Antikapitalizmin Kapitalizmi

Liranın hali içler acısı. İran dersen hakeza… İnsanın içi kaldırmıyor. Ben, dün verdiğim misalleri zenginleştirip, şu kapitalizm/antikapitalizm meselesiyle oyalanayım, izin verirseniz.

Ford, Model T’leri üreteceği üretim bandını icat ettiğinde, bir açıdan bakılırsa emeğin verimliliğini olağanüstü yükseltti. Karşı taraftakiler aynı fotoğrafa bakıp, emeğin daha yüksek oranda sömürülmeye başladığını “gördüler”. Kimin haklı olduğunu tartışmayacağım. Ama mesele şu ki, Ford’un artık müthiş bir hızla üretiyor olduğu otomobillerin satılabilir olması için, Ford’un işçilerinin de otomobil alabilir hale gelmesi gerekiyordu. Dolayısıyla ücretler yükseldi. Emeğin verimliliğinin arttığı oranda yükselmese de, Ford’un işçileri başka sanayilerdeki işçilerden daha yüksek ücret almaya başladılar.

Şöyle bakılabilir: Eğer üretim bandı olmasa, iş bulanlar daha düşük oranda sömürülecekti ama (a) daha az sayıda kişi iş bulacak ve (b) çalışanlar daha düşük ücret alacak, mesela otomobil sahibi olmayı hayal bile edemeyeceklerdi. Siz hangisini tercih edersiniz bilmem ama işçi olmaktan başka seçeneği olmayan yığınlar Fordların önünün açılmasını tercih ettiler.

Burçlarda, antikapitalistlerin taarruz edebileceği üç farklı “zayıf” nokta var gibi görünüyor. (1) Birim emeğin üzerindeki sömürü payı arttı. (2) Ford ile işçileri arasındaki “fark” büyüdü. (3) Artan tüketimle birlikte insanoğlunun çevre üzerindeki yükü arttı. Çok uzun bir süre boyunca, insanın çevreye yükü antikapitalist gündemin mevzuu olmadı, diğer ikisiyle oyalanıp duruldu. Hâlbuki “maddi şartlar” açısından bakıldığında, zayıf görünen bu noktalar zayıf değildi, çünkü üretimin —ve dolayısıyla da işin— yeniden örgütlenmesi vasıtasıyla tabiatın istismarı imkânları gelişmiş, dolayısıyla da insanların maddi zenginliği artmıştı. O artan zenginliğin bölüşümü adil olmayabilirdi ama pek kimsenin hayal edebileceği bir şey değildi o artış. Dolayısıyla onu sağlayan sistem makbul bir sistemdi.

Ford, kendisinden nefret edilen kapitalizmin simgesi sayılabilecek bir isimdi. Ne istiyordu, menfaati neredeydi? Mesela… Barış sürsün, ABD dünyanın her yanındaki devletlerle iyi geçinsin, gümrük duvarları insin, dünyanın dört bir yanında devletler otomobiller için gerekli olan yol altyapılarını yapsın, Ford da daha çok otomobili dünyanın her yerine satsın ve saire…

Buna mukabil, “benim kartlarım sizinkinden iyi olabilir ama siz de benden daha iyi oynayabilirsiniz” diyen Sabancılar, Koçlar da tastamam aynı kapitalizmin Türkiye’deki simgeleri sayılabilecek isimlerdi. Onlar ne istiyorlardı, menfaatleri neredeydi? Gümrük duvarları yükselsin, devletle iyi geçinsinler ve Ford’un ve benzerlerinin Türkiye’deki distribütörü olma imtiyazını ele geçirsinler. Fordları ikna etsinler ki, onların mallarının Türkiye’deki pazarlanmasını kendileri gerçekleştirirlerse, devletle başları derde girmeyecek. Devlet yol gibi altyapılar için kaynak ayırsın ki otomobil avantajlı bir ulaşım aracı olsun, filan…

Ama Ford, Model T’leri üretmeye başladıktan sonra, çok geçmeden, dünyada savaş patladı. ABD’de başka kapitalistler, başka hiçbir sektörde ve hiçbir dönemde görülemeyecek kâr oranlarıyla silah, mühimmat ve “gıda” satabilir duruma geldiler. Onların “menfaati”, Ford’un —ve muhtelif ülkelerdeki Koçgillerin, Sabancıgillerin— menfaatleri ile her seviyede çelişiyordu. Ford’a barış lazımdı, ötekilere ise savaşın olabildiği kadar uzun süre sürmesi…

Burberry’ye? Barış ve/veya savaş çok şey fark etmeyebilir ama eşitsizlikler büyük olmalı. Toyota için ise tam tersi, barış lazım ve üstelik de eşitsizlikler makul bir seviyede olmalı ki otomobili olabildiği ölçüde bir “ulaşım aracı” olarak görenlerin oranı yüksek olmalı, otomobilleri vasıtasıyla caka satmak çok manalı olmamalı.

ABD’de her yıl en az bir kasırga ülkenin güneyini vuruyor. Sadece fiziki altyapı değil, genellikle kurumsal ve sosyal üstyapılar da ciddi ölçüde çözülüyor. “Fırsatçı” kapitalistler, devleti, bölgenin üstyapılarını yeniden inşa sürecinde baştan çıkarmaya çalışıyorlar. ABD’nin antikapitalistleri, mesela bölgenin eğitim düzeni “yeniden” kurulurken, meseleyi böyle formüle ediyorlar. Hedefe yerleştirilen “kapitalizm”, bu defa, emeğin sömürüsünün yükselmesi, savaş çığırtkanlığı, eşitsizliğin tırmandırılması, gümrüklerin yükseltilmesi vasıtasıyla korumacılık ve/veya gümrüklerin düşürülmesi vasıtasıyla işçi sınıfının işsizleştirilmesi filan değil, devlet kaynaklarının bir ideolojik saplantı lehine yönlendirilmesi oluyor…

Yani?

Kapitalizm, herkesin kendi şeytanının adı. O şeytanları bir araya topladığımızda, “hepimiz” oluyoruz. Ve esasında, hepimizin menfaatleri bir diğerininki ile çelişiyor. Yani böyle tanımlanan bir kapitalizm (a) homojen bir şey değil, (b) anlamlı bir hedef olmaktan çıkıyor ve (c) son tahlilde insanı —yani hepimizi— şeytanlaştırmaya hizmet ediyor.

Hâlbuki hedefe yerleştirilecek özneleri, menfaatlerine, programlarına, metotlarına göre birbirinden ayırabiliriz. Google veya Burberry veya Toyota için, barışçı bir dünya elzem. Başkalarından “daha iyi oynayarak” kazanmaya çalışıyorlar. Devletleri kendi menfaatlerine ortak etmeye çalışıyorlarsa da, esas problemleri, karşılarına keyfi engeller çıkarılmasına mani olmak. Hırslı insanların çalıştığı, hırslı kurumlar hepsi ama dünyaya tahakküm etmek gibi bir dertleri yok.

Buna mukabil Lehman Brothers veya F-16 üreticileri için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Onların kazanması değil, “hayatta kalması”, gücün merkezileşmesini zaruri kılıyor. Güç dağıldıkça, herkes kendi oyununu oynayıp iyi olan kazandıkça, kendi iktidarları tehdit altında. Barış, istenebilecek bir şey değil. Onlarla ötekiler arasında öyle büyük bir “güç ve servet uçurumu” var ki, mevcut şartlar sürdüğü sürece, ötekilerin “daha iyi oynayarak” kendilerine rakip olması akla gelebilir bir şey değil. Dolayısıyla temel motivasyonları “yenmek” değil hanidir. Yenmek, kazanmak, tatmin etmiyor. Gücü, güç sahibi olmak için talep ediyorlar.

İyi ama… Google, Burberry veya Toyota da, bu şekilde giderse, zamanla Lehman Brothers olmayacak mı? Olmayacak. Olamaz. Eğer “piyasa” işlerse, hiçbir özne “aşırı” büyüyemez. Ford’un ve Sabancı’nın başlangıç şartlarının onları biricik yapamamış olması gibi. Lehman Brothers ve/veya F-16 üreticileri gibi özneler piyasada rekabet eden özneler değil, hiç olmadılar. Onlar piyasayı düzenleyen devletleri kullandılar ve şimdi de devletlerüstü mekanizmalar kuruyorlar. (Onların “kullanıp tükettikleri” devletleri, onlarla mücadele kapsamında müdafaa etmek, bana kalırsa, zırvalığın daniskası, bunu da belirtmiş olayım.)

***

Gelelim aşırı üretimin ve tüketimin tabii kaynaklar üzerindeki baskısına.

Çevre hakkındaki hassasiyeti soylu ve saygıdeğer buluyorum. Antikapitalizmin emekti, emeğin sömürüsüydü, korumacılıktı, işsizleştirmekti filan gibi manasız gündemlerdense çevre hassasiyeti etrafında örgütlenmesini de tercih ederim.

Ancak…

Üretimin artış hızı ile tabii kaynaklar üzerindeki baskının artış hızı arasında olağanüstü bir makas var. Tabiata çok daha az yük olarak artırıyoruz üretimi —teknoloji sayesinde. Atalarımızdan çok daha fazla tükettiğimiz halde, onlardan çok daha az yük oluyoruz tabiata. Ve onların hiç umursamadığı şeyleri fena halde dert ediyoruz. Yani, insan türü olarak, fena halde “gelişmiş” durumdayız ve saygıyı hak ediyoruz. Kedilerin haklarına hassas olalım ve onlar için endişelenelim eyvallah ama kendimize nefret kusmadan da yapılabilir bu iş.

Ve…

Dünyevi herhangi bir motivasyonu kalmamış, insanları kendi istedikleri gibi dizmekten daha küçük bir hedefle tatmin olamayacak kadar büyümüş manasız özneler, bir vakitler pekâlâ devrimci olan ve insanlığın mesafe kat etmesini sağlayan dinleri, sonra vatanseverlik gibi soylu duyguları istismar ederek mevcudiyetlerini meşrulaştırıyor ve sürdürüyorlar. Çevre hassasiyetinin böyle “kullanışlı” bir saçmalık halini almaması lazım.

Şöyle özetleyeyim: Risk kapitalistin emeği, kâr da ücreti olarak görülebilir. (a) Risksiz kâr elde edilebiliyorsa ve/veya (b) riski alan özne yanıldığında bedel “başkalarına” ödetilebiliyorsa, sıkıntı var demektir. İlk durum, sistemi düzenleyebilecek kadar güçlü olan özneler tarafından, ikincisi ise devletleri ele geçirenler tarafından tadı çıkarılan bir durum. Böyle bakınca, Burberry Sabancı’ya kıyasla çok daha “masum” görünmüyor mu? Sabancı da Lehman Brothers’a kıyasla…