Sayıklıyorlar mı, Ninni mi Söylüyorlar?

Şöyle konuşuyorlar (mealen): “Erdoğan Dink’in asıl katillerini neden korusun? Dink cinayetinin arkasında olduğu vehmedilen odak Ergenekon değil mi? Dink’i öldürterek (ve başka menhus işler işleyerek) aslında Erdoğan’ı düşürmek için lazım gelen iklimi tesis etmeye çalışmıyorlar mıydı? Tam suçüstü yakalanmışlarken Erdoğan onların yakasını neden bıraksın?”

Bu hesapça, ya mahkeme heyeti haklı, cinayet bir örgüt işi değil, yoksa Erdoğan bu fırsatı kaçırmazdı. Veya… Erdoğan elinden geleni yaptı, cinayetin arkasındaki tezgâh açığa çıksın diye çok uğraştı ama…

(“…Ama beceremedi” diyecekler de diyemezler. Ne demek koskoca Erdoğan’a niyet ettiği herhangi bir şeyi becerememeyi yakıştırmak. Yakıştıran çarpılır ki, ne biçim. Ancak bu noktaya kadar izinleri var. Buradan sonrasını kendi başınıza yürüyeceksiniz. Fırçayı da siz yiyeceksiniz.)

***

Allah biliyor ya, Dink davasını vesile edip Erdoğan’a yüklenmeye hiç hevesim de, niyetim de yoktu. Hâlâ yok. Bir Ermeni için koparılan kıyamete içerlediğinden, Dink’in müstahakını bulduğunu düşündüğünden hiç şüphe etmediğim bir yığın zibidi var. Bir fırsat hissettiler, beyaz berelerini ceplerine sokuşturup, “aha bir çatlak bulduk, kamayı sokup kanırtalım, belki Erdoğan’a bir zarar verebiliriz” uyanıklığıyla meselenin üzerine balıklama atladılar. Onların seviyesiyle seviyelenmek var işin ucunda. Allah muhafaza.

Erdoğansız yanından vermiştim bu meselede siparişi. Lakin Erdoğan’ın dostlarını ne yapacağız? Ümit Kıvanç onlara soruyor: “Olay olmuş mudur, olmamış mıdır? İyi midir kötü müdür, değil. Olmuş mudur, olmamış mıdır? Basbayağı olmuştur. Niye debeleniyorsunuz? Olduğunu kabul etmekten başlayın, sonra hep beraber kafa yoralım, niye yapmaları gerekirken, mantıklısı buyken yapmadılar, diye.”

Kıvanç’ın “olay” dediği, Erdoğan dâhil herkesin Dink’in gerçek katillerini koruması. Evet, Erdoğan Dink’in asıl katillerini, yapması gerekenleri yapmayarak korudu. Neden korudu? Eğer bir tarafta Erdoğan diğer tarafta Ergenekon, birbirlerine kılıç çekmişler, mukaddes bir savaş veriyorlar filan gibi berrak bir rüyada yaşıyorsanız, anlaması müşkül.

Anlaması müşkül olan hallerde, memleketimin mektep medrese görmüş çocuklarının rüyaları, tahmin edebileceğiniz gibi, kâbusa dönüşür. Dönenirler yataklarında, “olmaması lazımdı, demek ki olmamıştır” diye sayıklayarak. Her vakit böyle bu, sadece şimdi değil. Her kanattan rüya sahibi için böyle, sadece Erdoğan’ın dostları için değil.

***

Onlarca yıl önce, Angola’da iç savaş sırasında, Amerikan şirketlerine ait petrol kuyularını, Amerikalıların desteklediği UNITA gerillalarının saldırılarına karşı, Amerikalıların güya Angola’dan sürmek istedikleri MPLA destekçisi Küba birliklerinin koruduğunu öğrendiğimde uyanmıştım ben. Kafanız mı karıştı? Şamar gibi çarpmıştı benim de suratıma, Amerikalılarla savaşmayı sürdürmek için Sovyetlerden satın alınan silahların, Amerikan kuyularındaki Angola hisseleriyle satın alınması. Öğrenmiştim, gündüzleyin dünya, rüyalardaki gibi işlemiyor.

Eğer bir kutsal savaş iklimi varsa, Amerikalılar ve Sovyetler kazanır. Biz, yani Angolalılar, Kübalılar, Dinkler, Uludereliler, İzmirliler kaybederiz. Değirmenin dönmesi, kazananların bizim hayatımız pahasına kazanmayı sürdürebilmesi için, lazımsa, Sovyet silahları satın alsın diye düşmana petrol parası ödenir, düşmanın petrol kuyularına gözü gibi bakılır filan.

Lazımsa, Erdoğan da —bize meçhul, kendisine malum olan sebeplerle— mezarına kırmızı karanfil koyduktan sonra, Dink’in katilleriyle yemek yer, pazarlık eder. Yemekte kutsal savaşın sürmesinin nasıl garanti edileceği hususunda anlaşırlar. Sonra da kimin neye karşılık neyi kazanacağı konusunda kavga ederler.

Erdoğan’ı anlamak bence müşkül değil. Dostları hakkında şüphelerim var. Kâbus görüyorlar da sayıklıyorlar mı sahiden, yoksa kendileri uyanık da biz uyanmayalım diye ninni mi söylüyorlar.

Cemalettin N. TAŞCI