Bazı Zor Sorular

1991 gibi “çok eski” bir tarihte, Bilgisayar Destekli Eğitim sürecinde, son derece kıymetli “veri”nin zuhur ettiğini fark etmiştik.

Süreci kabaca özetleyecek olursak, derslikte her iki öğrencinin önünde bir bilgisayar olacak, müfredata göre o gün işlenmesi planlanan konuyu öğreten bir program bilgisayarda çalışacak, öğrenciler bilgisayar ekranındaki metinleri okuyacak, animasyonları izleyecek, deney simülasyonlarını gerçekleştirecek, sorulara cevap verecek, verdikleri cevaplara göre farklı yerlere yönlendirilecek, yollarına devam edeceklerdi. Her öğrenci kendi hızıyla ve kendi reaksiyonlara göre… Derslikteki bütün bilgisayarlar öğretmenin bilgisayarına bir yerel ağla bağlı olacaklar, dolayısıyla öğretmen istediği öğrencinin bilgisayarına —ondan habersiz olarak— girebilecek, ne yapıyor olduğunu gözleyebilecek, gerekirse ona yol gösterecekti. Filan.

Birden fark ettik ki, ortaya, eğer değerlendirilebilirse müthiş hacimde veri çıkıyor. Hangi öğrencinin hangi soruda hangi cevap şıkkını seçtiğini, hangi sorunun karşısında ne kadar süreyle oyalandığını, hangi noktada reaksiyon süresinin ne kadar olduğunu… Böyle bir yığın veri vardı. Mesele onları kaydedecek bir program parçacığı yazmaktan ibaretti. Yazdık, kaydettik.

Birden fark ettik ki, herhangi bir öğrencinin hakkındaki kayıtlar biriktikçe ve birbirleri ile ilişkilendirildikçe, öğrenci hakkında, nerede güçlük çektiği, dolayısıyla nereye yönlendirilmesi gerektiği konusunda çok daha hassas bilgiler üretilebilir ama aynı zamanda, bütün öğrencilerin bilgileri birbirleri ile ilişkilendirilebilirse, öğretici yazılımın kendisi hakkında —nerede başarılı, nerede başarısız olduğu hususunda mesela— çok kıymetli bilgiler üretilebilir.

Yapay Akıl konusunda cahil değildik —orada bir yerlerde birilerinin böyle şeylere kafa yoruyor olduğunu biliyorduk. Ama Yapay Akıl henüz “big data” değerlendirmesinde istihdam edilmiş değildi —zaten “big data” yoktu. Dolayısıyla derlediğimiz veriyi değerlendirme işini öğretmene devretmek gibi bir ihtimal üzerinde yoğunlaşmıştık. Zaten dersliklere bilgisayar girince işinden olacağından korkan öğretmenlere “ size hâlâ ihtiyacımız var” demek için de bir bahaneye ihtiyacımız vardı, denk gelmişti.

Anadolu Üniversitesinde düzenlediğimiz BDE Sempozyumunda, ürettiğimiz öğretici yazılımın arka planda derlediği verileri ve bu verilerle neler yapılabileceği hakkındaki düşüncelerimizi bir bildiriyle paylaştık. “Siz eğitimci misiniz ulan” reaksiyonuyla karşılaştık.

Beklenmedik bir şey değildi. Neticede son derece devrimci bir düşünce idi bizimki. Ne kadar devrimci olduğunu, bugün Facebook etrafında kopartılan yaygaradan çıkartabilirsiniz. Sınıftaki öğrencilere bir “bütün” olarak muamele eden geleneksel sistemin, “her bir öğrenci”yi, her birinin arkalarında bıraktıkları izlerden, birer birey olarak değerlendirebilecek imkâna kavuşması, sistemin ta temeline yerleştirilmiş dinamit gibi bir şeydi. Salondaki eğitimciler başka herhangi bir şeyi idrak edebilecek vasıflara sahip olmasalar da, riski “hissedebilecek” donanıma elbette sahip idiler.

Sözünü ettiğim düşünce devrimci bir düşünce idi ve hâlâ devrimci bir düşünce. Çünkü 1991’den bu yana çok şey değişse de, değişmeyen şeylerin değişmemesinin esas sigortalarından biri olan eğitim sistemi değişmedi. Kimse değiştirmeye teşebbüs bile edemeyecek —size garanti ederim. Çünkü sizin çocuğunuzun daha donanımlı olması eğitim sistemlerinin temel önceliklerinden biri değil. Sizin temel önceliklerinizden biri de değil zaten. Ve bu hal, Türkiye ile sınırlı filan değil, dünyanın dört bir yanında böyle.

Dolayısıyla gündemimiz eğitim sistemleri değil. Gündemimiz, “hayatın içinde ‘surf’ yaparken arkamızda bıraktığımız izlerden yola çıkarak, birilerinin bizi bizden daha iyi tanıması ihtimali ile nasıl yaşayacağız” sorusunun etrafında biçimleniyor. Evet, mesele bir yerlerde verilerin olağanüstü hacimlerde birikmesi, o verilerden yola çıkarak bize “kişiye özel” mesajların ulaştırılması filan değil. Mesele, birilerinin bizi kendimizden daha iyi tanıması.

Yukarıdaki misalde, öğretmen öğrencilerini kendilerinden daha iyi tanıma imkânı yakalıyor. O imkânı doğru değerlendirebilecek şekilde donatılmışsa, sizin çocuğunuza çok daha “kişiye özel” hizmet verebilecek ve mesela sizin aklınızda yokken çocuğunuzun çok başarılı bir ressam olabileceğini “keşfedecek”. Veya diyelim siz çok başarılı bir modacı olabilecektiniz ama siz çocukken size bu anlamda yol gösteren olmadı. Olsaydı hoş olmaz mıydı?

Bir kanaat belirtmiyor, bir hüküm vermiyorum. Sadece soruyorum, seçtiğiniz ve muhtemelen sizi mutsuz eden meslek yerine hem mutlu ve hem de başarılı olabileceğiniz bir meslek var idiyse, sizi sizden daha iyi tanıyan bir öznenin bu hususta sizi “dürtmesi” ve o mesleğe yönlendirmesi tercih edeceğiniz bir şey midir?

Cevaplamadan önce şunu düşünün: Size bu şekilde yol gösterilmesi hususunda “işe yarayan” bilgiler, yani arkanızda bıraktığınız izler, meslek seçiminden sonra da bir yerlerde kayıtlı kalacak, sizin hakkınızda bir yığın öznenin karar vermesi sürecinde kullanılacaktı.

İlaveten şunu da düşünün: Bazı öznelerin sizi sizden iyi tanımasını sağlayacak şekilde ayak izlerinizin kaydedil(e)miyor olması, sizin “dürtülmediğiniz” manasına gelmiyor. Yine dürtülüyorsunuz. Yine birileri sizin hakkınızda bir takım kanaatlere varıyor, size kariyer planı yapıyor. Yine reklamlar tasarlanıp üzerinize boca ediliyor. Yine —mesela mezun olduğunuz okul/lar üzerinden— sizin hakkınızda bir hüküm veriliyor ve o hükümlere göre üretilmiş etkilere maruz kalıyorsunuz.

Bence zor sorular bunlar. Öyle kestirmeden, çok da manalı olmayan kaba “duruş”lar marifetiyle cevaplanıverecek ve sonra yola devam edilverecek haller değil halimiz.