Şehirleşme ve Okullaşma Tarihimiz Üzerine

Cumhuriyetin ideali sahiden de muasır medeniyetin seviyesini aşmak idiyse eğer, erken dönem Cumhuriyetçileri de bu ideali paylaşıyor idiyseler, hedefe tuhaf bir güzergâhtan ulaşmayı tercih etmiş olmalılar. Çünkü iki konuda çok kıskanç idiler: Diploma ve şehir. Okullaşmadan ve şehirleşmeden muasır medeniyetle rekabet etmeye niyetliydiler gibi görünüyor. Herhalde muasırlaşmaya varan, kimsenin bilmediği bir kestirme biliyorlardı.

Şu efsanevi Köy Enstitüleri mesela. Hakkında söz söyleyenin çarpılacağı kutsal eğitim yuvaları. Hem şehirleşme hem de eğitim konusunda, dönemin muktedirlerinin ruh halini çok iyi yansıtıyor. Cumhuriyetin ideallerini bir türlü içselleştirememesine kızılan ahali şehre yerleşmek, çocuğunu şehirde okutmak istiyor. Cumhuriyetin ideallerini güya içselleştirmiş olanlar onlara, köyde kalmaları mukabilinde rüşvet olarak diploma vaat ediyor.

Ne işe yarayacak o diploma? Eğer her şey umulduğu gibi giderse, köyde hayatın veriminin nasıl artırılabileceğini öğrenecek köylü çocukları. Bir de tabii, Yunan klasiklerini okumuş olacaklar.

Bu mudur yani?

***

DP şehri ve okulu ahali için erişilebilir kıldı. Sevenleri o yüzden sever DP’yi. Sevmeyenleri de o yüzden sevmez.

DP’nin yaptığı işi abartmak da caiz değil. 1950’de her on Japon’un üçü şehirlerde yaşıyordu. Bizden yalnızca yarım fazla. 25 yıl sonra Japonya’da on kişinin sekizi şehirlerde yaşarken, Türkiye’nin hâlâ yarısından fazlası köylerdeydi.

Okullaşmaya gelince… Cumhuriyet İstanbul’da bir dizi yükseköğretim kurumu miras almıştı. Ankara’da Ankara Üniversitesinin nüvesini teşkil eden yükseköğretim kurumları ta 1925’ten başlayarak kuruldu. Ama ülkenin üçüncü büyük şehri İzmir’de bir üniversite kurulması için 1956’ya kadar beklenmesi gerekti. Otuz koca yıl.

Sonrası daha acıklı. Memleketin üniversiteleri, yeni üniversitelerin açılmasına şiddetle direnç gösterdiler. Siyaset bu direnci aşamadığı için İktisadi Ticari İlimler Akademileri, Devlet Mühendislik Mimarlık Akademileri gibi ara çözümler üretmek zorunda kalındı.

Türkiye’nin Cumhuriyetçi aydın kadrolarını işgal edenlerin derdinin “neden şehirleşemiyoruz, nüfusumuzu neden okutamıyoruz” olması lazımdı değil mi? Ama bildiniz, tam aksine, “göçü nasıl önleriz, Akademilerin önünü nasıl tıkarız” derdindeydiler.

***

Bugün de haletiruhiyemiz çok farklı sayılmaz. Ahalinin göç ve diploma talebine yenildik evet. Ama —artık başarılamaz olduğunu üzülerek teslim etmiş olsak da—doğru olanın göçü önlemek, üniversite sayısını azaltmak olduğundan şüphemiz yok. Muhtemelen sizin de yok. Bu yazıyı okuyor olduğunuza göre gazete okuyanlardansınız ya, kapağı aydın kategorisine atmışlardansınızdır. Aileniz şehre göçeli, 15 yıldan daha uzun süre geçmiştir. (Galip ihtimal, elli yıldan uzun değildir şehirlilik tarihiniz ama zaten 15 yıl kâfi.) Dolayısıyla artık, gönül rahatlığıyla, şehre yeni göçenleri aşağılamak, şehrin yekûn problemlerini onlara fatura etmek ruhsatını almış olmalısınız. Şu gecekondu üniversiteler konusundaki fikriniz de bellidir.

Hangi siyasi kampta olduğunuza bağlı olarak, diğer kampa mensup biriyle herhangi bir konuda anlaşmanız imkânsız gibi. Ama bakın, göçün ve gecekondu üniversitelerin birer musibet olduğu konusunda pekâlâ mutabakat sağlayabilirsiniz.

***

Bu mevzulara devam edeceğim. Çünkü şehirleşme ve okullaşma, şehvetle tartışıyor olduğumuz her konudan daha müessir memleketin hali ve istikbali üzerinde.

Aklınızdan geçeni de okuyabilirim. Elbette ben de biliyorum kalite-kantite meselelerini. Ama aynı zamanda biliyorum ki, hiçbir toplumun şehirlileri, köyde şehirlileştirilip şehre göçmediler. Dünyanın hiçbir üniversitesi kurulmadan gelişmedi. Ankara Hukuk veya Gazi Eğitim de kurulduklarında uyduruk kurumlardı.

Cemalettin N. TAŞCI