Erdoğan’ı Yenmek

Halil Berktay Serbestiyet’te uzun bir yazı dizisi yayınladı (bağlantı, şu ana kadarki son yazıya gidiyor, oradan, önceki yazılara ulaşılabilir). İnsan topluluklarının arınma ritüellerinin tarihini kısaca geçip, Marksizm’le —daha doğrusu Leninizm/Stalinizm’le— kendi hesaplaşmasında uzun uzun oyalandı. Ben şöyle anladım: Marks devrimden sonra burjuvazinin geri dönebileceğini düşünmemiş, en azından önemsememişti. Bu ihtimali problem haline getirip işi çığırından çıkaran Lenin/Stalin oldu.

Öyledir herhalde.

Ama bir mesele var. Marks kendi ideolojisiyle siyasi bir iktidar tesis etmiş değildi. Diğerleri etmiş idiler.

Derdim Marks, Lenin, Stalin, sosyalizm ve saire değil. Berktay’ın da —mezkûr diziye başlangıcı hesaba katılırsa— derdi onlar değildi. Çok farklı sosyal sistemlerde, çok farklı çağlarda ve çok farklı kültürlerde tekrarlanıp duran bir kalıptan söz ediyor gibiydi Berktay. Ve evet, hemen her şartta tekrarlanan bir kalıp var. O kalıba ben başka bir açıdan da yaklaşılabileceği kanaatindeyim. Benim yaklaştığım yerden yaklaşıldığında da, zaten, Marks’ın Lenin’inki gibi bir problemi olamazdı.

Nereden yaklaşıyorum?

Marks’ın fikirleri vardı, Lenin’in ise iktidarı. Diyelim ki Marks yepyeni bir ürün tasarlamıştı ama piyasaya sürecek imkânları olmamıştı. Lenin o ürünü üretmiş, piyasaya sürmüş, para kazanmıştı. Marks’ın korunmaya değecek bir şeyi yoktu, Lenin’in vardı —pazar payını, o da olmazsa kazandığı serveti mesela koruması gerekiyordu. Dolayısıyla Marks’ın bir garantiye ihtiyacı yoktu, Lenin’in vardı.

Mesele, hemen her devirde ve hemen herkes için hep garanti meselesi oldu. Kazanılmışı, onu tehdit edebilecek bilinmezlere karşı koruma meselesi… Dolayısıyla bir şeyler kazanmış ve biriktirmiş olanlar ile herhangi bir birikimi olmayanları mukayese etmek çok da mantıklı değil.

Devam etmeden… Marks ile Lenin ve/veya Stalin arasında bir taraf filan değilim. Bir şeyler biriktirmeyi önemsiyor, kazananları olumluyor veya birikimi olmayanları alkışlıyor filan da değilim. Sözünü ettiğim kişi ve kategorilerin her biri hakkında elbette değer yargılarım var ama o değer yargılarından bağımsız bir gerçeklikten söz etmeye çalışıyorum. (a) Âlem beklenmedik sürprizlerle doludur, (b) her insan bu bilgiyi —eğer doğarken yanında getirmiyorsa— çok küçük yaşlarda öğrenir, (c) hemen herkes, eğer bir şeylere sahip olmuşsa, onu âlemin sürprizlerinden muhafaza etmeye çalışır, garanti arar ve dolayısıyla (d) muhafaza edilebilecek bir şeyleri olanlar ile olmayanların tutumları arasında tabii bir fark olur. Elbette garanti arayışının dozu kişiden kişiye, kültürden kültüre değişkenlik gösterir. Ama garantiye alınacak bir şeyi olmayanların garanti aramamaları bir karine olmaz yani.

***

Yukarıdaki uzun girişten sonra günümüzün mevzularına gelebilirim.

Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, daha doğrusu kurulan Cumhuriyetin sefasını sürenler, kendi kazanımlarını garantiye almak için çok da kafa yormak zorunda değillerdi. Memurları güçlü kılarsanız, o kazanımlardan sebeplendirirseniz —dönemin siyasi ve sosyal teknolojilerinin belirlediği ortamda— ciddi bir tehditle karşı karşıya gelmeniz kolay değildi. Dersim’de birileri beklenmeyecek kadar cüretkâr işler işlemeye kalkmadığı durumda filan yani… O zaman da, itiraz edenlere hadlerini bildirirsiniz, başkaları için de ders yerine geçer. Nokta.

Sonra siyasi ve sosyal teknolojiler değişti, memurları dışarıdakilerden ayıran duvarın geçirgenliği arttı, duvar alçaldı. Darbe yapıldı, birileri asıldı, yeni bir Anayasa yapıldı. Birilerinin tehdit altındaki kazanımları garanti altına alındı. Güya…

1980’e kadar öyle geldik. 1980’i yapan —Cumhuriyet tarihinin görüp gördüğü en ahmak— memurlar, “ulan bu iş böyle yürümüyor, ikide bir düzeltme yapmak gerekiyor, bir defada ve ebediyen düzeltme gerektirmeyecek sistemi kuralım, bizim taraftakilerin iktidarını ebediyen garanti altına alalım” fütursuzluğuyla memlekete bir Anayasa kazıkladılar. İktidardakilerin iktidarını toplumdaki dalgalanmalardan tamamıyla bağımsızlaştıran, âlemin sürprizlerinden büsbütün bağışık bir garantili düzen Anayasası. Mesele şu ki, 2002’de, ebediyen dışarıda bırakılması hayal edilenler, içeri girdiler. İçerdekileri de dışarı attılar. Dolayısıyla 1982’de tesis edilmiş düzen, ebediyen içeride kalmayı hayal edilenlerin içeri girmesini imkânsızlaştıran bir fonksiyon üstlendi.

İmkânsızlaştıran?

Pek sayılmaz. Çünkü âlem sürprizlerle dolu.

Başından beri “âlemin sürprizlerinden” söz ediyorum ama lafın gelişi. Yoksa mesele sürpriz değil. Mesele, âlemin dokusunun garanti sevmemesi. Âlem, garanti altına alınmış olduğu varsayılan ne varsa onu, tastamam onu kemirip, eritip duruyor. Siz bir şeyleri kazanırken, biriktirirken bir emek harcıyorsunuz. O kazandığınız şeyi, biriktirdiğiniz şeyi çok önemsiyorsunuz ama esas mühim olan biricik şey emeğiniz. Mesela bir kadının (veya kadın iseniz bir erkeğin) gönlünü kazanmak için çaba harcayıp duruyorsunuz. Neticede birinin gönlünü kazanıyorsunuz. Ortaya bir kıymet çıkıyor. Sonra o kıymeti garanti altına almak için nikâh kıyıyorsunuz. Bingo! Onca zaman biriktirdiğiniz ne varsa rüzgâra savruluyor. Emek harcamadan, emek harcamayı sürdürmeden bir şeylerin kıymetini muhafaza etmek mümkün değil.

Erdoğan ve taifesi, oturanın oturmayı sürdürmesi garanti edilmiş koltuklara oturduktan kısa süre sonra, o koltuklara oturmuş olmalarının ilahi bir onay olduğu kanaatine sahip oldular. Emekleri yüzünden değil, vasıfları sebebiyle onaylanmış olmaları yüzünden oraya oturabildikleri kanaatine… Sonra da onaylanmış olmanın verdiği rehavetle, sağa sola nizam vermeye teşebbüs ettiler.

Mesele şu ki, dünya değişiyordu. Bizatihi kendileri değiştiriyorlardı. Dünya dedikse, Erdoğan ve taifesinin içinde ikamet ettikleri burçların dışından söz ediyorum. Yoksa içeride her şey süt limandı. Değişim, 1982 düzeninin inşa ettiği yüksek burçlardan içeri sızamıyordu. Kendisinin seçilmiş ve onaylanmış olduğuna iman etmiş olan Erdoğan, uzunca süre, sadece içeride düzenlemeler yaptı. Kendisine rakip olabilecek olanları birer birer tasfiye etti. Kendisini daha da garantiye almaya hasretti mesaisini.

Ama bu arada dışarıda fırtına büyüdü. Gezi oldu. Erdoğan o vakit hissetti kazandığı hiçbir şeyin garanti altına alınmış olmadığını. Ve… Lenin ne yaptıysa, Kemal ne yaptıysa, İsmet ne yaptıysa, Adnan ne yaptıysa, aynısını yaptı.

Âlem garanti sevmez. Kazanımlarınızı garantiye almak için yaptığınız her şey, kazanımları daha da ciddi tehditlerle karşı karşıya bırakır. Ya peki ne yapmak lazım gelir? Mütemadiyen yeniden kazanmanız gerekir. Evliliğinizin yürümesi için eşinizi mütemadiyen her gün kazanmanızın gerekmesi gibi. Esnaf iseniz müşterinizi her gün yeniden kazanmanız gerektiği gibi.

Mütemadiyen yeniden kazanma gerekliliği, anladığım kadarıyla, anlaşılması, idrak edilmesi en müşkül gerçekliklerden biri.

***

Havuz problemlerini bilirsiniz, havuza ve havuzdan su akıtan borular vardır ve bir de havuzda birikmiş olan su. Kabaca söyleyecek olursak, bir değişken havuza/havuzdan akan suyun debisi ise, bir diğer değişken de havuzdaki suyun hacmidir. Debi de değişken, hacim de… Ama aralarında bir karakter farkı var: Debi birikmez, hacim ise birikir. Vanayı kapatıp debiyi anında sıfırlayabilirsiniz mesela ama havuzdaki su miktarını anında sıfırlayamaz veya istediğiniz bir değere getiremezsiniz.

İnsan zihni —nispeten kararlı olduğundandır belki— havuzdaki su miktarına odaklanmaya daha meyyal görünüyor. Hâlbuki tayin edici olan akan suyun debisi. İlaveten, hayat bir akış. Erdoğan ve taifesi, 23 Haziran’da alınan oylara bakıp, “hâlâ çok güçlüyüz” neticeleri çıkarmaya çalışıyor. Bir açıdan haklılar, bence de Yıldırım’ın aldığı oy münhasıran AKP oyu, MHP’nin bu oyda hemen hiç katkısı yok. Ve başka bir açıdan da haklılar, çünkü İmamoğlu’nun aldığı oy CHP’nin, HDP’nin, İYİ Partinin, MHP’nin ve hatta normal şartlarda oy kullanmayacak olanların toplam oyu. Böyle bakıldığında AKP, hâlâ en yakın rakibinden misliyle büyük. İlaveten başka bir açıdan da haklılar, çünkü kendileri için hayatı olağanüstü zorlaştıracak şartlarda girdiler seçime…

Mesele şu ki, Yıldırım’ın aldığı oy, havuzdaki su miktarını gösteriyor. Hâlbuki havuz çatladı. Havuzdaki su ne kadar yüksekse, çatlağın üzerindeki basınç da o kadar yüksek demektir. Bu da demektir ki, çatlak hızla büyüyecek. Çok hızla… Ve mesele şu ki, havuzdaki seviye kaybını telafi edebilecek, havuza taze akış sağlayacak vanalar çoktan kapandı. Erdoğan’ın kazanımlarını garantiye almak için yükselttiği duvarlar tıkadı vanaların önünü.

Dolayısıyla da Erdoğan, kendisi gibi davranmış öncüllerinin kaderini tecrübe etmekten kurtulamayacak. Yıllar önce yazmıştım, “umarım hesabının görüldüğü güne kadar yaşar” diye… Umarım sağlığı elverir, daha da yaşar. Onun hayatının devamına toplum olarak ihtiyacımız var. “Onun yerine gelenler onun kaderinden ders alsın da mesailerini mevcudu korumaya ayırmasınlar” diye değil. Görünen o ki, insanlar başkalarının tecrübelerinden ders almak hususunda çok da mahir değiller.

Ama toplum olarak Erdoğan’ı yenmeye, Erdoğan’ı bir toplum olarak bizim yenmemize ihtiyacımız var.