Perdenin Sakladığı Savaş

AKP’ye yakın bazı dostlarım, Başbuğ’u tutuklayanın hükümet (yani yürütme) olmadığını, yargı olduğunu söyleyip, beni ikaz ettiler. Onlara göre, Erdoğan Başbuğ’un tutuklanmasından rahatsız olmuş olmalı. Başbakanlık koltuğunda oturan, yani her depremde kaybedecek en çok şeye sahip olan bir adam, ne demeye başka birçok sarsıntıyı tetikleyebilecek böyle bir olaya hevesli olsun ki?

Haklılar.

Ama yine de iki not düşmezsem olmaz. Birincisi, bir toplumda vuku bulan her türlü zırvalığın hesabını iktidardan sormak teamüldendir. İkincisi, Türkiye’de yürütme ile yargının birbirinden bağımsız olduğunu söylemek müşkül. Evet, hanidir yargı —bağımsız filan değil— basbayağı başına buyruk oynuyor. Ama bu keyfilik için lazım gelen cüreti, son tahlilde, Erdoğan’ın tercihlerinden devşirdiğini söylemek de zor değil.

***

Post-modern bir savaş yaşıyoruz. Matruşkalar gibi iç içe geçmiş birçok savaştan mamul bir savaş. Bir yanda Batı bloğu, karşısında Rusya-İran paktı var. Batı bloğunun içinde Anglo-Saksonlar ile Kıta Avrupası arasındaki geleneksel savaş da sürüyor. Anglo-Saksonların bize biçtiği rol ile Avrupalıların biçtiği farklı mesela. Üstüne bir de herkese dert olan ama kimsenin süpürecek bir halı altı bulamadığı İsrail var.

Erdoğan tarafların hiçbiri için güvenilir bir oyuncu gibi görünmüyor. Ama ne içerdeki, ne de dışarıdaki oyuncular ondan vazgeçebiliyor. Herkes onu yola getirmeye çalışıyor bu yüzden. Uludere, Başbuğ’un tutuklanması ve daha bir yığın şey, özünde, Erdoğan’ı yola getirmek için tezgâhlanıyor gibi görünüyor.

Yaşadığımız post-modern savaşın gidişatı, Cihan Harbinin bütün neticelerini tasfiye etme istikametinde. Dolayısıyla Cihan Harbinin müteahhitlerinden Talat’ı hatırlamakta fayda var.

Rivayete göre Talat Almanya’da sürgündeyken, kendisiyle röportaj yapan İngiliz gazeteci, Almanlarla ittifak yaptıkları için çıkışır. Talat, Ruslarla işbirliği yapmak istediklerini ama Rusların yanaşmadığını söyler. Gazeteci “o halde Fransızlarla yapabilirdiniz” deyince, Talat “zaten daha önce Fransızlarla temasa geçtik ama razı gelmediler” der. Gazeteci, canı sıkkın üsteler: “İngilizlerle deneseydiniz”. Talat “ilk önce onu denedik” deyince gazeteci çaresiz ve hiddetli, “o halde savaşa girmeseydiniz” diye haykırır. Talat, sakince, “o nasıl olacaktı” diye sorar, “savaş bizim topraklarımız için yapılıyordu.”

Talat olmanın zor iş olduğu anlaşılıyor. Erdoğan olmak, besbelli, daha kolay değil.

***

Kaldı ki Erdoğan sahnede, kendi yazdığı tekstle boy gösteriyor da değil.

İnönü Lozan’dan sonra, ailesine “yüz yıl kazandık” demişti. Tarihten silinip silinmeyeceğimiz kararını yüz yıl erteletmiştik İnönü’ye göre. Bu tahmin gücüyle, bugün yaşasaydı, tahmin oyunlarından köşeyi dönebilirmiş. Yüz değilse de doksan yıl sonra hesap günü geldi. Doksan yılda biriktirdiğimiz ne varsa, onlarla imtihan heyetinin önündeyiz. Yani Erdoğan —elbette kendi yorumuyla ama— doksan yılda yazılmış metni oynuyor.

Metnin, benim de içime sinmeyen bir yığın defosu var. Bir yığın zikzak, acı, kan, gözyaşı. Ama jürinin önündeyiz, onu yeniden yazacak vaktimiz yok. Tarihi temizleme şehvetine kapılmış olanlara itiraz edip duruyorsam, sadece vaktin sıkışmış olması yüzünden de değil. O metni nice ümitler, nice hayaller, nice fedakârlıklarla dokuduk. O hepimizin eseri. Üstelik tarih öyle tavizsiz bir jüri değil. Defosu olan herkesi tasfiye etseydi, kimse hayatta kalamazdı.

Benim itirazım —içime sinmeyen onca şeyine rağmen— metne değil, Erdoğan’ın yorumuna. O da ayrı bir yazı konusu.

***

Sahnede böyle çapraşık bir oyun oynanıyor. Birileri bize, sahnenin önüne gerdiği perdede, Uludere, Başbuğ’un tutuklanması filan gibi filmler seyrettiriyor. Hiçbir mesuliyete ortak olmaya yanaşmıyorlar. Gazete köşelerinde, karakollarda, adliye koridorlarında, bir heves, memleketin tarihini yıkayıp duruyorlar. Bir onlar var, insandan ve adaletten yana.

Hepsi, Erdoğan’ın sürdüğü tarlada boy verdiler, şimdi onun ayaklarına dolanıyorlar. “Müstahaktır” deyip geçemezsiniz ki… Kaybedersek hepimiz kaybedeceğiz.

Cemalettin N. TAŞCI