Aylar: Ekim 2010

Neyi Üleşiyoruz?

28 Şubat’ın en azgın günleriydi. Kurban Bayramı yaz günlerine, bayramın ilk günü de Cuma’ya denk geldiydi. Tam Cuma vakti, İzmir Güzelbahçe’de, bikinisinin üzerine askılı bir bluz geçirmiş olan bir kadın, taşıdığı kurban derileriyle caminin bahçesine girdi. Kurban kesmişti ama günün Cuma olduğundan, imamın Cuma kıldırmakta olduğundan habersizdi. Bir yandan “hoca efendi, hoca efendi” diye seslenerek,

Örtünün Şekli, Eteğin Boyu

Annelerimizin baş bağlama tarzı birden masumiyet kazandı ya, hep masum bulunuyordu gibi hatırlanıyor. Öyle değildi. Genç kızlar kampus kapılarından, çenelerinin altından bağladıkları başörtüleriyle giremiyorlardı. “Türban modern bir kıyafettir, üniversiteliye yakışır” diye bir formül bulundu. Kim buldu? Rahmetli Özal ve Doğramacı. Yani devlet. Hem başını örtme hem de modern olma teknolojisi piyasaya sunulunca, şehirli kadınlar fırsatı

Çocuklar, Damatlar

Öğrenciydim. Yaz tatili sırasında ailemin yanında, İzmir’deydim. Zemin kattaki dairenin yeşillikler içindeki balkonunda oturmuş kitabımı okuyordum. İzmir henüz emniyetli bir şehirdi, balkonu çeviren demir parmaklıklar yoktu. Bir ara komşulardan biri geldi. Hep yapıldığı gibi, balkonun hemen dışına bir tabure çıkarıldı. Çaylar geldi. Komşu balkonun dışında, babam içeride, sohbet etmeye başladılar. Komşunun sıkı bir Erbakancı olduğunu

Seçimi Kazanma Formülü

Her seçimden önce, her yerde yaşanan tuhaflıklara son mahalli seçimlerden önce Eskişehir’de de şahit oldum. Geçmiş seçim neticelerinin teferruatlı analizlerine yaslanıp gelecek seçim sonucunu bilenler mi ararsınız, elinde seçim kazanmanın şaşmaz formülüyle dolaşanlar mı? Mesela bir ara bir rapor dolaşmaya başladı. Obama’nın kampanyasında İnternetten nasıl faydalandığını abartarak anlatıyor, İnterneti böyle kullananın seçimi kaybetmeyeceğini ima ediyordu.

Karabudunun Sahtekârlığı

Malum maçı seyredemedim, anladığım kadarıyla bir Hamit işin hakkını vermiş. Maçta ne yaptığını bilmiyorum ama maçtan sonra verdiği demeç şahaneydi. Bence hatta, bir Azerbaycan mağlubiyetine değer. Üstelik sadece muhteva da değil, eda, vurgular filan… Hele dürüstlükle alakalı birkaç cümle vardı ki, ajanslar neden aynen geçmediler anlamadım. Bir futbolcu, ağır bir mağlubiyet sonrasında TV kameraları karşısında

Beyaz Türklerin Marifetleri

Nadiren TV başına oturduğum gecelerden birinde, kanallar arasında zıplarken, bir tartışma programına denk geldim. Trafik kazaları konuşuluyordu. Kadının biri nefret dolu gözlerini kocaman açmış, öfkeyle, “ruh hastası bunlar, bunlara ehliyet vermeden önce bir psikiyatri testinden geçirmeli” türünden inciler yumurtlamakla meşguldü. Asabım bozuldu. Kanal değiştirmeye başladım. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum, kanalların birinde, otoyolların tarihini anlatan bir belgesele

Beyaz Türklerin Masumiyeti

Ertuğrul Özkök Salı günü beyaz Türklerin değerlerinin bir envanterini çıkarmış. Katılırsınız, katılmazsınız ayrı mevzu. Dikkate değer, takdire şayan bir çaba yani. Ama asıl meseleyi fena halde ıskalıyor. Ahalinin beyaz Türklerin değer yargılarıyla bir derdi yok. Özkök bunun farkında olmalı. Yine “pompalı tüfekleri istiflediler, bir iktidara gelirlerse bir daha gitmezler” veya “Türkiye İranlaşıyor, yok Cezayirleşiyor, yok

Mahalle Baskısı

1970li yılların sonlarıydı. ODTÜ’de yeni ders yılı başlayalı henüz birkaç hafta olmuştu. Yurtta bir sohbet sırasında, arkadaşlardan biri, o sabah şahit olduğu bir sahneyi anlattı. Besbelli birinci sınıfa yeni gelmiş bir delikanlı, stadın arkasından MM binasına, devrimci marşlar söyleyerek tırmanıyormuş. Elindeki T cetvelini de bir tüfek gibi tutmuşmuş. Bu sahneye şahit olan arkadaş, ODTÜ’nün yeni