Vesayete Son Verecek Vesayet

“Türk romanları listesine benzer bir de dünya romanları listesi yapsak” diye konuşurken, laf Otomatik Portakal’a geldi. Herhalde en iyi romanlar arasında yer bulması zor ama benim üzerimde en ciddi iz bırakan romanlardan biriydi.

Okuduğumda Burgess’in, maddenin mekanik örgütlenmesine enteresan, beklenmedik bir yerden yaklaştığını düşünmüş, şık ve sarsıcı bulmuştum. Ama aslında “organik bir örgütlenmeden ne çıkarırsanız geriye mekanik bir şey kalır” sorusuna en kestirme yoldan gitmişti. Lüzumsuz yere dolambaçlı yollarda kaybolan bendim.

Yeğenim “beni çok sarsmıştı” dedi mealen, “böyle sebepsiz bir kötülükle yüzleşmeye hazır değilmişim”. Bana kalırsa romanın işaret ettiği kötülük başka yerde.

Çok sevdiğim misale müracaat edeyim, Cihan Harbi, “savaşa son verecek savaş” sloganıyla kotarılmıştı. Kapıdaki savaş değildi kendisiyle mücadele edilen, savaş fikri topyekûn insanlık tarihinden silinecek, yapılabilecek en muazzam ölçekli temizlik yapılacaktı. Bütün gelecek nesillerin savaşma ihtimali ortadan kaldırılacaktı.

Ne güzel değil mi?

Değil.

Değilmiş işte. İnsanlık tarihinin o güne kadar şahit olduğu en büyük kıyımdı Cihan Harbi. Üstelik İkinci Savaşın da onun uzantısı olduğu yaklaşımını benimserseniz, savaşa son verme fikrinin ne kadar berbat bir fikir olduğunu kabul etmekten başka çareniz kalmaz bana kalırsa.

***

Bunları bir defa daha hatırlamama sebep olan şey, Ahmet Altan’ın müdafaası oldu. Bence şık ve sağlam bir müdafaa. Bugünlerde böyle bir şeye memleketin ziyadesiyle ihtiyacı vardı diye düşünüyorum.

Hemen aklınıza gelen soruya “e, Ahmet Altan hakkında ne düşünüyorsun” sorusuna da cevap vereyim. Altan’ın kendince savaş açtığı şeye, vesayete, bürokratik —özellikle de askeri— vesayete karşıyım ve hep karşı oldum. Ama “vesayeti ortadan kaldıracağız” çığırtkanlıklarını hiç sempatik bulmadım. Çünkü hep, “savaşa son verecek savaş” sloganını hatırlatıyordu bana. Hâlâ da öyle…

Dolayısıyla Altan, Kürşat Bumin’in “Bu dirayetli savunmada ‘otokritik’ izinden hiç mi hiç eser yok… Olmalıydı, çok daha iyi olurdu bence…” temennisine karşılık veremezdi (http://t24.com.tr/haber/kursat-bumin-ahmet-altanin-durusmasini-dursun-cicekin-de-izlemesi-bambaska-bir-anlama-sahip,411102). Bence…

Yani… Altan benim için çok da cazip bir aktör değildi ve hâlâ değil. Ama “ee, ‘yetmez ama evetçiler, gördünüz mü nihayet” diye şehvetle parmak sallamak için hiçbir fırsatı kaçırmayan güruha maruz kalmaktansa, Altan’ı ve Altangilleri rahatlıkla tercih edebilirim.

Birkaç şeyi üst üste dizmek lazım geliyor. Bir defa, 28 Şubat sonrasında bürokratik vesayet —özellikle de askeri olanı— fena halde darbe yemişti. Bu, oralarda bazı generallerin eski güzel günlerin hayallerini kurmadıkları manasına gelmiyor. Şimdi bile birçok askerin ve emekli askerin “bu işi bizden gayrı kimse düzeltemez ama ne yazık ki bizim de düzeltme imkânlarımız elimizden alındı” diye hayıflandıklarını düşünüyorum. Dolayısıyla Altangillerin hiçlikten bir hikâye imal ettiklerini düşünmüyorum.

Ama yukarıda da dedim, bazı generallerin memlekete vaziyet etmeye kalkması başka şey, bir takım hayaller kurması başka… Darbe hayali bile kurulamayan bir Türkiye hayal etmek başka, darbe hayali kurulamayan bir Türkiye inşa etmeye kalkmak bambaşka, gibi…

Otomatik Portakal, bence, ikisinin neden başka olduğunu ve hangisinin kötü olduğunu anlamak için birebir…

***

Ben savaş istemiyorum.

Ama savaş ihtimalini ortadan kaldırmaya matuf bir takım operasyonları hiç istemiyorum. Savaş ihtimalini ortadan kaldırmaya kalkanların “biz çok iyiyiz, savaş ihtimaline bile katlanamıyoruz” filan diye ahkâm kesmelerine yıllar yılı katlandım. Savaş ihtimalini ortadan kaldırma iddialarına ve çabalarına karşı olduğum için beni yeterince iyi bulmuyorlardı. Eh, savaşa kategorik olarak karşı olmak fena bir şey sayılmayabilir. Ama o kadar —kendilerinin şeksiz şüphesiz iman ettiği kadar— saygıdeğer bir tutum da değil. Çünkü çok ucuza elde edilmiş bir konfor bu.

Şimdi aynısını “vesayete asla katlanamayız”cılar giyiyor. Ucuz ve bomboş bir temenni. Ve tıpkı savaşa son verecek savaş gibi vesayete son verecek vesayet de, lök gibi oturdu tepemize. Ondan daha ciddi bir derdimiz yok işte.

Bazı generaller bir takım hayaller kuruyor olabilirlerdi ve onlarla da, hayalleriyle de dövüşülmesi gerekiyordu. Ama böyle “vesayeti memleketin bütün istikbalinden ebediyen sileceğiz” mantığıyla değil. Altan’ın temsil ettiği zihniyet, bence, böyle bir şeydi. Ona “oh olsun ‘yetmez ama evet’çi “deyip duranlar ise, bence, “gelsinler bizi kurtarsınlar” hayalleri kuruyorlardı. Başımıza gelen her şeyin —bu arada Ahmet Altan’ın da— aslında kendi vesayetçi tutumlarının ürünü olduğunu, onun kaçınılmaz neticesi olduğunu görmezden geliyorlardı. Hâlâ aynı çayırda otluyorlar.

***

Vesayet?

Sanki Cumhuriyetle, hatta 1960’la birlikte başlamış bir şeyden söz eder gibi söz ediliyor. Vesayet denen şey, sadece bizim değil bütün toplumların siyasi örgütlülüğüne dal budak salmış bir şey. Bir balığın kılçığı gibi… Onu çıkarmaya kalktığınızda, tıpkı Otomatik Portakal’ın Alex’ini kötülük yapamaz hale getirmek için yapmanız gereken gibi, her şeyi imkânsız hale getirmeniz gerekir. Bütün organizmayı imha etmeniz…

İşte bu yüzden, vesayetle dövüşmek başka, onu bir ihtimal olmaktan çıkarmaya kalkmak başka.

Memleketimin okullarında Evrim Teorisini okutmayacaklarmış ya… Okutuyorlarmış demek ki. Artık ne okutuyor, nasıl okutuyor idilerse… Evrim Teorisi, her şeyden önce bir ekosistem bilincidir. Türlerin birbirlerine yaslanarak karmaşık bir sistem meydana getirdiğini fark etme işidir yani… Öyle işinize gelmeyeni, hoşunuza gitmeyeni aradan, sistemin tamamına hasar vermeden çıkaramazsınız.

Ama herkes bunun yapılabileceğini düşünüyor.

Kimisi savaşı, kimisi vesayeti, kimisi dini, kimisi evrimi… Herkes bir şeyi, başka hiçbir şeye zarar vermeden, tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkarabileceğini düşünüyor. Öyle olamayacağının öğrenilmesine katkı sağlamıyorsa, müfredattan Evrim Teorisinin çıkarılmasında bir beis de yok. İçinden Evrim Teorisi çıkarılmış bir müfredat eğer bu operasyondan zarar görmüyorsa…

Ne diyeyim?

***

Şu evrim hakkında diyeceklerimi demeden bitirmeyeyim. Mutlaka demişimdir de, tekrarlamadan bitirmeyeyim.

Evrim Teorisi Darwin’in aklına düşmeden çok önce de vardı. Meşhurdur, Erzurumlu İbrahim Hakkı bile farkındaydı canlıların sınırlı sayıda plana sahip olduğunun ve bu gözlemden yola çıkarak en kestirme neticeye de ulaşmıştı: Türler birbirlerinden türer…

Bu neticeye ulaşmayı içinize sindiremiyorsanız, hani şu sosyal medyada “senin deden maymun olabilir ama benimki değil” geyiklerini kusup duranlardan iseniz, vücut planınızın bir maymununki ile neredeyse tıpatıp olmasını da açıklamanız icap ediyor. Allah’ınız her bir türü ayrı ayrı yarattıysa, neden TOKİ evleri gibi, sınırı sayıdaki plandan böyle ufak tefek çeşitlemeler yaptı? Yaratıcılığı mı kıttı, yeterince farklı plan mı üretemedi? Vakti mi kıttı, farklı planlar üretmeye zamanı mı yetmedi?

Kuran Evrim Teorisiyle çelişmez. Daha doğrusu, Kuran’ı Evrim Teorisiyle çelişmeyecek biçimde yorumlamak hiç müşkül değil. Aslında Kilisenin bile asıl derdi Evrim Teorisi değildi. Mesele, teorinin bir yan ürününden kaynaklanıyordu. Eğer canlılık Darwin’in dediği gibi evrim sürecinde vücuda geldiyse, dünyanın milyonlarca yıl —o vakit öyle düşünülüyordu— önce yaratılmış olması lazımdı. Hâlbuki Kilisenin hesabına göre, dört bin küsur yıllık bir dünyada yaşıyor olmalıydık.

Tam da o dönemde, özellikle de dinozor fosilleri avlamanın moda olması sayesinde, jeoloji bilimi, dünyanın yaşının hiç de öyle binlerle hesaplanamayacağını ortaya koymuş, Kilise şerefli bir geri çekilmenin yolunu aramaya başlamıştı. Ama derdi gücü Kilise olan Huxley gibiler, Evrim Teorisini bir kılıç gibi kullanma fırsatını kaçırmadılar.

Dikkat isterim, bahse konu olan zevatın derdi evrim teorisini geliştirmek, yaymak filan değildi, Kilise’yi dövmekti. Tıpkı şimdilerde Dawkins ve müritlerinin sahip olduğu motivasyona sahip idiler yani. Ve erim teorisinden bihaber, teorinin ne dediğini bilmeyen, bilse de anlamamış bir yığın zibidinin motivasyonuna…

Böyle ahmaklıklardan örülmüş bir sahnede dans etmeye çalışıyoruz. Bir yanda İslam’ı zerre kadar bilmeyen, nefret ettiği Hıristiyanlığın Evrim Teorisi ile çelişkisini sanki İslam’ın da benzer sıkıntıları varmış gibi üstüne alıveren ahmaklar var. Onların en ahmakları, İslam’ın en cahili olduğu halde kendi kendilerini dünya Müslümanlığının kılıcı ilan etmiş zavallılar çetesi, gücü eline geçirmiş olmanın kibriyle Evrim Teorisini müfredattan kaldırıyorlar.

Öte yanda, teorinin ne dediğinden bihaber ama her şey kendilerine sorulsun isteyen bir başka ahmaklar güruhu, “ha ha, inandıkları kitabı bile okumamışlar” filan diye aşağıladıkları karşı tarafa, zerre kadar anlamadıkları teoriyi kılıç gibi savurup “Evrimi Savunuyoruz” filan diye kampanyalar yapıyorlar.

Cehalet diz boyu.

Aslında meydanda İslam ve evrim terimlerinden mamul kılıçlarla dövüşenlerin ne İslam ve ne de Evrim Teorisi hakkında bir malumatları yok.

Olmaması ayıp mı? Değil. Herkes her şeyi bilmek zorunda değil. Ama hakkında zerre kadar fikir sahibi olmadıkları şeyleri birbirlerine karşı savurup, karşı tarafı imha etmeye bu kadar hevesli olmaları ayıp.

Ayıp ve kötü.

Kötülük bu. Burgess’in Otomatik Portakal’da son derece başarıyla anlattığı gibi, Alex’in son derece sebepsiz ve sanki sınır tanımayacakmış gibi görünen kötülüğü değil bizim derdimiz. İnsanlığın derdi o değil. Derdimiz, kötülüğü, cehaleti, vesayeti, dini, evrim düşüncesini, bizim gibi olmayanları, öyle tereyağından kıl çeker gibi alıvereceğimizi düşündüğümüz zaman başlıyor.

Baksanız, herkes herkesin iyiliğini istiyor.

Rivayete göre Uğur Mumcu’nun otomobiline biri arkadan çarpar. Öfkeyle otomobilinden inip hasar tespiti yapmaya çalışan Mumcu’ya, çarpan kişi, “ama ben sizi çok seviyorum” der. Mumcu da öfkeyle “sevme kardeşim bu kadar” diye cevaplar.

Baksanız herkes herkesin iyiliğini istiyor. Ben de her gün yüzlerce defa, Mumcu’dan mülhem, “istemeyin kardeşim bu kadar” diye geçiriyorum içimden.

Genel kategorisine gönderildi