Mbappe

Mbappe 180 milyon Euro’ya Real Madrid’e transfer olmuş. Adam televizyonda sızlanıyor: “Mbappe 180 milyon etmez. Hiçbir futbolcu etmez. Messi bile etmez.” Kime göre etmez? Beyefendiye göre etmez. Muhtemelen size göre de etmez. Ama etmiş işte. Real Madrid, geçtiğimiz sezonun başında ilk on sekize bile giremeyen, ancak sezonun ikinci yarısında düzenli olarak takımda yer bulmaya başlayan, 18 yaşındaki bir çocuk için Monaco’ya 180 milyon Euro ödemiş.

Piyasa deyince pek çoğunuzun içinin bulandığını biliyorum. Mbappe’nin ne kadar edeceğine karar veren şey piyasa. Alternatifi ne? Yani işi piyasaya bırakmazsak, Mbappe’nin ederini nasıl belirleyeceğiz?

***

1990’ların ikinci yarısıydı. Bir siyasi araştırma ve danışmanlık şirketinde çalışıyordum. Şirketin sahibine göre, erkek kısmı dünyaya para kazanmak —böylelikle dişiler için bir çekim alanı yaratmak— için gelmişti. Para kazanınca iş bitmiyordu, daha çok kazanacak, daha güzel dişileri çekecektiniz. Sonra? Daha da çok kazanacak, daha da güzel dişileri… Başka her hususta olduğu gibi, bu hususta da kendi kavrayışının evrensel bir şey olduğundan şüphesi de yoktu. Yani, eğer siz daha çok para kazanabilecekken, mesela benim yaptığım gibi yapıp maç seyretmeyi tercih ediyorsanız, ya dünyayı kavramaktan aciz bir budala veya… İbne filan olmalıydınız.

Yine bir maç sebebiyle toplantı tarihinin değişmesini talep ettiğimde, dayanamadı, patladı. “Bak,” dedim, “bu sektörde senin hayallerinin bile yetemeyeceği kadar para dönüyor.” “Nasıl yani” dedi. Birden futbol ile kurduğu ilişki değişivermişti. Birkaç saatlik bir kurstan sonra, futboldan para kazanmak için gereken vasıflara sahip olmadığına karar verdi ama yine de… Yıllar sonra, bir takım abuk sabuk işler için Afrika’ya gidip gelmeye başladıktan sonra, beni aradı ve “elimde şöyle futbolcular var, nasıl pazarlarız” diye sordu.

***

İçinde yaşamayı alışkanlık haline getirdiğimiz krizi, kriz çıkmadan yıllarca önce tahmin etmiş, kendimce adını da koymuştum: Sanayi çağının son krizi. İddiam son derece netti, krizden sonra bir sınai işletmeye sahip olmanın, dere kıyısında 40-50 dönüm tarla sahibi olmaktan farkı kalmayacağını söylüyordum. Sanayinin katma değer ve istihdam yaratma kabiliyetinin neredeyse tarımınkine eşitleneceğini…

Güldüler bana.

“E, yerini ne alacak” diye sordular, istihzayla. “Bilmiyorum” dedim. “Ama bu kriz bittiğinde, mesela futbolcu bonservisleri için onlarca milyon Dolar ödenmesi vaka-i adiyeden olacak.”

Yine güldüler.

Kriz bitmeden oldu bunlar.

***

Neden oldu?

Ona biraz sonra geleyim.

Daha 12-13 yaşımdan beri periyodik olarak roman yazma hevesim tutar. 17-18 yaşlarımdayken de bir teşebbüste bulunmuştum. Romanın bilge kişisi —yani ben— birçok şeyin yanı sıra malayani işlerden de rahatsızdı. “Gün gelecek” diye ders veriyordu birilerine, “takvimin her günü bir özel gün olacak, her yıl birkaç büyük spor organizasyonu yapılacak.” Eğilim öyleydi ve hiç hoş değildi. Dört yılda bir Dünya Kupası, dört yılda bir Olimpiyat hadi neyse… Ama her yaz bir yığın organizasyon, her kış, kış organizasyonları… Olacak iş mi? İnsanları çalışmaktan alıkoyup tüketime sevk ederek, insanlık nereye gidecek?

E evet, bildiğiniz —ve muhtemelen paylaştığınız— perspektif. Lakin —övünmek gibi olacak ama— ben 17-18 yaşlarımda şikâyetçi olduğum bu perspektifi 25’ime gelmeden, 1980’lerin ta başlarında terk ettim.

Neden?

Şöyle ifade etmeye çalışayım. 20. Yüzyılın ilk yarısında bile, yüz kişinin sağlıklı bir biçimde beslenebilmesi için gereken işler, mesela 5-6 kişinin, yıl boyunca her gün, günde 10-12 saat çalışmasını gerektiriyordu. Herkesin sağlıklı barınma ihtiyacını karşılamak için de herhalde 4-5 kişi gerekiyordu. Sağlık ihtiyacını karşılamak için, diyelim 0,8 kişi, iletişim ihtiyacını karşılamak için 0,4 kişi filan… Yüz kişinin medeni bir biçimde yaşayabilmesi için, diyelim 90 kişinin günde 10-12 saat çalışması gerekiyordu.

O kadar kişi çalışamıyordu ve bir açık vardı.

Yüz yıl önce 90 kişinin çalışmasını gerektiren üretim için bugün 8-10 kişi kâfi. Bir 8-10 kişiye de, yapılmasa kimsenin bir şey kaybetmeyeceği işleri yaptırıyoruz. 15-20 kişilik işgücüne istihdam sağlayan sistem, bütün talebin üzerinde üretim yapıyor. Talep ne kelime, bütün ihtiyacın fazlasını… Dolayısıyla, bütün dünyada her yüz kişinin bir 8-10 kişisi de, kalanları ihtiyaç duymadıkları şeyleri tüketmeye ikna etmek için çalışıyor.

Otomotiv diye bir sektör var malumunuz. Yan sektörleri ile birlikte, dünyanın en büyük katma değer ve istihdam üreten sınai sektörü. Ama o sektörden ekmek yiyenlerin pek azı sınai faaliyetlerde bulunuyor. Teknoloji üretimi, tasarım, bilgiişlem/yönetim, pazarlama gibi faaliyetler, mesela Mercedes’in emek maliyetlerinin yüzde doksanından fazlasını emiyor. Yani sınai faaliyetler, sanayinin en baba sektöründe bile devede kulak.

Bunu bir kenara yazın.

***

Dünyada para, yüz yıldır, geometrik bir biçimde artıyor. Para derken, para gibi fonksiyon üstlenen her şeyi kast ediyorum. Geometrik demek, kabaca şöyle bir şey: 1950-60 arasında piyasaya arz edilen miktar, 1950’dekine denk gibiydi mesela. 1960-70 arasında arz edilen de 1960’dakine… Böyle çılgınca arttı para ve 2000’den sonra vites büyüdü. Ama bir yandan da paranın dolaşım hızı düşmeye başladığı için, para miktarındaki ekstra artışın dengelendiğini, artış hızının benzer bir geometrik hızla sürdüğünü varsayabiliriz gibi geliyor bana.

On yıla, iki katına filan takılmayın. İşaret etmeye çalıştığım şey, geometrik artışın sisteme yaptığı tesir.

Piyasada para olağanüstü bir hızla artarken, sınai kuruluşların değeri paralel bir artış göstermedi. Dünya borsalarında işlem görsün görmesin, bütün sınai faaliyetlerin ekonomideki toplam büyüklüğü 1960’lardan sonra da artmayı sürdürdü belki ama artış hızı ekonominin büyüme hızının çok gerisinde kaldığından, sanayinin ekonomideki hissesi daralmaya başladı. Üstelik sanayi dediğimiz şeyin içinde, yukarıda işaret ettiğim gibi, sanayi derken kast ettiğimizi hiç andırmayan faaliyetler hızla büyürken.

Son otuz yılda, sanayinin toplam büyüklüğü de pek artmamaya başladı ağır ağır. E piyasaya sürülen onca para nereye gitti? Finans sektörüne gitti. İnşaat sektörüne gitti. Sağlık sektörüne gitti. Ve…

Mbappe’ye gidiyor.

Merceses’in değeri on yıl içinde nasıl değişti bilmiyorum ama Real Madrid Ronaldo’yu 96 milyon Euro gibi çılgın bir paraya aldıktan sekiz yıl sonra, Mbappe için 180 milyon verdi. 18 yaşındaki bir çocuk için… Neredeyse iki katı büyüme demek bu, sekiz yılda.

***

Toparlamaya çalışayım.

Yüz yıl önce, yüz kişinin yüzü de çalışsa —üstelik dönemin verimlilik standartlarında çalışsa— ancak medeni şartlarda yaşamayı sürdürebilecek gibiydik. Bugün, yüz yıl önce çok yeterli gördüğümüz şartları tesis edebilmek için 4-5 kişi çalışsa kâfi. Eh, yüz yıl önceki şartları yeterli görmeyip daha uzun süre eğitim, daha yüksek sağlık standardı, daha iyi beslenme, daha iyi konut, daha iyi otomobil, her istediğimiz yerden dostlarımızla haberleşme filan gibi talepler icat ettik. Bu ekstralar için de hadi 8-10 kişi çalışsa…

Geriye kalan 85 kişinin beşi, mesela futbol oynayarak, basketbol oynayarak, sinema yaparak, dizi yaparak filan geçiniyor. Kalan sekseni de onları izleyerek vaktini dolduruyor. Bu yüzden nefes nefese spor organizasyonları, festivaller filan var. Olmasa her birimiz ne kadar işsiz güçsüz olduğumuzun farkına varacağız ve… Meşguliyeti olmayan insan, hem kendisi ve hem de toplumsal düzen için fena halde tehlikeli bir şey.

***

Mbappe 180 milyon Euro.

O para sizden çıkmıyor. Sanki parasını siz veriyormuşsunuz gibi sızlanmanın âlemi yok. Mbappe’nin göğsünde yer alan reklama maruz kalmaya razı olmaktan başka bir şey bekledikleri yok sizden. Belki bir de tıraş bıçağı veya şampuan reklamlarında karşınıza çıkmasına rıza göstermeniz gerekecek. Sevimli çocuk. Ronaldo gibi itici değil. Tasalanmayın yani.

O para sizden çıkmıyor ve para zannedildiği gibi bir stok değişkeni değil. Yani “o 180 milyonu bir futbolcu için harcayacağınıza Afrika’daki açlara yardım etseydiniz” filanların manası yok. Real Madrid 180 milyonu Mbappe için Monaco’ya verdiğinde, dünya para stokundan 180 milyon Euro eksiliyor değil. Para hâlâ Afrika’daki açlar için kullanılabilir durumda ve… Kullanılamıyor.

Çünkü…

Parayı bir stok değişkeniymiş gibi algılayan, bölüşümü emeğe endekslemekten bir türlü cayamayan, bir yandan üretimi kutsallaştırıp öte yandan tüketimi ve reklamcılığı şeytanlaştıran, eğer reklamcılar bizi daha çok tüketime razı etmeseler ve biz de tüketmesek, şimdi bile fazla olan üretim daha da artarsa ne olacağını aklına bile getirmeden bu akılları yürüten bizler vaziyet ediyoruz dünyaya. Yani hepimiz. Sosyalisti, liberali, İslamcısı, Hıristiyan’ı, Türk’ü, Kürt’ü… İşler çığırından çıkınca da “galiba zırvalıyoruz” demek yerine “fiyatları piyasa belirlemesin” feryatları başlıyor, “biz belirleyelim”.

Nasıl?

Akıllıca. Bu akıllarla…