IBM ve CHP

CHP’yi çok önemsediğimden değil ama bazı şeylerin CHP üzerinden söylenmesi kolay olduğundan… Neyse, kapatacağım CHP mevzuunu da, 29 Kasım 2011 tarihinde Akşam’da yazdığım “Jobs IBM’e, Erdoğan CHP’ye Karşı” yazısı üzerinden, dün demek istediklerimi tamamlayayım, izin verirseniz. Muhtemelen yazının yayınlamasından yaklaşık bir buçuk ay önce ölen Jobs’ın adının etrafında oluşturulan haleden ilham alarak, şöyle demişim:

“Popüler kültür şöyle ima ediyor:

“Apple, insanların acılarına ve ihtiyaçlarına kayıtsız kalan Olympos tanrılarının, yani IBM’in suratına çarpılan müthiş bir tokattı. Yani Jobs, zamane Prometheuslarındandı. Biz aciz insanlar, kârından gayrı hiçbir şeyi umursamayan IBM gibi dev şirketlerin bizden esirgediği bilgiişlem imkânlarına, Jobslar sayesinde kavuştuk.

“Memlekette inşa edilen, her fırsatta, mesela şimdi de Dersim üzerinden tahkim edilen algı ile paralellik kurmak müşkül değil. CHP Olympos, yani IBM oluyor. AKP Apple’ın, Erdoğan da Prometheus’un, yani Jobs’ın yerini dolduruyor.

“Hikâyelerin aslı ise biraz farklı.

***

“IBM’in başlangıçta, yaptırdığı piyasa araştırmasına inanıp kişisel bilgiişlem sektörünü ciddiye almadığı doğru. Apple’ın bilgiişlemin demokratikleşmesi sürecinde muazzam bir adım olduğu da… Ama sonrasında işler çetrefilleşiyor.

“Geçen yüzyılın en sahici Olympos’larından biri olan IBM yönetim merkezi, kişisel bilgiişlemin geleceği hakkında fahiş bir tahmin hatası yaptığını çok geçmeden idrak etti. Ve kendisinden hiç beklenmeyen, geleneksel tarzına hiç uymayan bir adım attı. Başkalarının tasarlayıp imal ettiği muhtelif bileşenleri bir araya getirip, IBM markası altında pazara sundu. Kişisel bilgiişlem devrimini IBM’in bu hamlesine borçluyuz, Jobslara değil.

“Çünkü o dönemde Jobs, daha sonra hep yapacağı gibi, bizim neye ihtiyacımız olduğunu bizden daha iyi bildiği inancına yaslanan tasarımlar yapıyordu. Apple ve arkasından piyasaya sürülen Mac, kimsenin herhangi bir yerine herhangi bir şey ekleyemeyeceği, budaksız tasarım ürünleri idi. Tıpkı şimdiki iPhone’lar gibi…

“IBM’in yaptığı ise, tam aksine, hızla gelişmekte olan bir sektörde yer almaya iştahı olan herkese bir yer açmak oldu. Dünyanın dört bir yanında —Jobs’tan çok daha zeki ve yaratıcı olan, ama onun bulduğu fırsatı bulamayan— bir yığın “no-name” kahramana fırsat sağladı. IBM-PC’nin kendisi değil belki ama onunla uyumlu “no-name” kişisel bilgisayarlar, neredeyse her hafta yeni bir şey eklenerek gelişti. Neticede Apple pazardaki tahtından oldu.

“Eğer IBM bu hamleyi yapıp pazara yeni bir standart sunmasaydı, sektördeki muazzam gelişmeyi gerçekleştiren onca insanın hiçbiri yaptıklarını yapamayacaktı. Kibirli Jobs ve arkadaşları, pahalı oyuncaklarını yıllar yılı bize kazıklamayı sürdüreceklerdi. Çoğumuz onların doymaz iştahlarının fiyatını karşılayamayacağımız için bir bilgisayar sahibi olamayacaktık. Bilgisayarlarımız da, bugün hepimize sıradan gelen özelliklerin birçoğuna henüz sahip olamayacaklardı.

“Hikâye eksik kalmasın: IBM, bir marifeti olan herkesin kendi marifetini ekleyecek bir budak bulabileceği tasarımı, bizi çok sevdiği ve makul bir fiyata yüksek performans edinme hakkımızı gözettiği için tercih etmedi. Vakti yoktu. Telaş içindeydi. İçine sinmese de böyle davrandı. İkincisi, IBM yazılım alanında aynı tavrı göstermedi. Yazılımın Jobs’ı olan Gates’i yaratıp insanlığın başına musallat etti.

***

“Erdoğan tıpkı Jobs gibi. Her birimizin neye ihtiyacı olduğunu hepimizden iyi bildiğini zannediyor gibi görünüyor. Jobs’ınkine benzer bir kendini beğenmişlikle hepimize kendi normlarını, sanki o normların arkasında ilahi bir ilham kaynağı varmış gibi dayatıyor. Erdoğan’ın dünyasında, Erdoğan’dan gayrı sadece emir kullarına ve müşterilere yer var, onun aklından başka kimsenin aklı lazım değil.

“Mesele yine de Erdoğan değil. Mesele, IBM’in hamlesine benzer stratejik bir hamleyi CHP’nin yapamaması. IBM’in stratejisi bir zaruretten kaynaklanmıştı. CHP için de benzer bir zaruret vardı. Baykal en beklenmedik bir biçimde, neredeyse göz açıp kapayana kadar gitmiş, Kılıçdaroğlu kucağında bir referandum ve hemen arkasından bir seçim bulmuştu. IBM gibi davranabilir, Erdoğan’ın tasarımında yeri olmayan herkesin kendisine yer bulabileceği bir standart oluşturabilirdi. O kendisinden, bir başka Jobs yapmaya yeltendi.

“Neticede durağan, gelişme hızı düşük, maliyetleri ve fiyatları yüksek bir endüstri Türkiye’de siyaset.”

***

Birkaç gün önce demiştim, IBM, Pentagon marifetiyle —yani “dışsal” olarak, laboratuvarda— “yaratılmış” bir Frankenstein idi. Yaratıldığı dönem için “geleceğin sektörü” olan bilgiişlem sektöründe, aşırı Aydınlanmacı bir aura ile donatılmış, ucubeliği gözlerden gizlenmişti. IBM gözlerden uzak, gizemli mekânlarda, her biri özel olarak seçilmiş ve hizmetiçi eğitim vasıtasıyla “en iyi” olduklarına inandırılmış, bu dünyaya ait değillermiş gibi görünen —muhtemelen kendilerini de öyle gören— adam ve kadınların —daha çok adamların— “örgütü” idi. Gözde üniversitelerin neredeyse tamamındaki ilgi budalası “parlak” isimlerin neredeyse tamamını maaşa bağlamıştı. Creme de la creme idi örgütün bileşenleri yani. Ve dolayısıyla da, sektöre dair her şey IBM’e sorulmalıydı. (Bu süreç içinde AyBiEm, zaten, henüz kendisine isim verilmemiş olan cihazın jenerik adı muamelesi görmeye başlamıştı. Türkçe’de mesela, henüz bilgisayar kelimesi icat edilmemişti ve bilgisayardan söz edilirken AyBiEm deniyordu.)

Ve IBM’in büyüsü, bir garajda, iki delikanlı tarafından bozuldu.

Sonra, sahiden dahi sayılabilecek o iki delikanlının yanına Jobs eklendi. Jobs Apple’ı IBM yapmaya koyuldu. Ama bu arada çatlak büyümüş, baraj yıkılmıştı. Dünyanın dört bir tarafında, taşranın taşrası Kore ve Taiwan gibi yerlerde bile, gencecik insanlar, hayal bile edilemeyecek şeyler yapmaya başladılar.

“Bilgiişlem teknolojik elitlerin, elit iş dünyası için ürettiği çözümlerdir, işin henüz başındayız ve alınacak çok yol var ama o yolu açmak IBM’in işidir, siz de onu belirli bir mesafeden, haddinizi bilerek takip edeceksiniz” diye özetlenebilecek IBM raconu yerle bir olmuştu. Bir defa bilgiişlem IBM’in zannettiği şey değildi, IBM’in bilgiişlemin —ve daha genelde dünyanın— istikameti hakkındaki bütün varsayımları manasızdı ve… Esas mühimi, yolu açmak için IBM’in örgütlenme tarzı, en münasebetsiz tarzdı.

IBM PC, bu şartlar altında yapıldı. IBM dağının zirvelerinde, “biz bu alanda bildiğimiz metotlarla rekabet etmeye kalkar, kendi bürokratik tarzımızla planlama filan yapmaya koyulursak, üretime geçtiğimizde ürünümüz demode kalacak” mealindeki lafların nasıl bir hayal kırıklığına ve nasıl şiddetli karşı çıkmalara yol açtığını tahmin edemezsiniz. Ama neticede IBM, bir biçimde, “başkalarının ürettiklerini” örgütleyip pazarlamaya razı geldi. Dünyanın dört bir tarafındaki hevesli gençlerin birbirleri ile rekabetleriyle, neredeyse her gün çağ atlayan bileşenler, kişisel bilgiişlem teknolojisini, kısa süre içinde olağanüstü bir seviyeye taşıdı.

IBM’in kişisel bilgiişlem alanında yer alabilmek için tatbik ettiği de bir tür örgütlenme idi. Ama IBM’in bildik, klasik örgütlenme anlayışının perspektifinden bakınca… Kendisine her şey denebilirdi de, “örgütlenme” denemezdi. Hatta “örgütsüzlük” bile denemezdi. İçinde örgüt geçen herhangi bir kelime, mevcut başıbozukluğu adlandırmak için kullanılamazdı. Ama işi o hal yaptı.

IBM’in, her biri bilgiişlem alanında otoriteye sayılan devasa beyinlerinin hepsi şişirilmiş balon değildi elbette. Aralarında sahiden kendi alanında hemen her şeyi bilenler vardı. Verimsizliğe yol açan faktörlerin birincisi, aşırı bürokratik, aşırı Aydınlanmacı örgütlenme anlayışı idi. Bu anlayış yüzünden, IBM’in içindeki parlak beyinlerin fikirlerinin karar halini alması için yukarı doğru uzun bir yol alması gerekiyordu ve o yol üzerinde de, egoları aşırı büyütülmüş özneler tarafından çarpıtılıyordu. O özneler, esasında, kamuoyu nezdindeki —“Harvard Profesörü” filan gibi unvanlarla— sağladıkları prestijlerini IBM’in hizmetine vermiş, mukabil olarak da kendilerini adama sayma duygusunu almış insanlardı. Sektör, sektörün geleceği filan umurlarında değildi, son sözü onlar söylesin, kâfiydi. Mevcut örgütlenme anlayışında her şey yolunda gitse bile, ilaveten, hızlı gelişen bir alanda fazla yavaş kalınıyordu.

CHP, 1980’lerin IBM’i gibi… IBM bilgiişlemi nasıl görüyorduysa, CHP de siyaseti öyle görüyor: Uzmanlar tarafından, erişilmez kuytularda imal edilmesi gereken bir şey. Sonra, “dünyanın en iyi siyaseti” bir defa üretildikten sonra, pazarlamacılar onun neden dünyanın en iyi siyaseti olduğunu, potansiyel müşterilere anlatacaklar. Gücü yeten alacak. Yetmeyen? Kaderine razı gelecek.

Bu kavrayış bu örgütlenme tarzını doğuruyor, o da bu kavrayışı besliyor.

Ellerinde, muhalefet denen şeyin jenerik adının CeHaPe olmasından gayrı herhangi bir değer kalmamış, anakronik, birbirlerine “bizden iyisi yok, ah memleket bize verilmeliydi” diye diye kendilerini pohpohlayan adam ve kadınların —daha çok adamların— kendi aralarında görev paylaşımlarını dünyanın en ciddi şeyi sanmaları… Uzaktan bakınca… Gülünç. Gülebilecek haliniz varsa, bence, tadını çıkarın. Çünkü şimdi şahit olduklarınız, uzun bir komedinin final sahneleri.

Genel kategorisine gönderildi