Tuhaf Bir Pazar Günü

Pazar günü, malumunuz, İmamoğlu’nun Maltepe mitingi vardı. Mitingden önce Çubuk’ta, Kılıçdaroğlu’na bir linç teşebbüsü oldu. Bu tür durumlarda iki soru öne çıkar: (a) Olan neden, hangi öznelerin hangi tercihleri sebebiyle oldu? (b) Olan, olacaklara nasıl tesir eder?

Uzaktan görünen tablo şöyle:

Mazbatası geciktirilip duran İmamoğlu, mazbatasını alır almaz, ilk Pazar günü, seçmenleriyle buluştu. Bu süreçte onunla duygudaşlık kuran kitleler de onu yalnız bırakmadılar. Maltepe’de olan, zaten planlanmış, duyurulmuştu. Bir tuhaflık yok.

Esasen var. Bir Belediye Başkanının mazbatasını aldıktan sonra seçmenleriyle eğlenmesi, kutlaması çok tuhaf kaçmayabilir ama bir miting —bildiğim kadarıyla— ilk defa düzenleniyor. Dolayısıyla olayın mevcudiyeti tuhaf. Tuhaflıklara alışkanlık peydahladığımızdan ve İmamoğlu’nun mazbatasını alma sürecinin biçimsizlikleri yüzünden, mazbata sonrası bir miting düzenlenmesi tuhaf görünmüyor —bu tuhafı tuhaf görmeme hali, bizim hakkımızda, ne hale getirilmiş olduğumuz hakkında çok şey söylüyor ama o ayrı.

Mitingden hemen önce Çubuk’ta yaşananlar ise, uzaktan bakınca, şehit yakınlarının acılarını yönlendirebilecekleri bir nefret objesi bulunca oluvermiş gibi görünüyor. Orada bir tuhaflık yok, daha önce de defalarca benzerleri yaşanmıştı. (Bu hususta tuhaflık, seçim öncesi uzun süre Türkiye’de eylem düzenlememiş/düzenleyememiş olan PKK’nın seçim sonrasında hemen bir iş işlemiş olmasında. Ama o hususta elde yeterli malumat yok. Daha önce yapmaya teşebbüs ediyorlar engelleniyorlar mıydı, bu defa göz mü yumuldu? Öyleyse neden? Yoksa hanidir bir şey yapmamayı tercih ediyorlardı da şimdi yapmayı mı tercih ettiler? Öyleyse neden? Filan.)

Eh, iktidar blokunun kampanya stratejisi hesaba katılırsa, yığın psikolojisi hakkında bir fikriniz de varsa, Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta başına gelenlerin çok da anlaşılmaz bir yanı yok. Bu hususta merak mevzuu olabilecek olan, Kılıçdaroğlu’nun neden o cenazeye gittiği, bu tercihin hangi odaklarda, ne tür hesaplamalarla yapıldığı ve saire…

İmdi…

Çubuk’ta malum hadise vuku bulduğunda, Maltepe’deki miting iptal edilse ve/veya ertelenseydi, muhtemelen şaşırmazdınız. İptal edilmediğinde mitinge alaka —korku sebebiyle— düşük olsaydı, yine şaşırmazdınız. Ama bunların hiçbiri olmadı.

Ortaya ibretlik bir tablo çıktı.

Bir tarafta, alenen devlet destekli, katıksız öfkeden ve nefretten mamul bir linç girişimi, öte yanda kendiliğinden örgütlenmiş, neşe ve ümitten mamul bir kitle hareketi. Yürütmenin başı tarafından yıllardır her gün yeniden bölünen toplumun bir yanında kaldığı varsayılanların enerjisinin zannedildiği kadar yüksek olmadığı, devlet göz yummazsa bir linç teşebbüsü için en elverişli şartlar bir araya getirildiğinde bile havaya giremedikleri… Buna mukabil öte taraftakilerin enerjilerinin yüksek olduğu, zannedildiğinden çok daha yüksek olduğu, bir istikamet verilirse çok şey yapabilecekleri…

Planlasanız, tasarlasanız gösteremeyeceğiniz kadar berraklıkla göründü.

***

Beni bilen bilir, komplo teorileriyle işim olmaz. Bu, hiçbir öznenin bir yerlerde bir takım planlar yapmadıklarını düşündüğüm manasına gelmez. Açıkçası, İmamoğlu’nun miting yapacağını öğrendiğimde, bu işin bir aklın ürünü olduğunu düşünmüştüm. Kimin aklı olduğunu bilmem ama bir yerlerde “eğer seçmenin iradesini görünür kılmazsak bunlar yine masa başı oyunlarla biçimsiz işler yapacaklar” diye sağlıklı bir öngörüde bulunulduğunu düşünüyorum. Doğru iş, doğru bir biçimde yapıldı.

Peki, Çubuk’ta olanlar da bir yerlerde yuvalanmış birilerinin kolaylaştırdığı bir şey olabilir mi? “Hah, tam olması gerektiği yerde, Çubuk’ta bir şehit cenazesi var. Kılıçadaroğlu da gidiyor. Fırsata bak!” Mevzuu böyle görüp heveslenenler olmuş olabilir mi? Var iseler şaşırmayacağım. Hedefleri neydi, bilemeyeceğim. Belki de zannettiğimizden çok başka hedefleri vardı, mesela memleketin iki kanadı arasındaki farkın berraklıkla görünmesi gibi bir muratları vardı, kim bilir!

Geçtiğimiz Pazar günü olanların neden olduğu hakkında, demek ki, şunu emniyetle söyleyebilirim: Yürütmenin başı tarafından bıkmadan, ihtimamla inşa edilen bölünmenin bir yanında, yürütmenin başının tarafında, sadece küçük bir öfkeli azınlık var. Kendisine oy verenlerin büyük bölümü, onca çabaya rağmen, onun gönlünü okşayacak biçimsiz aksiyonlara destek olma havasında değil. Buna mukabil, gazete ve televizyon kanalı görünümlü parti bültenleri marifetiyle durmaksızın toplumun yüzde ellisi olarak ön plana çıkarılan bu azgın azınlık, karşı tarafta ciddi bir enerji birikimine yol açmıştı. O birikmiş enerjinin akacağı bir kanal yoktu. Bir kanal buldu.

Yani?

Toplum zaten Pazar günü göründüğü gibiydi, görünür olması sağlanamıyordu. Bir şeyler oldu, toplum çıplak haliyle göründü.

Pazar günü olanların bundan sonra olacak olanlara dair söylediği şeyler de sonraya kalsın…