AKP Fabrikası

Ankara Fen Lisesinde bize, sürekli olarak —hem kal diliyle hem de hal diliyle— bizi bilim insanı olarak yetiştirmek üzere devşirdiklerini ifade ettiler. Ancak üç yıl boyunca, yapıp ettiklerinin muratlarına ermek için çok da verimli bir süreç olmadığını hissettim. Açıkçası, hem bana tahsis ettikleri kaynaklar ve hem de benim vaktim büyük ölçüde israf oluyor gibiydi. Sonra, “burada olmadı ama muhtemelen üniversitede oluyordur” hissiyatıyla ODTÜ’ye gittim. “Bilim denizi” daha da sığlaştı.

Önce bu halin Türkiye’ye has bir şey olduğu, hiçbir şeyi beceremediğimiz gibi bunu da beceremiyor olduğumuzu vehmettim —her delikanlı TC vatandaşının cephaneliğindeki ilk silahı çektim yani. Dolayısıyla “daha iyi okul nasıl olur” diye kafa yordum bir süre. Okulun neresine, nasıl müdahale edersek başkalarının okullarının verimliliğine ulaşabiliriz, okulun iddiasını gerçekleştirebilmesini sağlarız gibilerden…

Sonra? Beceremedim. Bir yol bulamadım. Akranlarımın büyük bölümü, sosyalist olursak okullarımızın da daha iyi olacağına inanıp ajandalarını sadeleştirmişlerdi. Sosyalist olursak okullar daha verimli olacak, plajlar daha bir şey olacak, fabrikaların bacalarından dumanlar daha gür çıkacak, mimarlar daha yaşanır mekânlar tasarlayacak, bulvarlar altı şerit olacak, filan. Benim aklım yatmadı. O aralar öğrendim, benim imrendiğim ülkelerde de okullar pek matah şeyler değilmiş ve birileri daha makul çözümler için kafa yoruyor, denemeler yapıyormuş.

Okul denen teknolojinin, gençlere belirli vasıfları kazandırmak için uygun bir teknoloji olmayabileceğini idrak etmek, problemimi çözmedi, büyüttü. Mesela sendikaların, siyasi partilerin, kiliselerin de tastamam okul denen kurumun derdiyle dertli olduklarını hissettim. Dönem “örgütlenme” dönemiydi. Her bir problemi çözmek için bir “örgüt” tasarlamak modaydı. Memleketin madenlerinden daha yüksek fayda sağlamak mı gerekiyordu, kuruyordunuz bir Maden Tetkik ve Arama Teşkilatı, unutuyordunuz problemi. O çözecekti. Kaynakları doğru tahsis edemediğimiz için geri kalıyorduk ya, kuruyordunuz bir Devlet Planlama Teşkilatı, unutuyordunuz problemi.

E ama MTA ve DPT pek de problem çözüyor gibi görünmüyordu. (a) Ne aceleciydim, şimdi ağacı dikmiştik, meyvelerini ileride yiyecektik, (b) e işte sosyalist olmadığımızdan, kapitalistler kurumlarımızı çalıştıramadığından ve/veya emperyalistler bizi geri bıraktırmak için onları baltaladığından oluyordu bütün bunlar. Acaba teknolojide bir sıkıntı olamaz mıydı? Belki de bu tür problemler, böyle “örgütlenme” ile çözülemiyorlardır, ne bileyim. Ne kadar ahmaktım, başka örgütlenme tarzı mı vardı? Problemlerin örgütsüz çözüldüğü mü görülmüştü?

Öyle uluorta söyleyebilecek durumda değildim ama “örgütlenme” dedikleri şeyden fena halde şüphe duyuyordum. Uluorta söyleyemez olmamın sebebi, kendimi ikna edecek bir kavramsal altyapımın olmamasıydı. Ama her halükarda, anarşist olmaya karar verdim. Her türlü örgütlenmeye muarız biri…

Yukarıda okul, sendika, meslek odaları, MTA, DPT filan derken… “Kilise” de dedim, cami değil, dikkat ederseniz. Hıristiyanlığın örgütlenme tarzı ile İslam’ınki farklıydı. İslam’ın örgütlenme tarzı, o günlerde “örgütlenme” derken kastettiğim kavramlaştırmaya göre, “örgütsüz” idi, anarşist idi. Yaşıyor —hayatta kalıyor— ve iş görüyordu. Sanki sonsuza kadar yaşayacak ve iş görecek gibi de görünüyordu.

Bütün bu gözlemlerimle çelişen bariz bir kontrast vardı: Fabrikalar. Onlar, mesela buzdolabı üretmek üzere kuruluyorlar ve… Buzdolabı üretiyorlardı. (Demek ki Erdoğan dönemi başlamış olmalı.) Son derece yüksek bir verimle çalışıyorlardı. Ben de onların zaten olağanüstü yüksek olan verimlerini daha da yükseltmek üzere eğitim görüyordum. Yapılabilir gibi de görünüyordu, hani beni bir fabrikaya alsalar, birkaç ay içinde çok anlamlı fark yaratabilirmişim gibi…

(“İşte bak, okul işe yarıyormuş, verimi artırmanın yollarını öğretmeye çalışmışlar, öğrenmişsin” demeyin. Bilmediğim, en azından bildiklerimden inşa edemeyeceğim neredeyse hiçbir şey öğrenmedim. Okulun bana yaptığı şey, “bak, bir fabrikaya gittiğinde verimi artırabilirsin” demekten öte bir şey değil. Bunun için de o kadar mesai harcamak bana manasız görünüyordu.)

Anarşisttim, örgütlenmelere şüpheyle —hatta tiksinti ve nefretle— bakıyordum velakin fabrikalar da beni büyülüyordu. Fabrika gibi çalışacak okullar, DPT’ler, sendikalar… Nasıl yapılabilir? Böyle “bulanık” bir kavram haritasıyla on yılı aşkın bir süre yaşadım.

Zamanlar değişiyormuş. Mesela İllich’in Okulsuz Toplum’u yazması için olgunlaşmış şartlar. Ve gerçekten de, üst üste, birbiriyle alakasız alanlardan, kafamdaki bulanıklığı seyrelten ışıklar gelmeye başladı. Mesela fabrikayı “biricik” örgütlenme modeli olarak algılayanın bir ben olmadığımı, aslında “sosyalistiz biz, sosyalist olunca her şey güzel olacak” diyen akranlarımın hemen hepsinin —adını koymadan— “fabrika gibi toplum” hayal ettiklerini, bunun atmosferdeki oksijen gibi bir şey olduğunu, bu hissin evrensel olmadığını, döneme has olduğunu öğrendim. Filan…

Anarşisttim ve örgütlenmelere şüpheyle yaklaşıyordum. Dolayısıyla “biz anarşistler örgütlenip dünyayı…” filan deme lüksüm de yoktu. Ama mesele sadece burada değildi. Bütün örgütlülükler müflis oldukları halde ve durmadan —tez zamanda iflas edecek— yeni örgütlere kaynaklarımızı yatırdığımız halde… Zenginleşiyorduk. Okullar öğrenme üretmek için son derece elverişsiz idiler ama öğreniyorduk.

Nasıl oluyor da oluyordu?

Bir yerlerde bir şeyler olmalıydı. Bir yerlerde… Bir şeyler… Nerede? Neler?

Bu saçma sapan sorularla boğuşurken (abartılı oldu, “bir arada yaşarken” diyeyim) otuzlu yaşlarıma gelmiştim. Yapabileceğim başka bir iş olmadığından, fabrikalarda yaşamayı göze alamadığımdan, nasıl reklamcı olunur sorusunun cevabını bilmediğimden, mimarlık eğitimi alamamış olduğumdan, resim yapmak / roman yazmak gibi “sevdiğim” işlerle karnımı doyurma şansım olmadığından… Asistan olmuştum. Okulu, en azından görevli olduğum okulu, iyileştirmeye çalışıp duruyordum.

Bu arada…

Öğrenmiştim ki… Okul verimsiz bir teknoloji ve iddia ettiği işi gerçekleştirmekten aciz ama… İddiaları arasında hiç olmayan bir yığın işe yarıyor. Ürün sıfır yani ama yan ürünler… Oho… Her yandan fışkırıyor. İnsanı akranları ile bir araya getiriyor ve bu bir aradalıktan sayısız şey, hayata dair neredeyse her şey doğuyor. Aşklar, karşılıklı bağımlılıklar, ömür boyu sürecek bağlantılar, rekabet etme becerileri, ittifak kurma becerileri… Ne ararsanız! Ve nihayet bir de diploma.

(Bu arada, atladım. Üniversitede sistem kavramıyla tanıştım ve “hah bu” dedim. Çok geçmeden iğdiş edip “kontrol sistemleri”ne indirgediler. “Dinamik sistemlerdir o” dedim, yüksek lisansta zorla böyle bir ders açtırıp aldım. İğdiş ettiler. Oradan “doğrusal olmayan sistemler” kavramı filizlendi, peşine düştüm. İğdiş ettiler. Nihayet “Kaos teorisi” çıktı. Karşı olduğum ne varsa, ayakları yere basan argümanlarla hepsini yerle yeksan etti. Yıkım işi tamamlanmıştı ama…)

Kompleks sistemler kavramı, ben artık bir hayli yaşlanmış olduğumda ortaya çıktı. Başka sayısız kavramın yanı sıra “kendiliğinden örgütlenme” kavramını da barındırarak. Kafamdaki neredeyse bütün parçalar bir araya geldi, birbirini tamamladı. Evet, onca zırvalığa rağmen ortada bir hasılat vardı çünkü… Sistemler kompleks idi. Üretmiyor, doğuruyorlardı.

***

Bu kadar uzun bir girişe ihtiyaç duydum çünkü… Aydınlanma aklıyla, belirli bir “ürünü” murat ederek, bir fabrika gibi kurulan bütün örgütler son derece güçlüdür. İşlerini yapamazlar ama güçlüdürler. Mesela AKP. “İslam’ı hâkim kılarak malum geri kalmışlığımızın üstesinden gelme” iddiasıyla teşkil edilmiş müthiş örgütlenme çok güçlü. Ama esasında sadece iki şey yaptı: (a) Memleket topraklarında İslam’ı bitirdi, bir yandan bir yığın samimi Müslüman’ı deistleştirerek ve öte yandan da içinde zerre miktar utanma, merhamet, insanlık barındırmayan bir tuhaf din icat edip kalan bütün Müslümanları o dine geçirerek ve (b) memleketin geri kalmışlığını derinleştirdi. Ne iddia ettiyse tam tersini yaptı yani ve benim açımdan bunda şaşıracak hiçbir şey yok. Neden yok, yukarıdaki uzun girişten anlaşılmıştır herhalde.

Ama…

AKP güçlü. AKP, kendisi gibi teşkil edilmiş bütün “örgütlenmeler” karşısında son derece güçlü.

Ama…

Bu biçimde teşkil edilmiş bütün “örgütlenmeler”, kendiliğinden örgütlenmiş olanlar karşısında son derece zayıftır.

Benim hayata bakarken istihdam ettiğim kavram haritamın en basit özeti yukarıdaki iki önermeye indirgenebilir. Mesele AKP meselesi değil. Mesela Mimarlar Odası mevzu olduğunda da aynı şey geçerli. Orayı ele geçiren hangi “örgüt” olursa olsun, güçlüdür. Onun gibi örgütlenerek onu alt etmek zordur. Velev ki alt edebilirseniz, tam da onun gibi olursunuz çünkü Mimarlar Odası denen şey, ürünlerini asla üretemeyecek bir fabrikadır.

Türkiye’de siyaset düzenini fabrikalaştıran 12 Eylül oldu. AKP o sürecin bünyede yol açtığı zaaflardan istifade edip, uzun yıllar boyunca toplumda “kendiliğinden örgütlenmiş” olan bir kavrayışı iktidara taşıdı. Geri kalmışlıktan rahatsız olmak da, “özüne dönüp bu zinciri kırmak” da, son derece eski kavramlaştırmalar. AKP’nin gücü, kendiliğinden örgütlenmiş olmasındaydı. Ama üstüne oturduğu “örgütlenme” anlayışını tahkim etme gibi bir işi işledi. Öyle yapacağı belliydi, bana göre belliydi. Çünkü —yukarıda da uzun uzun söylediğim gibi— “fabrika gibi” bir toplum ve siyaset hayaliyle yaralıydı. Ta en başından beri…

***

Dünyaya “örgütlenme şart” gözlükleriyle bakıyorsanız ve örgütlenme deyince aklınıza —belli belirsiz de olsa— fabrika geliyorsa, dünyanın ve Türkiye’nin haline bakıp ümitli olma şansınız yok. Kendiliğinden örgütlenmenin gücüne inanıyorsanız, bu gidişatın er veya geç çökeceğine de inanmanız gerekir. Kendiliğinden örgütlenenler, örgütlü olanları mutlaka alt ederler. Nasıl? Bilemem. Kendiliğinden örgütlenme dediğiniz şeyin en temel vasıflarından biri zaten, öngörülebilir, planlanabilir olmaması… Dünyayı planlarla, birilerinin planlarının neticeleri olarak okuyan herkes, esasında “kendiliğinden” olan her şey için bir fail, dolayısıyla bir komplo üretmek zorunda kalıyorsa, öngörülemez, planlanamaz, “kendiliğinden” olanı görmesine izin vermeyen kendi filtreleri yüzünden…

Örgütlenme, netice itibariyle, birbirinden farklılaşmış unsurların ancak hepsi bir araya geldiğinde üretilebilir bir ürünü üretmek üzere birbirileri ile etkileşim içine girmesi, birbirilerine karşılıklı bağımlı olması demektir. Birbirinden farklılaşmış olmak mühim, etkileşim mühim, karşılıklı bağımlılık mühim. Dünyanın dört bir yanında, hem birbirlerinden çok farklı ve hem de yakın geçmişlerindeki hallerinden hızla farklılaşmış sayısız insan yaşıyor. Hep öyle değişildi zaten. Mesele şu ki, bütün coğrafi ve sosyal/kültürel mesafelere rağmen, bahse konu olan insanlar arasındaki etkileşim olağanüstü yoğunlaştı ve karşılıklı bağımlılıkları da olağanüstü derinleşti. Yeni bir “kendiliğinden örgütlenme hali” zuhur etti. Daha önce var olan kendiliğinden örgütlenmelerden farklı, yeni bir kendiliğinden örgütlenme…

Zuhur eden bu hal, müesses nizamı fena halde ürkütüyor. O halin içinde kendisine yer bulamayan, kendi coğrafi/sosyal/kültürel/iktisadi adalarında yaşayan kitleleri de huzursuz ediyor. Trump’ın seçilmesiyle belirginleşen ittifak, aha işte o müesses nizam ile o kitlelerin ittifakı. Türkiye’de Erdoğan’ın serencamı da, tastamam böyle. 2002’de yoksulluklarına rağmen mütebessim, sevimli, heyecanlı olan kitleler, şimdi muzaffer oldukları halde öfkeli, nefret dolu, sevimsiz, Süleyman Soylu’da, Çakıcı’da kendilerini bulan insanlar halini aldılarsa, fabrikaların, fabrika gibi örgütlülüğün sevimsizliğinden, merhametsizliğinden, biçimsizliğinden…

Fabrikalar üretir ama doğurmaz.

Genel kategorisine gönderildi