Gevezeliği Bırakın, Bize Bahane Verin

Babamın hali vakti pek yerinde değildi. 74 Dünya Kupası başlamak üzereyken evin önünde duran pikaptan bir televizyon alıcısı inmesi sürpriz olmuştu. Babam bize kıyamamış, Dünya Kupasını seyredelim diye, üyesi olduğu işçi kooperatifinden, taksitle bir televizyon almıştı. İşçi kooperatifi ne marka cihaz satsın? Kutudan, National marka bir Japon televizyonu çıkmıştı. Sahip olana kadar böyle bir markanın mevcut olduğunu bile bilmiyorduk.

Çok geçmeden, National’in ne kadar iyi bir marka olduğuna dair yeterince güçlü bir kanaat sahibi olduk. Hakkını yemeyelim, hikâyeyi bütünüyle bizim uydurmamız gerekmedi. Televizyon da bize bahane sağladı. Transistorluydu. Dolayısıyla düğmesine basar basmaz görüntü geliyordu, beklemek gerekmiyordu.

Varlığından haberdar bile olmadığınız bir marka hakkında, ona mahkûm olduktan sonra olumlu kanaat biriktirmeyi çok mu aptalca buldunuz? Öyleyse, size kötü bir haberim var. Araştırmalar gösteriyor ki, hepimiz öyleyiz. Diyelim Audi ile BMW arasında tercih yapamıyorsunuz. Ama karar vermek zorundasınız, kerhen de olsa Audi’yi seçtiniz. Tercihinizi yaptıktan sonra dergilerde, televizyonlarda Audi reklamlarına özel dikkat gösterirsiniz. Audi’yi tercih etmenizi haklılaştıracak her fırsatı değerlendirirsiniz.

(Bu tespitler size muhtemelen tuhaf görünüyor. Çünkü bir yaşta, birilerinden, bir fikir satın aldınız. Eve gelip ambalajı açtığınızda, önce etraflıca analiz yapıldığı, bütün mümkün bilginin derlendiği, kararın ancak bundan sonra verildiği fikri çıktı paketten. O gün bugündür etrafınıza, hep bu fikri teyid etmek için bakıyorsunuz. Arayınca, en saçma fikre bile destek bulabiliyor insan, buna mı bulamasın…)

***

Genel başkanlar meydan meydan geziyorlar. Kim başarıyorsa, nasıl başarıyorsa, özel bir tebriki hak ediyor, meydanlar kaç seçimdir görülmediği kadar dolu. Hani sadece meydan görüntülerine bakarsak, memleketin seçime susamış olduğu neticesini çıkarmak işten bile değil. Genel başkanların susuzluğa derman olacağı kanaatinin yaygın olduğuna da inanıverir insan.

Yani meydanlara bakınca, iyi bir iş yapılıyor olduğu duygusu uyanıyor. Kim başarıyorsa aferin. Ancak hepsi bu kadar. Çünkü genel başkanlar kürsüye çıkınca büyü bozuluveriyor. Kimsenin, bu zırvalıkları dinlemek için meydanları kendi rızasıyla doldurabileceğine inanmak mümkün değil.

***

Meydanlar kaç seçimdir görülmediği kadar dolu. Buna mukabil, seçmenler kaç seçimdir alışık olmadığımız kadar ketum. 2007 seçimleri sonrasında, “her iki kişiden biri AKP’ye oy verdi ama ortalarda görünmüyorlar” muhabbeti yapılmıştı. Hâlbuki doğru yerlere giden herkes, o iki kişiden birine ulaşabiliyordu. Seçimden önce de, sonra da…

Şimdi durum çok farklı. “Kamuoyu araştırması yapıyoruz” diye ortalarda gezinenler, şahit oldukları sessizliği kararsızlık diye tasnif etme kolaylığına kaçabilirler. Ama aslında bir kararsızlık da hissedilmiyor. Hemen herkes kararını vermiş, 12 Haziran’ı bekliyor. Lakin sizin o kararı öğrenebilmeniz çok müşkül. Hani tabir doğruysa, herkes yaptığı tercih yüzünden mahcup. Satın aldığı televizyonu veya otomobili göğsünü gere gere övebilenler, yaptıkları parti tercihini saklıyorlar.

Hiç şüphem yok ki, AKP’ye rey verecek olan seçmenler, Erdoğan’ın veya yandaş medyada borazanlık yapanların aklına bile gelmeyecek gerekçelere sahipler. Çok daha sahih sebeplere… Benzer bir durum CHP’ye rey verecek olanlar için de geçerli. Yani ahalinin kendi kendisine bulduğu gerekçeler bile, kürsülerden ve gazete köşelerinden pompalanan zırvalıklardan daha randımanlı.

Ama endüstriyel politika ahaliye o kadar uzak ki…

Cemalettin N. TAŞCI