Doğurmak / Değişmek

Nezih anlattı, bir Hintli yazar, kitabının girişinde, “Hindistan için ‘gelişmekte olan ülke’ deniyor, öyle değil” demiş mealen, “Hint medeniyeti ölüyor.” Uzun ve sancılı bir ölüm sürecinin bir safhasında olduğunu iddia etmiş Hindistan’ın…

Esasen Hindistan’da şimdi olup bitenin nasıl adlandırılması gerektiğine dair, bundan mesela üç yüzyıl sonra yaşayacak olanlar daha sağlıklı tespitlerde bulunabilecekler. Meselemiz, meselenin adını daha doğru koymak değil. Nezih’in sözünü ettiği yazarın meselesinin de “adını doğru koyalım” olduğunu zannetmiyorum. “Bir de bu açıdan bakılabilir” demenin zenginleştirici bir yanı var.

Tahmin edebileceğiniz gibi, bizim de, içinde yaşadığımız günlerde, “ne olacak bu Hindistan’ın hali” diye tefekküre dalacak halimiz yok. Nezih sözünü ettiği tespiti hatırlayıp hatırlatıyorsa, “aynı şey Türkiye için de söylenemez mi” diye düşündüğünden…

Türkiye ölüyor.

Yeni bir hal değil. Türkiye, esasen, iki yüzyılı aşkın bir süredir, ağır ağır ölüyor.

Gençken işittiğim ve etkisinde kaldığım bir aforizma vardı, yaşlandıkça daha sıklıkla hatırlar oldum. “İnsanlar ikiye ayrılır” demişti biri, “pipo gibi olanlar, ağızlık gibi olanlar.” Pipo, içtikçe içimi iyileşen bir tütün tüketme enstrümanı. Ağızlık ise tam tersi, içtikçe içimi berbatlaşır. İnsanların da bazıları yaşlandıkça demlenir, tadına doyulmaz hale gelir. Bazıları ise yaşlandıkça aksileşir, çekilmez olur.

Aynı pencereden toplumlara da bakabiliriz herhalde. Türkiye, kendisi dışında kimseye dert olmadan, yük olmadan kendi köşesinde yaşlanan biri gibi, sahneyi efendice terk edecek gibiymiş gibi görünüyor, bir açıdan bakarsak. Ama sonra, Cihan Harbiyle birlikte, birden…

Neyse…

***

Türkiye ölüyor. Yani bir Türkiye ölüyor.

İnsanlar ölür. Medeniyetler de ölür. Ölünür yani, dert değil. Benim penceremden bakıldığında, Türkiye’nin ölüyor olmasında iki mesele var. Birincisi, yukarıda işaret etmeye çalıştığım gibi, efendice ölmeyi başarıp başaramadığı… Ama esas mühimi, ölmeden önce doğurup doğuramayacağı…

Üzerinde yaşadığımız şu topraklardan gelip geçmiş medeniyetlerin envanterini çıkarmak bile kabil değil. Yirminci kuşaktan dedeniz acaba hangi dili konuşuyor, neye inanıyordu, tahmin edebilir misiniz? Kutsalları nelerdi, komşuları ile ilişkileri nasıldı, eşiyle birbirlerini hangi sosyal mekanizmalarla eşleşmişlerdi, kaç eşi vardı, eşlerinden başka kaç kadınla ilişkisi olmuştu…

Kabaca yedi yüzyıl öncesinden söz ediyorum. O dedeniz hakkında, yukarıda sorduğum soruların cevaplarına güvenilir bir biçimde ulaşmak, muhtemelen hiç mümkün olmayacak. Ama yüksek bir istatistiksel hassasiyetle şunları söylemek kabil: Yedi yüzyıl kadar önce yaşayan dedeniz, büyük ihtimalle, doğduğu yerden on kilometre uzaklaşmadan yaşadı ve öldü. Eğer öyle olmadıysa, mesela Moğol ordularının önünde yüzlerce kilometre kaçmak zorunda kalanlardan ise, o yüzlerce kilometre boyunca bile, yoğun temasta bulunduğu insanların sayısı yüzü geçmemiştir. Tastamam aynı dönemde Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan çağdaşları hakkında hiçbir bilgi sahibi değildi. Hatta Atlas Okyanusu diye bir okyanusun varlığından da haberdar değildi. Hayatı boyunca hep aynı işi yaptı, toprağı ekti, yağmur için dua etti, ürünü kaldırdı, stokladı. Kuraklıktan, eşkıyadan, inandığı tanrının gazabından, öyle pek az sayıda şeyden kaygılı, hep kaygılı, yaşadı, öldü. Son derece sınırlı bir diyeti oldu –muhtemelen buğday ekmeği, yoğurt ve nadiren de kırmızı etten mamul bir diyet. Yanında üzüm ve şarap.

Yedi yüzyıl önceki dedeniz, bir medeniyetin mensubu ve ürünü olduğunun farkında değildi. Muhtemelen lügatinde medeniyet manasına gelecek bir kelime yoktu. Ama bir medeniyetin mensubu ve ürünü idi. Mensup olduğu medeniyet öldü. Ölmeden önce doğurabildiyse doğurdu –bu topraklardaki medeniyetlerin pek çoğu, doğuramadan öldü.

Dünya tarihinde kendi ölümünün, ölüyor olduğunun farkına varabilecek biçimde ölüyor olan ilk medeniyetler, günümüzde ölüyor olanlar. Tuhaf bir tecrübe yani bizimki. Öncesi olmayan bir hal. Ama bütün fark da ondan ibaret, medeniyetler ölür.

***

Şöyle de bakabiliriz…

Genetik araştırmaların gösterdiğine göre, Britanya adalarında yaşayanlar, ağırlıklı olarak Keltlerin soyundan geliyorlar. Kendilerini Anglosakson olarak adlandırıyorlar ama Angılların ve Saksonların hissesi pek düşük. Kelt kültürü neydi, Angıl ve/veya Sakson kültürü nasıl şeylerdi, günümüzün Anglosakson kültürünün genetik kodu araştırılabilse hisseler Kelt, Angıl ve Saksonlar arasında nasıl paylaşılırdı, bilmiyorum. Bilinebileceğini de zannetmiyorum.

Ama şunu biliyorum: Bugünün Anglosakson antropologları bir zaman yolculuğu yapabilseler ve bin yıl önceki Kelt, Angıl ve Sakson topluluklarını inceleyebilseler, onlar ile günümüzün Amazon yerlileri arasındaki benzerliklerin, onlar ile bugünkü Britanyalılar arasındakinden çok daha fazla olduğu neticesine varırlardı. Keltliğin, Angıllığın ve Saksonluğun asılları diye bir şey olsa, o kadar da ehemmiyet taşımazdı yani. Anglosakson medeniyeti, durmaksızın değişebildiği için var. Her birimiz gibi, ancak değişirse bir özne oluyor, bir özne olarak hayatta kalıyor. “Doğurmak” derken kastettiğimi, değişebilecek esnekliğe sahip olmak olarak görmek de mümkün yani.

Türkiye esnek mi?

Bana kalırsa toplum olağanüstü esnek –belki olmaması gerektiği kadar. Ama Türkiye’nin siyasi örgütlenmesi, olmaması gerektiği kadar katı. Dört yüzyıldır katılaşıyor. “Değişmiyor” demiyorum, değişiyor, giderek katılaşacak biçimde değişiyor. Çevresiyle temas halinde, o çevreden aldığı sinyalleri değerlendirerek, çevrenin sağladığı imkânlara ve fırsatlara uygun olarak değişmiyor. Çevreden aldığı tehdit sinyalleri yüzünden giderek içine kapanacak biçimde değişiyor. Giderek, çevreden tehdit sinyallerini bile alamayacak şekilde…

Cumhuriyet de öyle bir katılaşma süreci idi. Günümüzün Atatürkçüleri, Ulusalcıları, Kemalistleri, Batı’dan gelen değişim baskısına cevap veren, ona uyum sağlamaya çalışan bir Cumhuriyet tarihi yazıyorlar ama esası öyle değildi. Alfabeyi değiştirip, fesin yerine şapka giyilmişti ve… O kadarı yetsin talep ediliyordu. O kadarıyla atlatılsın değişim dalgası. Dışarıdan gelen her sinyalin bir tehdit olarak algılanması, öyle değerlendirilmesi, Osmanlı’nın son dönemlerindekinden bile daha derin bir paranoya halini almıştı.

Cumhuriyeti daha çok katılaşamayacak kadar katılaştırmak da Erdoğan ve avenesinin marifeti oldu.

Bu yüzden belki de, “değişmek” yerine “doğurmak” fiili daha uygun.