Çok Bekleriz

Fenerbahçe maçından sonra Ertuğrul Sağlam, ülke futbolunun geleceğinden ümidini kestiğini söylemişti önceki gün. Dün Beşiktaş maçından sonra Tolunay Kafkas’a Sağlam’ın dedikleri hatırlatılmış. O daha ileri gitmiş, ülkesinden de, ülkesinin insanından da ümidini kestiğini söylemiş.

Sağlam da, Kafkas da sevdiğim futbol insanlarından değil. İkisinin de yaratıcılığını zayıf buluyorum. Ezberciler ve ezberlemiş olduklarını tekrarlayıp duruyorlar. Arayışları yok gibi geliyor bana. Fazladan, ikisini de fazla sentetik buluyorum.

Ama neticede, bir yığın soytarının, bir yığın kifayetsiz muhterisin at koşturduğu futbol arenasında, öyle veya bir duruş sahibi olan insanlar. Dolayısıyla, ikisinin de ülke futbolundan ve ülkeden ümitlerini kesmiş olmaları bir mana taşıyor. Şöyle söyleyeyim, daha iyi anlaşılır: Mesela Terim ve Aziz Yıldırım ülkeden ümitlerini kesmiş olsalar, o ülkenin benim için manalı bir yer olma ihtimali var. Veya —başka sektörlerden misal verecek olursam— mesela Ali Ağaoğlu veya Bekir Bozdağ’ın ümidini kestiği bir ülke, galip ihtimal, benim için cazip bir ülke olur. Ama —kendilerini ne kadar sığ bulsam da— Sağlam’ın ve Kafkas’ın ümidini kestiği bir ülke, benim için de katlanılması zor bir hal alıyor demektir.

Ağaoğlu’na veya Terim’e benzemiyorum, ama Sağlam ve Kafkas’a benziyorum, yukarıdaki tespitin sebebi bu olabilir. Ağaoğlu’na veya Terim’e neden benzemiyorum? Çünkü elime namussuzluk fırsatı geçerse namussuzluk yaparım diye korktuğumdan, kendimi sınırlıyorum. Sağlam ve Kafkas’ın da kendilerini sınırlamayı öğrenmiş, şehirli insanlar olduklarını düşünüyorum, diğerleri gibi kasabalı değiller.

Lakin…

Sağlam ve Kafkas ile aramda da şöyle ciddi bir nüans var: Her ikisi de, elinde güç olanların, futbol (veya başka şeyler) hakkında bir şeyler yapabilecek olanların, kendilerini sınırlayarak, akıllıca davranarak, gelecek nesilleri düşünerek davranmasını bekliyorlar. Kendileri öyle söylüyorlar. Zaten ümitsizliğe kapılmalarına yol açan da, güç sahiplerinin bekledikleri gibi davranmıyor olması. Bense, güç sahiplerinin kendilerini sınırlayıp gelecek nesiller için çabalamalarını beklemeyi ziyadesiyle romantik buluyorum. Adamın birinin sırf Fenerbahçeli olduğu için ve Fenerbahçe kulübünün istikbalinden endişe duyarak başkanlığa heveslenmesi ve hatta başkan olması hayal olmayabilir. Ama o koltuğa oturan adamın —eğer kendisini denetleyecek uygun mekanizmalar yoksa— uzun süre boyunca aynı adam olarak kalması, bence hayal.

Fenerbahçe başkanı, sportif başarı olmadan çok uzun süre orada oturamaz. Bu sağlıklı bir hal. Ama Fenerbahçe’nin sportif başarısı saha içindeki performans kadar başka faktörlere de bağlıysa… Aziz Yıldırım’ın “yahu bu iş benim bildiğim gibi değilmiş” deyip, çekip gitmesini beklemek hayal olur. E, ne olur? Yıldırım başka biri olur.

Demem şu: Sportif başarı, sağlıklı bir denetim mekanizması. Ama sportif başarının rakipler ile yapılacak sportif müsabakaların saha içi performansı tarafından belirlenmesi kaydıyla. Türkiye’nin futbol düzeni, ben bildim bileli öyle bir şey olmadı. Sağlam veya Kafkas oynarken de öyle değildi. Onlar başka takımları çalıştırırken de değildi. Şimdi de değil.

Futbol Federasyonu Başkanı, Futbol camiasının talep ve beklentilerine cevap verebildiği zaman o koltukta oturmayı sürdürüyorsa, mekanizma doğru demektir. Ama o talep ve beklentiler, futbolun haline ve istikbaline dair şeylerse…

Neyse…

Şöyle özetleyeyim: Memleketin en sorgulanmamış geyiklerinden biridir, Almanya’da veya Japonya’da seçim kaybeden bir parti başkanı istifa eder. Bizim medyamızın gülleri derhal sazı ellerine alır ve “âlemde ne başkanlar var, seçim kaybedince istifa ediyorlar” der dururlar. Gazeteleri okunmaz, programları seyredilmez, yani kendi sektörlerinde seçim kaybetmiş bir genel başkandan farkları yoktur. Akıllarına istifa edip “bu işi daha iyi yapacak birileri gelsin” demek düşmez. Ama genel başkanlara çıkışıp dururlar.

Hâlbuki Almanya’da veya Japonya’da seçim kaybetmiş bir genel başkan bilir ki, eğer istifa etmezse, o koltukta oturmak için ısrarcı olmaya kalkarsa, onu rezil edip indireceklerdir. Yani kendileri pek sağduyulu ve iyi yetişmiş olduklarından değil, mekanizma doğru kurulmuş olduğundan istifa ederler. Götürün Türkiye’nin siyasi partiler kanununu Almanya’ya, bakın bakalım seçim kaybeden istifa ediyor mu?

Türkiye Futbol federasyonu Başkanının zamanın Başbakanını tatmin etmesi o koltuğa oturması için, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ı memnun etmesi o koltukta oturmayı sürdürmesi için kâfi olduğu sürece, ne Fenerbahçe’de, Galatasaray’da, Beşiktaş’ta, ne de genel olarak futbolda işlerin yolunda gitmesi mümkün değil. Eh, Beşiktaş’ın memnun olması, Eskişehirspor teknik direktörü Sağlam için de mühim. Ne de olsa, günün birinde yine Beşiktaş’a teknik direktör olma ihtimali var. Üç İstanbul kulübünün memnun olması, ayrıca, neredeyse sadece o kulüplerin taraftarına yayın yapan (yıllar yılı böyle yaparak memleketin yarısından fazlasının sadece üç kulübün taraftarı olmasına yol açmış) medya için de yeterli. Dahası, elindeki futbolcuyu Fenerbahçe’ye satmayı hayal eden Gençlerbirliği başkanı için de…

Eee?

Çıksın birileri, şimdi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna terfi etmiş zat-ı şahaneleri de dâhil, memleketin futboldan ekmek yiyen yekûn şahsiyetlerine, futbol medyasına ve daha kim akla geliyorsa herkese rağmen, onların istemedikleri şeyleri yapsın. Öyle mi?

Çok beklersiniz.