10 Nisan’ın Faturası

Şu piyasa muhabbetini bitirmedim ama bir mola vereyim.

Meşum 10 Nisan gecesi hatırınızdadır. Hani şu, gece 22:00 civarında, 24:00’ten sonra iki gün sokağa çıkmanın yasak olacağının ilan edildiği gece… O gece ve hemen sonrasında konuşulanlar, yazılan çizilenler de hatırınızdadır. Kimilerine göre dört yüz bin, kimilerine göre iki buçuk milyon kişi, daracık aralıkta marketlere hücum etmiş ve… Günlerce emek emek biriktirilmiş olan ne varsa berhava olmuştu. Onca tedbirle kazanılan her şey kaybedilmişti. Memleketi dehşetli bir vaka artışı bekliyordu. Bu aymaz ahaliye de zaten, müstahaktı.

Peki, gerçekte ne oldu? Biliyor musunuz, bilmiyorum. Özel olarak herhangi bir bilgiye ulaşmaya çalışmıyorum ama 10 Nisan gecesinin bize neler yapacağına dair derin analizler yine de bana ulaşmıştı. O gecenin gerçek maliyetinin ne olduğuna dair analizler yapılmışsa, bana ulaşmadı.

Yukarıdaki grafik, Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan günlük resmi vaka sayılarını gösteriyor. Aradaki kırmızı bölüm, malum geceden sonraki on dört günlük dönem —hani virüse dair bir on dört gün mevzuu dolaşıyor da, ondan on dört günü işaretledim.

İlan edilen vaka sayılarının gerçeği yansıtmadığını biliyoruz. Yani bir defa, enfekte olduğu halde semptom göstermeyenler var. O gece virüs kaptılarsa da, kendileri bile farkına varmamış olabilecek olanlar var yani. İkincisi, semptom gösterseler bile test edilmediğinden yakalanamayan, mevzuu hafif rahatsızlıklarla atlattığı için istatistiklere girmeyenler var. Üçüncüsü, virüsün bulaştığı, hastanelik olan, tedavi gören, ama kasten Covid-19 teşhisi konmayanlar olabileceğini biliyoruz.

Şimdilik günlük vaka sayılarının, gerçeği değilse de bir şeyleri —gerçeğin bir yanını en azından— gösteriyor olduğu varsayımıyla devam edelim. Grafikten de görüldüğü gibi, 10 Nisan’a kadarki eğilim 11 Nisan’dan sonra devam etmemiş. Haftalık kayarlı ortalamalarla bakıldığında da görülüyor ki, 10 Nisan civarında mesele doygunluğa ulaşmış, vaka sayılarındaki artış duraklamış ve sonra da düşmeye başlamış.

Ama vaka sayılarının 18 Nisan’da düştüğü seviyeden birden zıpladığını, 20 ve 21 Nisan’da ciddi ölçüde yükseldiğini de görüyoruz. Hatırı sayılır bir emniyetle iddia edebiliriz ki, 10 Nisan gecesinin memlekete maliyetinin izini yakaladık. İşte, demiştik zaten.

İmdi…

Eğer yakaladığımız iz, 10 Nisan gecesinden itibaren tellallığını yaptığımız kıyametin izi değilse, ortada başka bir iz, dolayısıyla bir kıyamet yok. Yok, eğer yakaladığımız iz işaret ettiğimiz kıyametin izi ise, en kötümser tahminle, yani 24 Nisan sonrasındaki kimi vakaları da 10 Nisan gecesi enfekte olanların enfekte ettiği vakalar olarak tahmin etmekle bile, maksimum beş bin civarında vakadan söz ediyor olduğumuzu kabul etmek gerekiyor.

Beş bin ekstra vaka az mı? Değil. Her biri bir can ve hem kendileri, hem de yakınları ne endişeler, acılar yaşamıştır. Aralarından bazılarını da kaybetmişizdir. Ama itiraf edersiniz ki, koparılan fırtına böyle bir şeye işaret ediyor değildi.

Bu hadise, virüsün bulaşıcılığı ve öldürücülüğü hakkında bir şeyler söylüyor. Ama ne yazık ki, o gece kaç kişinin marketlere hücum ettiğini, ne kadarının tedbirli, ne kadarının tedbirsiz davrandığını tahmin edebilecek veriler yok elimizde —en azından benim elimde yok. Ortada dolaşan verilere ve gözlemlerimize itibar edecek olursak, dünyanın başka yerlerindeki veriler ve gözlemlerden yapılan çıkarsamanın doğrulanabileceğini, yani virüsün yüz yıl önceki İspanyol Gribindekinden daha düşük bir bulaşma oranı olduğunu iddia edebiliriz. İspanyol Gribi düşük bulaşma oranına sahip bir virüstü, şimdiki, öyle görünüyor ki, daha da düşük bulaşma oranına sahip.

Virüsün öldürücülüğü konusunda ise, istatistik biriktikçe, başlangıçta yapılan kötümser tahminler durmadan aşağıya doğru revize ediliyor. 10 Nisan sonrası istatistikler, bence, virüsün öldürücülüğü konusundaki dehşet senaryolarının çok abartılı olduğunu teyit ediyor.

Bu hadise, virüsün bulaşıcılığı ve öldürücülüğü hakkında bir şeyler söylüyor ama bence daha mühim olarak, bizim hakkımızda çok şey söylüyor. Sadece listelense sayfalara sığmayacak kadar çok şey.

“Bilim de bilim” diye yırtınanların pek çoğunun bilimden anladıklarının ilköğretim dördüncü sınıf aritmetik bilgisiyle sınırlı olduğunu, iki sayıyı toplayabildiklerinde âlemin sırrını keşfettiklerini zannedip, yaptıkları toplama işleminin sağlamasını yapmaya bile ihtiyaç duymadan huzur içinde uyuyabildiklerini gösteriyor mesela. Dolayısıyla öğrenmediklerini… Şimdi de şehirlerarası seyahat kısıtlamalarının hafifletilmesi üzerinden yeni kıyamet senaryolarını şehvetle üretmelerinden de belli, öğrenmedikleri.

Sonra mesela, Twitter, WhatsApp gibi ortamların kahraman bilim şövalyeleri merak etmeseler de, mesela Bilim Kurulunun, 10 Nisan gecesinin bilançosunu merak etmiş olması gerekiyor. Etmemişlerse, ne diyeyim! Etmişlerse, benim sahip olduğumdan daha sahih verilere de sahip olduklarından, bir takım çıkarsamalar da yapmış olmalılar. O çıkarsamalardan kendilerinin haberi var, bizim yok. Bilimin kahraman şövalyelerinin, anladığımız kadarıyla, var olan verilerin bilimsel analizlerine ihtiyaçları yok, cephede. Ama zaten kimsenin bizimle bilgi paylaşmaya da niyeti yok.

Öyle mutlu, mesut, başımıza vur ağzımızdaki lokmayı al, birbirimize sövüp durmakla yetinip, yaşayıp gidiyoruz işte. Ulu, yüce makamlarımız bize bilmemiz gereken kadarını, daha doğrusu bizim neyi, nasıl bilmemiz gerekiyorsa onu söylüyorlar, bizim birbirimizi dövmemiz için de o kadarı kâfi zaten.

Herkes mutlu diyeceğim de, bir istisnası var, kayda geçirmezsem olmaz. Geçenlerde, Salacak’ta Celal’le yürürken, karşı istikametten gelen biri, “yeter” diye bağırıp duruyordu. Önümüzden yürüyenlere, hizalarına geldiğinde söylendi. Bize denk geldiğinde, artık aramızda ne konuşuyordu isek, Celal de ben de de mütebessimdik ki, “güldüğünüze göre halinizden memnunsunuz” diye atarlandı ve geçti gitti.

Oncağızdan başka da itiraz edene rastlamadım. Kalan herkes, birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz bugünlerde, maşallah, her zamanki birliğini muhafaza ediyor. Mesela dün bindiğim taksinin şoförü, “bu millet adam olmaz” temrinini, biz inene kadar hiç aksatmadı. Hiç şüphem yok ki, onu kızdıranlar, yani hastalığa rağmen sokağa çıkmış olanlar da, diğer herkes için aynı şeyleri söyleyip duruyorlardı içlerinden. Biz adam olmayız, vesselam.

Neyse…

Meşum 10 Nisan gecesinin bize nadide bir hizmeti de olmadı değil yani. Bildiğim kadarıyla işkilli Süleyman’dan ses seda çıkmıyor o vakitten beri. Şüphesiz yine işkillenip duruyordur ama hiç değilse bizim haberimiz olmuyor. Az kazanç sayılmaz. Bence…