Basitlik Öldürür

Önceki gün karmaşık (kompleks) yapıların basit yapılara kıyasla daha kırılgan olduğunu ama kırılganlığın topyekûn çöküş manasına gelmediğini söyledim. Aslında daha söylerken içime sinmemişti. Kırılgan sıfatını vulnerability yerine kullanmıştım. Galiba yaralanabilirlik desem daha iyi olacaktı.

Kırılgan sıfatını günlük hayatta, narinlik, hassaslık, yani yaralanabilirlik yerine kullanıyoruz. Ama teknik olarak bakarsak, esnek olmayan, esneyemeyen sistemler kırılır. Karmaşık sistemler ise yaralanabilir sistemler ama kırılmazlar. Çünkü esnekler. Zaten mesele de esneklik.

Esneklik, büyük hacimlerde bilgilerin, kısa süre içinde ve çok farklı stratejilerle işlenmesini gerektiriyor. Hacim meselesini biliyorsunuz. Çabukluğu da… Ama bilgi işleme stratejileri size çok da mana ifade etmeyebilir. Hâlbuki onu da biliyorsunuz. Google’a bu metnin içinde geçen bir cümleyi yazdığınızda mesela, Google bu metni bulup önünüze getiriyor. Bu, yani bilgiye içerikle ulaşma hali son derece yeni bir strateji. Uzun süre boyunca biz bilgiye ancak adresiyle ulaşabiliyorduk.

Bilgiyi depolamada müracaat edilen stratejinin değişimi —adresin yerini içeriğin alması— 1980’lerde icat edilmiş, ancak 1990’larda yaygınlaşmış, son derece yeni bir strateji. Geliştirenlerin temel derdi, bir süre sonra Google icat edilsin ve siz her istediğinize kolayca ulaşın filan değildi. Depolanan veriler disklerde daha az yer işgal etsin ve veri tabanlarında tekrarlar olmasın (böylelikle de bir veri değiştiğinde onun nerelerde tekrarlandığını bulup her birini değiştirmek mecburiyetinden kurtulalım) gibi dertleri vardı bu işi yapanların. Hadise, onların hiç hayal edemeyecekleri yerlere gitti. Bugün sahip olduğumuz bir yığın imkân o sayede gelişti.

Hep öyle olur. Çünkü dünya karmaşık. Karmaşık sistemlerde durmaksızın yeni katmanlar zuhur eder. Tadını çıkardığımız zenginliğin büyük bölümü, yapıp ettiklerimizin amaçladığı şeylerin dışında yığınla şeyin zuhur etmesine yol açmalarından kaynaklanıyor.

(Bir yanlış anlaşılma olmasın, bilgiişlem stratejisi verinin nasıl adresleneceğinden ibaret değil. Mesela daha önce defalarca değindiğim yapay akılda evrimci algoritmalara geçiş de bir strateji değişimi. Böyle bir yığın strateji değişimi yaşadık/yaşıyoruz.)

Zuhur etme dediğimiz hal, hemen her zaman, unsurların yeniden örgütlenmesi demek. Örgütlenme dediğimiz de, aynı maddeden farklı şeyler elde edebilmeyi mümkün kılan şey. Vaktinde demiştim ki, ben maddeciyim… Ama maddenin örgütlenmesini de madde saymak şartıyla. En basit bitkilerden en karmaşık insana kadar bütün canlılar, aynı yirmi küsur aminoasitten mamuller. Üstelik de o aminoasitlerin sadece solak olanlarından. Madde aynı yani ama şöyle örgütlendiğinde basit bir bakteri, böyle örgütlendiğinde ise insan oluyor.

Dahası, bir kediyi meydana getiren maddeyi bir masanın üzerine yığsak, o yığının kedi olmadığını fark etmekte hiç birimiz müşkülat çekmeyiz. Kediyi kedi yapan şey, o malzemenin örgütlenmiş olması. Kedi olma hali, o malzemenin örgütlenmesiyle zuhur eder. Kedi, şüphesiz ki, masanın üzerindeki aminoasit yığınından daha karmaşık. Daha karmaşık olduğu için daha kolay yaralanabilir. Midesi ayrı, kalbi ayrı, tüyleri ayrı tehditler altında.

Ama…

Çok daha esnek olduğunda da herhalde hemfikiriz. Yaralarını onarabilir. Masanın üzerindeki aminoasit yığını için bir tek tehdit var: Çürüme. Ve o basit, örgütsüz yığının çürümeye karşı geliştirebileceği hiçbir karşı hamle yok.

Karmaşıklık iyidir.

***

Karmaşıklık iyidir. Ama 12 Eylül generalleri karmaşıklığı sevmiyorlar, basitliği ise pek seviyorlardı —muhtemelen bütün dünyanın bütün generalleri gibi.

Bütün generaller?

Herhalde hepsi değil. Bildiğim en az bir istisna var: Paul K. Van Riper. Vietnam gazisi emekli general, Pentagon’un yaptırdığı anlı şanlı Millenium Challange 2002 (MC02) adlı yazılımın mavi kuvvetleri temsil ettiği tatbikatta, kırmızı kuvvetlere komuta etmişti. Teferruatına girmeyeyim ama eğlenceli ve ibretlik bir vakaydı. 24 saat içinde kırmızı kuvvetler mavi kuvvetlere Körfez’i dar etmişti (oyunun Körfez’de geçtiğini tahmin ediyoruz). Sonra saat sıfırlanıp, batırılan gemiler yeniden yüzdürülüp yeniden başlandı. Van Riper’e tatbikatın mavi kuvvetlerin zaferiyle bitmesi gerektiği hatırlatıldı. Filan.

Ortalık bir yerde Van Riper istifasını verdi. Basitliği pek seven birini onun yerine getirdiler. Oyun herkesin öngördüğü biçimde gelişti ve mavi kuvvetler kazandı. Herkes mutlu oldu.

Ama bizim generallerimizin arasında öyle biri yoktu. Vardıysa da sesi duyulmadı ve son derece basit bir sistem bütün Türkiye’ye giydirildi. “Biz rektörü biliriz, onun elini kâfi ölçüde güçlendirelim, üniversite raydan çıkarsa kime hesap soracağımız belli olsun” türünden bir mantıkla, bütün koltuklar güçlendirildi.

Ve siyasi parti genel başkanlıkları da…

Olan şey, eğer bir benzetme yapacak olursak, bir insanın sinir ve endokrin sistemlerinin çıkarılıp, yerine bir kedinin sinir ve endokrin sistemlerinin yerleştirilmesidir. Karmaşık bir organizmaya basit bir bilgi işleme stratejisi…

Türkiye’nin meselesi bu.

Türkiye’nin meselesi bu ve fakat muktedirlere kalırsa kedinin sinir ve endokrin sistemi bile fazla karmaşık. Daha da basitleştirmek gerekiyor. Mesela bir karafatmanın sinir ve endokrin sistemi neden olmasın?

İddia ediyorum, sizin de talepleriniz —taleplerinizin bu istikamette olduğunu hiç düşünmeden— bu istikamette. Karmaşıklık sizin de hoşunuza gitmiyor. Adı bile rahatsız edici zaten, öyle değil mi?

Siyaseti memleketi yönetme aracı olarak tarif ettiğinizde/ettiğimizde, ülke yönetimi gibi masum görünen bir kalıbı kullandığımız anda tuzağa düşmüş, işleri olması gerektiğinden çok daha basitleştirmiş oluyoruz. Yönetilecek bir şey değiliz, olgunlaşma sürecinde olması gereken bir şeyiz. Siyasetin işi, o olgunlaşmayı sağlamak. Performansı verimle ölçülecek bir fabrika değiliz, dünyaya uyum sağlama kabiliyeti ile ölçülecek bir sosyal varlığız.

Filan.

***

Askerler zehirleniyor. Made in AKP —yani basit mi basit— bilgi işleme stratejisiyle, depremde yer altı sularına bir şeyler olmuş olabileceği, hava sıcaklıkları filan gibi zırvalar yumurtlanıyor. “Ortada bir kabahat yok, biz bir kabahate yol açmış olamayız” stratejisi bu.

İnsan bunu neden yapar diye düşündüm uzun uzun. Neden yemek şirketini, şirketin sahibinin bile uyduramayacağı saçmalıklarla müdafaa etme ihtiyacı hisseder insan? Eh, her birimizin aklına hemen geliverecek bir sebep var: Şirketin sahibi, ihaleyi kendisine veren ve şimdi de onu müdafaa edenlere, gerekli ödemeleri yapıyordur. Tam da deprem, sıcak manasızlıklarını yumurtlayanlara ödeme yapması şart değil. Herkesin rütbesi oranında hissedar olduğu bir havuz vardır, filan.

Aha işte basitlik. Çete örgütlenmesi. Minimum bilgi ve minimum bilgiişlem ihtiyacı gerektiren örgütlenme tarzı.

İyi de, baskı artar kabahat gizlenemez hale gelirse?

Kolayı var —ve demedi demeyin, bana kalırsa hadise oraya varacak: “Bu ihaleyi alanlar Cemaatçi, bizi zor duruma düşürmek için bir komplo düzenlediler.”

***

Çete örgütlenmesinin sosyal düzendeki muadili kasabalılık dediğim şey. Son derece basit. Bizden olanlar var, olmayanlar var. Biz iktidardaysak, yaptığımız her şey doğru. Hatalar bizden olmayanlar yüzünden ortaya çıkıyor. Hatta onlar bize düşmanlık yaptığından.

Kasabalılık dediğim şey, başka birçok şeyin yanı sıra, basitliğin de kutsanması demek. Yargının, yürütmenin ve yasamanın ayrı ayrı örgütlenmesi ve sonra bu üçünün bir devlet hainde örgütlenmesi, karmaşık bir yapı. O karmaşık yapının içinde var kalabilmek, bir aksiyonda bulunabilmek, bir şeyleri neticelendirebilmek, bir yığın beceri gerektirir. Kasabalı o becerilerden mahrum. Çünkü kasabalının yetiştiği şartlarda o beceriler gerekmemiş ve kazanılamamış.

Köyde büyürseniz ve eğer rençper olmak da istemiyorsanız, kaval çalmayı öğrenir, çoban olursunuz. Çok daha uçuk biri iseniz —ve şehre ulaşım imkânınız yoksa—saz çalar, türkü yakarsınız. Köyde yaşayıp hekim, mimar, ressam, finans analisti filan olamazsınız.

Kasabada büyüyerek de olamazsınız. Esnaf olursunuz. Esnaf Odası Başkanı olmak filan gibi hayaller kurabilirsiniz en çok.

Yukarıda dedim, bütün canlılar yirmi küsur aminoasitten mamul. Kaslarınız da, sinir hücreleriniz ve deriniz de… Kasaba, aynı dokunun defalarca tekrarlandığı, monoton bir organizma. Aynı maddenin farklı dokular halinde örgütlendiği yere şehir diyoruz. Şehirde yetişir mimarlar, ressamlar, reklamcılar, biyologlar.

Şehirde yetişebilir.

Yani şehirde yetişen herkes şehirli olacak diye bir kural yok. Şehirde yetişip kasabayı özleyen kasabalılar çok. Aynı mimari dokuyu defalarca, her yerde tekrarlamakta bir beis görmeyenler mesela. Bütün konutlar aynı mimariye sahip ise, birini biliyorsanız, hepsini bilirsiniz. Basitlik verimli şey.

***

Bütün bunları aslında biraz da ümitsizce yazıyorum.

Çünkü basitlik verimli şey. Ve basitlik, birçok kişiye güzel bir şey olarak görünüyor. Birçok kişiye? Tanıdığım hemen herkese…

12 Eylül generallerinin siyaseti öldüren düzenlemelerinin ne manaya geldiğini, 1990’ların başlarında hissettim. Yok, öyle demeyeyim, daha ilk anda hissettim ama siyasetle pek alakam yoktu ve bu yüzden pek de kafa yormamıştım. 1990’ların başlarında, benim hayatımı yaşayacağım ülkeyi ciddi ölçüde tehdit eden bir vaka olduğunu teşhis ettim. Kompleks sistemler filan bilmiyordum, yani elimde bugün kullandığım kavramlar seti yoktu. Çok daha dar bir vokabüler ile de olsa, başımıza gelenin zırvalık olduğunu seslendirmeye başladım.

En kasabalısından en şehirlisine, en esnafından en profesörüne hemen herkes, siyaseti parlak bürokratların ve iş dünyasında kendisini ispatladığı düşünülen parlak şahısların yapıyor olmasında bir rahmet bekliyordu. Parti genel başkanları da pırıltılı vitrinler düzenliyorlardı. Mesela Yılmaz Dinçerleri’i kesip Aytaman’ları yükseltiyordu. Herkesin hoşuna gidiyordu bu —Dinçerler hariç.

Sistem, öncesine kıyasla, son derece basitti. Delege seçimleri filan yapılıyordu hâlâ ama ön seçimler filan gibi, yaralanmayla neticelenebilecek süreçler tedavülden kaldırılmıştı. Birileri genel başkanı seçiyordu, genel başkan da onları seçiyordu. Sonra da seçim vakti geldiğinde milletvekili adaylarını. Muhatap olacağımız partiler kalmamıştı, muhatabımız genel başkanlardı. Hepimizin bilgiişlem yükü olağanüstü azalmıştı.

Ne güzel.

Yakışıklı çocuklar, güzel kızlar… Daha ne isteyebilirdik?

Şimdi, bu basitliğin bizi pek de içe sinecek bir yere getirmediği konusunda mutabakat sağlamak daha kolay. Ama genellikle talep edilen —gereksiz basitlik yüzünden başımıza gelenin panzehiri olmak üzere aranan— daha da basit bir sistem.

Basitlik kötüdür. Olması gerektiğinden daha basit olan her sistem, ölümcül ölçüde kötüdür. Bize, içinde yaşadığımız dünyanın karmaşıklığına eşdeğer karmaşıklıkta sistemler, üstyapılar lazım. Hiç olmamış ölçüde karmaşık iktisadi, sosyal şartlarda yaşıyoruz. Hiç olmamış ölçüde karmaşık siyasi düzenlere ihtiyacımız var.

“Karmaşık olsun da, nasıl olursa olsun” diyor değilim elbette. Her karmaşıklık problem çözmeyebilir. Ama her basitlik bizi ölüme daha hızla yaklaştırıyor.

Genel kategorisine gönderildi