Yeni Nesil Soğuk Savaş

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın demiş ki, “Türkiye kolay gözden çıkarılacak ülke değildir.” Sonra da eklemiş: “Bunu herkesin bilmesi gerekir.”

İktisadi ve sosyal olarak en kırılgan ve çaresiz olduğu dönemlerde bile —hiç değilse— seçimi doğru dürüst yapmayı becermiş bir ülkeyi, seçim yapmayı bile beceremez hale getirmiş olan rejimin sözcüsü söylüyor bunları. Ne söylüyor? Neden söylüyor?

Türkiye neden “gözden çıkarılacak değil” olmuyor da “kolay gözden çıkarılacak değil” oluyor. Türkiye’yi gözden çıkaracak olanlar yani, biraz zorlanmayı göze alırlarsa, Türkiye’yi gözden çıkarabilirler mi? Ne kadar zorlanmayı göze almaları gerekiyor?

Ama oraya gelmeden… Türkiye’nin gözden çıkarılması neden gündeme geliyor? Gözden çıkarılamaz olmak matah bir şey mi? Marifet mi? TDK gözden çıkarmak için “bir mal, para, değer yargısı vb. maddi veya manevi varlığın elden çıkarılmasını kabul etmek” karşılığını vermiş. Yani birilerinin elindeymişiz, üzerimizdeki tasarruf hakkı birilerinin elindeymiş…

Kalın “bunu herkesin bilmesi gerekir” derken kimi kastediyor? Herkes, herkes ise… Mesela bir yerlerde “Türkiye’yi gözden çıkarıyorlar” diyenler var da onları mı bilgilendiriyor? Bilgilendirilenler arasında Türkiye’nin sahipleri de var mı? Hani o Türkiye hakkında tasarrufta bulunma kabiliyetine sahip olanlar? Kalın onlara “Türkiye’yi kolayca gözden çıkaramazsınız ha, bilmiyorsanız bilin” demiş oluyor mu? Belki de bilhassa onlara sesleniyordur. Herhalde öyledir.

Kalın kusura bakmasın, Çavuşoğlu, Süleyman, son dönemde Yavuz ve benzeri şeyler, didiklenmeyi hak edecek laflar etmiyorlar —Bahçeli mukallidi gibi hepsi. İktidar cenahından, uzun süredir, belirli bir gramere sahip, lafa sayılabilir pek az laf dolaşıma sokuluyor. Eh, Kalın’ın yukarıda alıntıladığım lafları da o nadir nebattan olduğundan didikliyorum.

Didikleyince de ortaya bir perişanlık görüntüsü çıkıyor, gördüğünüz gibi…

Almanya adına birilerinin çıkıp “Almanya kolay gözden çıkarılacak ülke değildir” dediğini tasavvur edin. Edemiyorsunuz değil mi? Bir Berlin havalimanını bilmem kaç yıldır tamamlayamamış, görevdeki Şansölyesi parti başkanlığından ayrılmış, bizi kıskanan Almanya’dan söz ediyorum. Şansölyesinin makam odası Diyarbakır Belediye Başkanlığına atanan kayyumun kendisine yaptırdığı makam odasının yanında gecekondu gibi kalan Almanya’dan…

Aslında bu tür bir lafı sadece Almanya’dan değil, hatta Avusturya’dan, Sırbistan’dan, Bulgaristan’dan bile işitemezsiniz. Kimse “gözden çıkarılabilir” olduğunu, kendisi hakkında “gözden çıkarsak mı acaba” diye tartışmalar yapıldığını itiraf etmez. Esasen kimse, kendi kapasitesinin bu kadar üstünde işlere kalkışmayarak, kendisini bu kadar tartışılır hale getirmez, “gözden çıkarsak ne olur” diye sorulmasına sebep olmaz.

Evet, Kalın bize, hepimize, bir şey bildirmiş oldu: Birileri Türkiye hakkında “gözden çıkarsak mı acaba” diye, “gözden çıkarsak maliyeti ne olur ki” makamında kafa yoruyor. Bunu, besbelli ki, Kalın biliyordu, kafa yoranlar da biliyordu, biz ise tahmin ediyorduk. Öğrenmiş olduk. Öğrenmiş olduk ki, ilaveten, Türkiye gözden çıkarılabilirmiş ama “o kadar kolay” gözden çıkarılamazmış.

Yazık.

Ben “Türkiye’yi gözden çıkarsak ne olur” diye kafa yoranların tarafında olsaydım, Kalın’ın dedikleri kulağıma değdiğinde, “hmm, kolay değilmiş, hesaplayalım ne kadar zormuş, kapasitemiz el veriyor mu” diye düşünmeye başlardım. Veya… “Hmm, kolay değilmiş, bu haliyle kolay değilmiş, o halde bir şeyler yapalım, Türkiye’yi kolayca gözden çıkarılabilir bir hale getirelim, sonra da gözden çıkaralım” derdim.

Uzattım.

Ama nihayet esas derdime geldim. Hanidir yazmak istediğim mevzulara…

Bir vakittir, “dünyanın mevcut halleri fazla belirsizlik ihtiva ediyor, belirsizlikle baş edemiyoruz, şöyle yeni bir soğuk savaş atmosferi imal edelim de dünyanın hararetini düşürelim” niyetinin kokusu burnuma geliyor. Avrupa daha erken safhalarda, bundan dört-beş yıl kadar önce, “ne haliniz varsa görün, bu oyuna bizi bulaştırmayın” dedi. Türkiye’nin menfaati Avrupa’yla birlikte davranmaktaydı. Ama Erdoğan’ın menfaati başka…

Neticede Erdoğan bir yandan ABD ve öte yandan Rusya ile dans etmeye başladı. Aha işte Kalın’ın ettiği lafa lüzumundan fazla inandığı için. Ne ABD’nin ve ne de Rusya’nın Türkiye’yi gözden çıkaramayacağını varsaydığı için. Hesapça, müzayededeki iki zengin —sırf diğerine kaptırmamak için— Türkiye’ye biçecekleri değeri artırıp duracaklar, Erdoğan da “gördünüz Türkiye’ye nasıl değer kattım” diye kostaklanacak. Bu arada herhalde Kürtlerin kökünü kazıyacak, kahraman olacak, filan.

Ucuz bir Nasırcılık karikatürü yani.

Nasır ile Erdoğan arasında bir benzerlik olduğunu yenilerde keşfetmiş değilim —daha önce yazıp yazmadığımdan emin olmasam da. Yani şu S-400/F35 yol ayrımına gelmeden de Erdoğan’ın Nasırcılık oynamaya çalıştığını düşünüyordum. Aslında S-400/F35 krizi Erdoğan’ın Nasırcılık oyunun başlangıcı değil, o oyunun sonunda Erdoğan’ın getirildiği yol ayrımı. Yani “artık bu biçimsiz oyununa katlanmayacağız, sen tercihini yap” denen nokta.

Erdoğan’ın hesaba katmadığı şey şu ki, işbu müzayede danışıklı.

Türkiye, evet, Erdoğan onu ucuz pazarlıklarla küçülttüğü halde, kapasitesinin çok üzerinde maceralara sokup hasar verdiği halde, hâlâ, tarafların gözden çıkaramayacağı kadar büyük. Ama… Her ikisinin de menfaati dünyayı yeni nesil bir soğuk savaş atmosferine sokmakta olan iki aktörün hanidir kotarmakta oldukları projeden vaz geçmelerine yol açacak kadar da büyük değil.

Yani?

Eğer projenin hayata geçmesinin önünde bir sıkıntı kaynağı olarak durmayı sürdürürse, Türkiye’yi arıza çıkaramayacak kadar küçültmek konusunda pekâlâ mutabık kalabilirler. Nasır’ın anlamadığı buydu. Yani birbirlerinden ölesiye nefret ettiğini varsaydığı iki tarafın asıl önceliklerinin diğerinin telef olması değil, oyunun sürmesi olduğu…