoğraflanmış halini… Daha binlerce kilometre yürümeyi göze almış insanların…

Kıvanç veya başkaları “işte eşitsizlik” diyebilirler. Ben meselenin eşitsizlikten —en azından “eşitsizlik” dendiğinde akla ilk gelen şeylerden— “başka” bir şey olduğunu düşünüyorum. Onlar gittikleri yerlerde, geldikleri yerlerden daha eşitsiz şartlarda yaşayacaklar —eğer gitmek istedikleri yere varabilirlerse… Yani geldikleri yerdeki “tepedekiler” ile aralarındaki fark, gittikleri yerin “tepedekileri” ile aralarındaki farktan çok daha düşük.

Denebilir ki, “eşitsizlik dediğimizde zaten bölgeler arasındaki farkı da kastediyoruz”. Bölgeler arasında hep ciddi ölçüde fark oldu tarihte —her vakit “bölge içi” eşitsizliklerden daha büyük bir eşitsizlik— ve fakat sadece belirli “çığırından çıkma” anlarında böyle kitlesel göçler vuku buldu. O çığırından çıkma halleri de, hemen her daim, ya büyük ölçekli iklim değişimlerine veya büyük ölçekli kavramsal/teknolojik sıçramalara denk geldi.

İçinde yaşıyor olduğumuz için kavramakta zorlanılıyor olabilir ama yaşadığımız dönemde dünya, İngiltere’de bugün “sanayi devrimi” diye adlandırdığımız dönemdekinden daha köklü bir biçimde değişiyor. Marks’ı huzursuz eden, “bu dünya böyle sürmez, değişmeli” demesine yol açan sanayi devriminden söz ediyorum. Marks’ın proleterlerinin bugünkü muadilleri, işte o fotoğraf karesindeki insanlar. Ege’de, Akdeniz’de boğulanlar…

Yaşadıklarımızdan şunu öğrenmiş olmamız gerektiğini düşünüyorum —Kıvanç’ın Marks ile proletarya arasındaki ilişki hakkında söylediklerini bu yüzden çok önemsiyorum— dünyayı değiştirmeyi bu insanlardan bekleyemeyiz, beklememeliyiz. Ya kimden bekleyebiliriz? Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da bu insanlar için “gelmesinler” diyenlerden, “ne pahasına olursa olsun gelmesinler, Akdeniz’de boğulsunlar gerekirse ama gelmesinler” diyenlerden de bekleyemeyiz. Ama Amsterdam’da yapılan sosyal deneyde, telefonuna yollanmış ırkçı mesajları anlamamış gibi Amsterdamlılara soran kadına mesajları tercüme etmeyi bile içine sindiremeyenlerden bekleyebiliriz. Yani tuzu kuru, kendisini emniyette hisseden, kâfi miktarda maddi, insani, duygusal yığınağı olan “şehirlilerden”.

Onlardan her yerde var. Onların dünyayı değiştirmek için uygun yığınakları var. Kelimenin bütün manalarında “kabiliyetleri” var. Onlar dünyayı değiştirebilirler. Hayır, onlar dünyayı zaten değiştiriyorlar. (Siyasi açıdan bakacak olursak, o şehirlilerin yanında yer almak, yer alan siyasetçilerin kendi menfaatine, şehirlilerin menfaatine değil.)

Kafamızı karıştıran hususlardan biri, bu yeni “ayaklanma”nın bir peygamberi yok. Bu hususa daha önce birkaç defa değindim. Yok, çünkü dünya değişti. Televizyonun, bilgisayarın “mucidi” de yok. Artık peygamberlik bile anonim demek ki.

Kafamızı karıştıran hususlardan ikincisi, bu yeni “ayaklanma” örgütlenmiş görünmüyor. Örgütlenme talep etmiyor. Örgütlenme vazetmiyor. Yani, bizim bilegeldiğimiz türden örgütlenmelerden söz ediyorum. Ama bizim çok da aşina olmadığımız, anlamadığımız, bir tür teşkilat şemasına sahip olmadığı için yok zannettiğimiz bir gevşek, değişken, ele avuca gelmez örgütlenme olmadığı manasına gelmiyor bu hal. Ve yine iddia edip duruyorum ki, zaten esas çağdışı olan bizim örgütlenme anlayışımız. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce milyon insanı senkronize eden kod ile Wikipedia’yı yapan zihinsel kod aynı.

Ve nihayet…

Kasabalılar kötü değil. Yok edilmeleri gerekiyor filan da değil. Güvene, güvenceye ihtiyaçları var. Korkularının giderilmesine…

Genel kategorisine gönderildi