Harari’nin Kâbusu

“Mert Fırat diye biri varmış” dedim, kız kardeşim çok güldü. Şimdi de “Harari diye biri varmış” diye başlayacağım, daha komik olacak. E evet, kitaplarını duymuştum, trende, kafelerde gençlerin elinde, kızımın evinde görmüştüm. Kızım hararetli hararetli söz etmişti Sapiens’den. Ama o kitapların yazarının bu adam (https://www.dunyahalleri.com/21-yuzyil-ekonomisinin-ana-urunleri-tekstil-arac-ve-silahlar-degil-bedenler-beyinler-ve-zihinler-olacak/) olduğunu bilmiyordum.

Meseleyi kişisel almayın diyeceğim de…

“Diyelim ki 10 yıllık bir kamyon şoförüsünüz. Ancak gün geliyor, kendi kendine yol alabilen (otonom) araçlar kamyon şoförlerinin yerine geçmeye başlıyor. Böylece sadece yeni bir beceri seti kazanmak zorunda kalmıyor; aynı zamanda kişiliğinizi de değiştirmeyi gerektiren yoga eğitmenliği gibi bir mesleğe geçiş yapıyorsunuz.” filan gibi misaller veren adam için ne diyeyim!

Bundan otuz küsur yıl önceydi. Eskişehir’de bir kafede, otuzlu yaşlarında olan sekiz, on kişi oturmuş, dünyanın nereye gidiyor olduğunu konuşuyorduk —o vakitler Türkiye’de öyle sohbetler mümkündü. Ta o vakit dedim ben, “hayata atıldığı işten emekli olan son nesil, olursak biz olacağız, bizden sonrakiler çalışma hayatları boyunca birçok ‘meslek’ değiştirmek zorunda kalacak” diye. Misal olarak kamyon şoförlüğü, yoga öğretmenliği filan gibi manasızlıklara kadar uzanmam lazım gelmemişti.

Otonom araçlar kamyon şoförlerinin yerini almaya başladığında, artık dünyada “geçiş yapılacak” iş kalmamış olacak. Otuz yıl önce bana da sanki “o işten bu işe” gezilip durulabilirmiş gibi geliyordu, çünkü mesela “bilgisayar grafikerliği” gibi yeni işler yaratılacak diye düşünüyordum. İhtiyaç vardı. Yaratıldı mı? Yaratıldı. Şimdi de benzerleri yaratılıyor mu? Yaratılıyor. Ama kamyon şoförlerinin yüzde biri işsiz kalsa, başka kimsenin bilgisayar grafikeri olmasına da izin verilmese, “bu işi işsiz kalan kamyon şoförlerine rezerve ettik” deseler, işsiz kalanların onda birini doyurmaz bilgisayar grafikerliği.

Yani?

Harari’nin dediği gibi olmayacak o işler.

***

Yukarıda bağlantısını paylaştığım söyleşide, Kuzuloğlu’na bir yığın şey söylemiş Harari. Arada bir zekice laf ediyor, sonra hoop, 19. Yüzyıla değilse bile, 20. Yüzyılın ortalarına kadar geri gidiyor. İnsanın ciddi mesafe aldığını, şiddetten uzaklaştığını, altın çağda yaşadığımızı filan söyleyen adam, biyoteknoloji sayesinde gerçekleşecek “devrimlerin”, bir azınlığın tekelinde kalmasından, farklı “türler”in ortaya çıkmasından filan söz ediyor.

Nasıl olacak o iş?

Nerede o Kuzuloğlu gibi “akıllı” —muhtemelen Harari’den daha akıllı— bir adamın bile varsaydığı “yeni egemen sınıf”?

Renkli lensler piyasaya çıktı. Gücü yetenler, o gün hangi otomobilleri ile şehre ineceklerse onun rengine uygun lenslerini takıp, bugün menekşe gözlü, yarın yeşil gözlü arz-ı endam ettiler. Ama birkaç yıl geçmedi ki, isteyen herkes, biraz fedakârlıkla, göz rengini değiştirebilir oldu. Demem o ki, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir hızla “intişar ediyor” piyasaya çıkan her yenilik. Benzeri görülmemiş ne demek, benzeri hayal bile edilemeyecek bir hızla. Hayal edilmesi bile o kadar müşkül ki demek ki, gözümüzün önünde gerçekleşip durduğu halde, yeni olanın geniş katmanlara difüzyonunun bu kadar hızlı olmasını idrak edemiyoruz. Sonra da, biyoteknoloji vasıtasıyla bir şeyler olacak, “zenginler” onlardan istifade edecek, kalanlar avuçlarını yalayacaklar filan diye kahırlara gark oluyoruz.

Darwin aristokrat bir adamdı ve giysileri de ona göreydi. Kendi dönemindeki avama kıyasla, kumaşı, dikişi farklıydı giysilerinin —dolayısıyla da maliyeti… Popper aristokrat biri değildi, dirsekleri eprimiş bir hırkayla yıllar geçirdi. Ama herhalde istese, yüksek fiyatlı bir şeyler giyebilirdi. Bugün Burberry’den giyinenler, “başkalarının fiyatını ödeyemeyeceği” şeyler giyiyorlar ama giydiklerinin “maliyeti” yüksek değil. Burberry’de satılan her şeyin aynısını, üzerinde Burberry markası olmamak kaydıyla, neredeyse herkes giyebilir.

Anlaşıldı mı? Darwin herkesin ödeyemeyeceği malzeme ve işçiliğe para ödüyordu, bugün Burberry’den giyinenler başkalarının kendileri kadar para ödeyemeyeceği “bilgisine” para ödüyor. Yoksa… Malzeme ve “işçilik”, çoktan ayağa düştü. Her şey, derhal, en kısa sürede ayağa düşüyor. Çünkü? Çünkü iktisadi ölçekler aşırı büyüdü. Bir ürünü tasarlayıp, prototipini yapıp, imal edilebilir hale getirdiğinizde, esnek imalat robotları sayesinde, daha dün mesela otomobil yedek parçası üreten bir grup robotu yeniden programlayarak, bugün onlara böbrek imal ettirebilirsiniz. Tamam, böbrek imal ettirmek için biraz daha beklememiz gerekecek ama onu yapabilir olduğunuzda, ilk sentetik böbrek ile bir milyonuncu arasında bir hafta süre geçmeyecek.

Dolayısıyla…

Küçük bir seçkin kesim için, onların daha sağlıklı, daha uzun ömürlü olması için “geliştirilecek” olan “bağzı” şeyler, eğer sistemin esas aksı “iktisadilik” olmayı sürdürürse, tez zamanda yaygınlaşacak. İktisadiliğin devre dışı kalması için ne lazım gelir? Bu işten faydalanacak olanların, “neyse parası biz ödeyelim, ‘ötekilere’ bunu satmayın” demesi lazım gelir. Eh, öyle zamanlara kadar yaşayacak olursa, mesela Süleyman, “Kürtlere satmayın, bedeli neyse, biz Katarlılardan aldığımız borçla ödeyelim” diyebilir.

Yani, bir tür distopya, ihtimal sınırları dâhilinde, itirazım yok.

Ama…

Bir yerinde yapılabilmiş bir şeyin, kısa bir gecikmeyle başka yerlerinde de yapılabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Diyelim bir grup “elit”, kendileri için, “ölene kadar gençliği” ürettirdiler bir grup teknoloji dehasına. Ve çok da kötüler, Süleyman kadar, Nihal Bengisu kadar kötüler, “başka kimseye vermeyeceksiniz bu sırrı” dediler. Neden dediler? Dedim ya, çok kötüler ve elbette o vakte kadar Burberry filan da kalmadı —antikapitalistler zafer kazanıp Burberry’i iptal ettirdiler— farklarını “yaşayamıyorlar”. N’apsınlar adamlar, “sonsuz gençlik iksiri”ne el koydular. Hatta diyelim, bu iksiri geliştiren çocuklara güvenemediler, iksiri başkalarına da vereceklerinden korktular, öldürttüler çocukları.

Birkaç aya kalmaz başkaları benzeri teknolojileri geliştirir. Birileri bu teknolojileri kendi inhisarlarında tutmaya pek hevesli olsalar bile, bir yerlerden “sızar”. Sızdı mı da, kısa sürede herkesin erişebileceği hale gelir.

“Prometheuslar bulunur yani” diyeceğim de, işin esasını açıklamayacak. Prometheuslara ihtiyaç yok artık, çünkü hiçbir şey sır değil. Herkes her şeyi yapabilir. Mesela, Türkiye bile otomobil yapabilir. Hatta F-35 de yapabilir —yeter ki bir modeli Antalyalı oto tamircilerine verin. Mesele yapabilirlik meselesi değil, iktisadi olma meselesi. Yaparsınız ama satmak kolay değil.

Günümüzün dünyasında Prometheus mu arıyorsunuz? Trump’a, Erdoğan’a bakın. Onlar kitlelerine, kendilerinden önce erişemedikleri iPhone’lar filan vadetmiyorlar. Onlara oy verenler de “hah bak, iPhone’umuz yoktu, Reis sayesinde kavuştuk” demiyorlar.

Ne diyorlar?

Biz, yani bütün insanlık, buna benzer bir ruh halini, altmışlarda, yetmişlerde yaşadık. Hollywood’un da desteğiyle inşa edilen popüler kültür, orada, bizden uzak steril laboratuvarlarda, çılgın bilim insanlarının, sırf kendi meraklarını tatmin etmek uğruna, hepimizi riske edecek manasız işler işlediğine inandırdı bizi. Esrarengiz ilkelerle çalışan bilgisayarlar, insanüstü kabiliyetleriyle, asosyal bilim insanlarının elinde, bize neler yapacaktı, neler!

Öyle olmadı. Zaten olmayacaktı. Ama —şimdi unutulduysa bile— öyle bir iklim oluşturuldu ki, Reagan bilim bütçesini dehşetli ölçüde kırptığında, kamuoyunda derin bir rahatlama, bir intikamını almışlık hissi duyuldu. Sonra bilim insanları, bilimi daha geniş kesimlere “yaymanın” lüzumunu idrak ettiler ve… İşte yaşadınız.

Şimdi de benzer bir “muhayyel” kötü niyetli elitler masalı pompalanıp duruyor. Hadi Yozgatlılar bu masala itibar edip, Prometheus Erdoğan’a, “onların sahip olduğunu bize de getir” diye arka çıkıyorlar da… Kuzuloğlu’na, Harari’ye n’oluyor, anlamak müşkül.

1970’lerin başlarında, Türkiye’de, yanlış hatırlamıyorsam, 3 —yazıyla üç— bilgisayar vardı. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde bilgisayar zamanına erişim, olağanüstü sınırlıydı. ODTÜ’de mesela, Çarşamba akşamları bilgisayar PROJACS programına rezerve edilirdi. Büyük taahhüt firmaları datalarını getirir, projelerinin çözümünü yaparlardı. Ancak büyükler ödeyebilirdi bilgisayarın birkaç saniyesinin ücretini, o kadar pahalıydı. Şimdilerde, 70’lerdeki o bilgisayarlar gibi erişimi zor bir şey var mı ortada? Üç beş çocuk bir araya gelip, nükleer bomba bile imal edebiliyorlar yani.

Eh, erişimi müşkül olan bir şey kalmış bak, zenginleştirilmiş uranyum.

***

İşin bir yanı, her yeniliğin olağanüstü bir hızla difüzyonu.

Ama Harari’nin kavram haritasındaki esas büyük delik başka yerde. Trump’a, Erdoğan’a filan bakınca görünmeyen bir şey var. Trump ve Erdoğan —ve onlar gibiler— durmaksızın kendilerine bakadurduğumuzdan, günümüzün tayin edici gerçeklikleriymiş gibi görünüyorlar. Ama onların —ve mesela büyük kredi kartı kuruluşlarının— bizim hayatlarımızı “gözetleme” imkânları, bizim aramızdaki fırlamaların onların hayatını gözetleme imkânlarından daha fazla değil.

Diyelim bir yerlerde birileri bir şeyler geliştirdiler ve —Süleyman filan gibi olduklarından— kendilerine saklamaya karar verdiler. Dünyanın bütün fırlamaları, o “saklanan” şeyin “herkesin malı” olması için seferber olur. Üç vakte kalmaz, o saklanan şey orta malı olur.

***

Elbette bir iksirle filan değil, genetik manipülasyonlar marifetiyle ebedi gençliğin sırrı filan geliştirildiğinde, o iş, bir anda, “Euraka” modunda, bir hamamda, bir kişinin işi olarak olmayacak. Bir yığın merkezde bir yığın insanın, uzun süredir yapıp ettikleri ve herkesle paylaştıkları süreçlerin bir safhasında, gerçekleştiğini bile fark etmediğimiz bir biçimde hayatımızın bir parçası olacak. İnternet gibi mesela. “Tam şu noktada şu oldu da” diye İnternet’in hayatınıza girişini açıklayabilir misiniz? E ama bir takım “zengin elitler”, “İnternet bizim” diye mızmızlanmadılar.

Kendi tekellerinde tutabilirlerdi bakın. Tutsalardı İnternet olmazdı ama tutabilirlerdi. Bize de, öyle uzaktan, ağzı sulanarak bakıp, “vay, âlemin neleri var” diye kahırlanmak, geri kalmışlığımıza acınmak, Erdoğan gibi bir kahramanı iş başına getirip… Neyse. Öyle olmadı.

Yarın da, sözünü ettiğim türden genetik manipülasyonlar geliştirildiğinde, mesela Afrikalıların ebedi gençlik maliyetlerini Amerikalı bir takım NGO’lar ödeyecek, filan. Ama bu arada Afrika’da filanca ülkede iktidarı elinde tutan “Reis”, “onlara değil, önce bunlara” filan diyecek, o “bunlar” dediklerinden rüşvet alacak, filan. Afrika’da diyorum, alo! Afrika’da öyle olacak. Yani teknolojileri geliştirenler o teknolojileri Afrikalılardan kıskandığından ortaya çıkmayacak asimetriler. “Ejder meyveli smoothie” yemeyip götünü makbul bir koltuğa yaymadığında gözüne uyku girmeyen bir takım zevat, mesela ebedi gençlik teknolojisini Alman parasıyla kendi adamlarına uygulattığı bilgisi işitildiğinde yayın yasağı filan getirebildiğinden çıkacak. Bu işi Alman parasıyla yaparken Almanya’ya “eine minute” diye gürleyebildiğinden, Nihal Bengisu da “Reis şark kurnazlarının kurnazlıklarını suratlarına çarptı” filan diye “yayın yasağını delebildiğinden” çıkacak.

İşin “normal” dinamikleri, yani iktisadiyatın dinamikleri “çalışırsa”, sizi temin ederim ki endişelenecek bir şey yok, dünyanın “elitleri” ebedi gençliğin esrarını ele geçirdiklerinde, en çok bir iki yıl içinde siz de ebediyen genç kalmanın formülüne sahip olacaksınız.

Ama…

“Bu Burberry çok manasız, bunları imkânsızlaştırmak lazım” filan gibi cin fikirlerle, “bu gâvurlar bize düşman, duvarları örüp içinde şöyle serbestçe br safari düzenleyip Kürt avlayalım” filan gibi heveslerle, “ay azizim, öyle bir ‘gelecek’ gelecek ki, bizi ıskartaya çıkaracak” filan gibi korkularla iş yapmaya kalkanların başına ne gelir, iktisadiyatın dinamiklerini “biz daha iyisini akıl ederiz” diye kendi akıllarıyla ikame etmeye kalkanların başına ne gelir, bilemem.

Mevcut dinamikler çok sarih.

Tarım toplumları toprağı işliyorlardı. Elbette bakıra biçim verenler, vergi kaydı tutanlar vardı ama iktisadın ağırlığını taşıyan ayağı topraktaydı. Kıt olan toprak, bilhassa sulanabilir topraktı. İmparatorluklar o yüzden neşvünema buldu.

Sanayi toplumu malzemeyi işledi. Elbette toprağı işleyenler de, vergi kaydı tutanlar da vardı ama iktisadın ağırlığını taşıyan ayağı malzemedeydi. Kıt olan malzemeydi. Emperyalizm o yüzden neşvünema buldu.

Bugünün —ve daha da çok yakın geleceğin— toplumu sembol işliyor, işleyecek. Harari’nin de işaret ettiği gibi… Toprağın sınırları belliydi, alternatifi yoktu. Malzemenin yerleri belirliydi ama alternatifi de vardı. Arabistan’a el koyamıyorsanız, Hazar havzasında da petrol vardı. Filanca yerdeki demir cevherine el koyamıyorsanız, biraz daha düşük kalitelisini falanca yerden “çalabiliyordunuz”. Yani kıtlık kavramı nitelik değiştirmişti. Şimdi kıtlık diye bir şey yok. Bugünün ve yarının dünyasını, “mutlaka bir şeyler kıt olmalı” diye okursanız… Eh, 19. Yüzyıl kafası olur bu, 21. Yüzyıl kafası değil.

Günümüzde asimetriler kıtlıktan kaynaklanmıyor. Birilerinin erişebildiğine diğerleri erişemediğinden kaynaklanmıyor. “Olur mu ya, İstanbul’daki ile Yozgat’taki bir mi” veya “sen yoksulluğu görmüyorsun” gibilerden gürlemeyin. Daha 1970’lerde, temel tüketim unsurlarına erişim açısından sosyal katmanlar arasındaki fark, bugünkünden çok daha fazlaydı. Bir yığın evde buzdolabı, televizyon yoktu. Et tüketimi, yumurta tüketimi bile çok geniş bir marja sahipti. Ayda bir kg et girmeyen hanelerin oranı ciddi bir orandı. Şimdi de yoksulluk var ve birileri Alaçatı’da, bir ailenin bir aylık harcamasından daha yüksek meblağı dört kişilik bir akşam yemeği için ödüyor. Ama o ailenin evine et, yumurta giriyor, buzdolabı, çamaşır makinesi, hatta bulaşık makinesi ve elbette televizyon var. Büyük ihtimalle en az bir akıllı telefon da… Zenginlik de, yoksulluk da izafi kavramlar. Biri başkasına göre zengin veya yoksul. Yoksa, mutlak değer olarak bakılacak olursa, bugün en yoksul biri, Sultan Süleyman’dan zengin. Meselem bu değil. Burberry markasını talep etmiyorsanız, Burberry standardındaki ürünlere erişim mümkün. Daha 70’lerde değildi.

Günümüzü geçmişten ayıran en mühim unsur, kıtlığın ortadan kalkmış olması. Tarım ve sanayi ürünlerinde bile… Ama esas mühim mesele şu ki, iktisadın ağırlığını taşımaya başlayan sembol işleme endüstrisinin ürünleri, tabiatları icabı, kıt değiller. Siz Google’a girip arama yaptığınız için, başkaları, siz işinizi bitirin de onlar girsin diye beklemek durumunda değiller. Birilerinin genleriyle oynandığında, sizin genlerinizin değiştirilmesi için gereken bir şeyler tüketilecek değil. Ve… Siz de ebediyen genç kalırsanız, birilerinin gençliğinden bir şeyler eksilecek de değil. Kaldı ki, siz ne kadar sağlıklı olursanız, başkalarının da faydasına.

Geçin bu kıtlık masallarını.

Mesela Bhagwan’ın müritleri, Oregon’da bir şehir kurmaya kalktıklarında, civar kasabalılardan bir şey eksilmiyor. Ortada “kıt” bir şey yok. Ne var? Korku var, başkaları adına karar verme şehveti var, dünyaya nizam verme —veya dünyanın nizamını muhafaza etme— küstahlığı var. Ama kıtlık yok. Olmayacak da. Harari’nin sözünü ettiği dünyada kıtlık olmayacak. Dünyayı biçimlendiren esas unsur kıtlıkmış gibi akıl yürütmeyle varılabilecek “manalı” bir liman yok.

***

Öyle, hiç sızıntısız, hiç sıkıntısız, cennetlerden bir cennet vazediyor değilim. Elbette sayısız mutsuzluk olacak. Bir yığın “yeni” dertler zuhur edecek. Ama o dertler Harari’nin “beklediği” kanattan gelmeyecek. O kanat sağlam, endişeniz olmasın.