Ay: Haziran 2012

Suriye…

Eğer Suriye’nin gerginliği tırmandıracağını tahmin ediyorsak… Suriye’ye cepheden mukabelede bulunmamaya kararlıysak… O vakit uçağın Suriye hava sahasını ihlal edip etmediği hakkında konuşup durmanın bir manası olabilir. Türkiye’de yükselebilecek “neden mukabele etmiyoruz” itirazlarının önünü daha baştan kesmek istiyoruzdur. “Canım biz de hiç günahsız sayılmayız” mahcubiyeti ile ülkede yükselebilecek öfkeyi dengelemeye çalışıyoruzdur. Aksi halde Ahmet Altan tamamen

Saraybosna’dan Yüz Yıl Sonra Suriye

Herhangi bir şeyi tek parametreyle açıklamayı sevmem. Ama bir vakittir, bütün dünyanın geleceğinin Suriye’de şekilleniyor olduğunu düşünüyorum. Galiba birçok aktör öyle düşünüyor. Suriye’ye büyük ölçekli politik yığınak yapılıyor. Dolayısıyla da Suriye, çok şeyi tek başına açıklayabilecek kadar merkezi pozisyon kazanıyor. Kehanet kendisini doğruluyor yani. Yüz yıl kadar önce Saraybosna’da işlenen siyasi bir cinayetin, nasıl olup

Korkanlar, Korkmayanlar

Dink iseniz, 28 Şubat döneminde korkmanız lazım geliyordu. Onu öldürmeye azmettirenlerdenseniz, korkmanıza lüzum yoktu. Hatta Dink’i öldürenle birlikte kahramanlık hatırası fotoğraflar da çektirebilir, fütursuzca servis edebilirdiniz. Nasılsa memleketimin mahkemeleri örgüt filan bulamayacaktı. Pankart açmaya heveslenen öğrencilerden iseniz, 28 Şubat döneminde korkmanız gerekiyordu. Dink cinayetinin arkasındaki apaçık örgütü bulamayan nadide devletimiz, açtığınız pankartın arkasında kapı gibi

Sultanlaşmak

Geçenlerde Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet’teki köşesinde, Erdoğan için “Milletvekillerini de o belirlemeli, belediye başkanlarını da. Nereye cami yapılacağına, köprünün nereden geçeceğine, hangi heykelin yıkılıp, hangi resmin asılacağına da o karar veriyor. Kendi kafasında bir dünya düzeni var, hepimizin o düzene itirazsız uymasını sağlamak peşinde.” demiş. Evet, bence de Erdoğan böyle biri. Mesele şu ki bu

Toplum, Birey, Beden, Selülit ve Saire

Şu manasız kürtaj lafı, bir yığın şey hakkında düşünmeye vesile olabilirdi hiç değilse. Ama olmadı. Yine korunaklı mevzilerden, kadının bireyliği filan gibi bir yığın bomba yağdırıldı alana. Özgürlükler, haklar uçuştu havada. Nedir bu birey denen şey? Toplum denen şeyle neden ve nasıl çelişiyor? Toplum olmadan birey denen nebat yetişebiliyor mu? Biz bu soruların cevaplarını aslında

Müteahhitler Savaşı

1915’te neler olup bittiğini bütün acıtıcılığına rağmen öğrenemezsek, otuz yıldır memleketin güneydoğusunda yaşananların arka planını doğru dürüst deşifre edemezsek, 1 Mayıs 1977’de aslında kimin ne kadar suçlu olduğunu şöyle tartışılmaz bir doğrulukla ortaya koyamazsak, şike meselesinin aslını ortaya çıkaramazsak bir istikbalimiz olmayacakmış. Neden? En çok müracaat edilen metafora göre, çünkü üzerine istikbalimizi inşa edeceğimiz temeller

Ay Ne Kadar Fırlamayım

Ertuğrul Özkök, nehir kenarında bir filozof olmaktan hangi ara caydı, bilemiyorum. Şimdilerde her fırsatta —fırsat yoksa yaratarak— sokak çocuğu rolü yapıyor gibi görünüyor. Veya bana hep “ay ben çok fırlamayım” yazıları denk geliyor. Nehir kenarında bir filozof olmaktan cayması şaşırtıcı değil. Ertuğrul Özkök’e en yakış(tırıla)mayacak hallerden bir haldi o. Lakin put kırıcı fırlama bir sokak

Zamane Faustları

Ayşe ve Fatma, sizin kitap okuduğunuz odada oynadıkları bebeği çekmeceye koyup odadan çıkıyorlar. Biraz sonra Ayşe tek başına odaya dönüyor, bebeği alıyor, oynuyor ve aldığı çekmeceye değil, bir rafa yerleştirip gidiyor. Daha sonra Fatma odaya döndüğünde, bebeği nerede arar? Çok kolay bir soru gibi mi görünüyor. Aslında o kadar kolay değil. Sizin bildiğiniz şeyi Fatma’nın