Faz Değişimi

Romalı tarihçi Tacitus “eskiden canımızı suç yakıyordu, şimdi kanun yakıyor” demiş.

Hikâyeyi başa sarayım: Daha önce William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanından başka vesileyle söz etmiştim. Şimdi romanın kastından söz edebilirim. Golding insanoğlunun medeniyet kurabilecek bir naturaya sahip olmadığını düşünüyordu. Dolayısıyla mevcut medeniyeti bir tür tarihi —ve talihli— kaza olarak niteliyordu. Dolayısıyla, o medeniyeti muhafaza edebilmek için, insanın naturasını olabildiği ölçüde oyunun dışında tutacak müdahalelere ve müesseselere ihtiyaç vardı. Roman, sıfırdan başlandığında, insanoğlunun ne kadar berbat bir yörünge izleyeceğini anlatıyordu.

Golding’i ve Sineklerin Tanrısını biliyorsanız, zaten şimdiye kadar çoktan, ona, hislerinize tercüman olduğu için minnet duymuşsunuzdur. Eğer ilk defa duyuyorsanız, yukarıdaki paragraftaki özet size yetmiş olmalı. Golding, evet işte, insanın naturası hakkındaki acı tespiti yapmış. Daha ne demeli?

Hâlbuki medeniyet öyle kazara gerçekleşmiş bir hal değil. Defalarca çözüldü ve fakat yine, üstelik de eskisinden daha kapsamlı bir biçimde inşa edildi. Bırakın üniversitelere, yayınevlerine, konservatuvarlara ve sairelere sahip olmayı, doğru dürüst okuma yazma bile bilmeyen kalabalıklar tarafından inşa edildi üstelik. Sadece belirli bir toplum tarafından da değil, hemen bütün toplumlar tarafından, defalarca…

Önce medeniyet derken neyi kastettiğimi özetle söyleyeyim: Dün sözünü ettiğim, insanlık tarihinde kesintisiz bir biçimde devam eden belirli bir eğilimi kast ediyorum. Sosyal organizasyon, on binlerce yıldır, her bir ferdin tek başına kendi ihtiyacını kendisinin karşıladığı sistemlerden, giderek daha karmaşık sistemlere doğru evrimleşiyor. Çocuğunuzu, hiç tanımadığınız öğretmenlere emanet ediyorsunuz. Hiç tanımadığınız insanların ürettiği şarküteri mamullerini alıyor, tüketiyorsunuz. Hiç tanımadığınız insanların kurduğu ve işlettiği otellerde tatil yapıyor, o otellerde yine çocuklarınızı hiç tanımadığınız görevlilere emanet ediyorsunuz. Ve saire… Size de benzer şekilde davranılıyor. Her hangi malı veya hizmeti üretiyorsanız, hiç tanımadığınız insanlar için üretiyorsunuz.

Bu hali önemsememi yadırgamışsınızdır zannediyorum. Ne var ki bunda? Hep böyleydi…

Değildi.

Bırakın hep böyle olmasını, daha bin yıl önce mesela, hayatını bu anlayışla yaşayanların oranı yüzde birkaç seviyesindeydi. Kalanlar, ya bütün ihtiyaçlarını aile içinde karşılıyor veya en çok kendi kabilelerindeki insanların dolayımına maruz kalıyordu. Yeryüzündeki nüfusun yarısından fazlasının şimdiki faza geçmesinin tarihi, herhalde birkaç yüz yıldan daha yakındır.

Şimdi size son derece tabii görünen, hakkında konuşulmasını bile israf olarak değerlendirdiğinizi zannettiğim bu hal, herhangi bir yerde herhangi bir özne tarafından tasarlanmadı. Zaten tasarlanabilir bir şey de değildi, çünkü, mesela şimdi bile Anadolu’nun birçok köyünde yaşayan birçok kişi için istenir bir hal de değil. Anadolu lafın gelişi, yoksa Fransa’nın veya Norveç’in köylerinin pek çoğunda da ruh halinin farklı olduğunu zannetmiyorum.

Tasarlanmadı ama zuhur etti. İnsanın naturasından zuhur etti. Dolayısıyla insana güvenmemek için acele etmemek lazım. Her birimizin giderek daha çok kişiye bağımlı olmamız, giderek daha çok kişinin bize bağımlı olması, giderek daha karmaşıklaşan ağların birer düğümü halini alıyor olmamız, ilk bakışta zannedildiğinden çok daha çeşitli unsurların bir araya gelmesini gerektiriyor. Bu unsurların —bana kalırsa— en mühimi güven. Güvenebilir olmamız gerekiyor. Yani yazılımımızda güven duygusunun zaten mevcut olması gerekiyor. Güven şart ama kâfi değil. Hayal kurabilmemiz, saygı duyabilmemiz, empati kurabilmemiz, daha çoğunu istememiz, adalet duygusuna sahip olmamız gibi bir yığın unsura ihtiyaç var, giderek daha karmaşık ağları inşa edebilmemiz için.

Medeniyet tarihi boyunca hep, daha karmaşık sosyal organizasyonlar inşa ettik, daha çok kişiye bağımlı hale geldik. Sürekli olarak daha uzak, daha yabancı kişilere… Şimdi de —yani yaklaşık elli yıldır— bir fazdan bir başka faza, daha karmaşık sosyal yapılara geçme sancısı çekiyoruz.

Faz dönüşümleri arasındaki süreçte maddenin özelliklerinin değişimi, genel olarak sancısız olur. Ne de olsa kantitatif bir değişimdir bahse konu olan. Daha çok ısınmıştır mesela ve ne kadar ısındığı —ne kadar ısı aldığına bağlı olarak— neredeyse hatasız olarak hesaplanabilir filan. Ama faz değişimi hemen hep sancılı olur. Su yeterince ısındığında, havaya temas eden yüzeyde tuhaf işler olur. Bir yandan kaptaki su buharlaşıp havaya yükselirken, bir yandan da havadaki su yoğunlaşır. Gözlemci, birbiriyle çelişik şeyler gözlemek zorunda kalır.

Şimdi de faz değiştiriyoruz.

Faz değişiminden sonra nasıl bir dünyada yaşanacak, bilmiyorum. Ama daha karmaşık bir sosyal organizasyonda yaşanacak olduğuna kalıbımı basarım. Daha karmaşık sosyal organizasyonlar kurulabilmesi için, genellikle, mevcut organizasyonların çözülmesi gerekir. Çözülen sosyal organizasyonların boşalttığı alanda, tuhaf ama geçici organizasyonlar zuhur eder. Mesela Gülen Cemaatini bu kategoriye koyabilirsiniz. Kalın çizgili eğilimlerin dalgasının üzerine binmiş aktörlerin, mesela Erdoğan AKP’sinin, tam da o eğilimlere muhalif bir direnç ürettiğini gözleyebilirsiniz. Faz değişiminin yol açtığı belirsizliğin sebep olduğu korkuyu istismar edenleri, eskiyi ihya edeceği ümidini pazarlayarak kendisine yer edinenleri, yani mesela CHP ve MHP’yi görebilirsiniz.

Metnin başta hatırlattığım lafı Tacitus’a, zannederim, Roma tarihinin böyle bir dönemi ilham etmişti. Çözülen sosyal organizasyonun boşluklarından fışkıran ne varsa, muhtemelen Romalıları tedirgin etmeye başlamıştı. Aşina, dolayısıyla güvenilir olanın avuçlarının içinden kaydığını hisseden ve buna defansif bir reaksiyon gösteren kitleleri tatmin ederek kendi sosyal tabanlarını tahkim etme uyanıklığını sergileyen Roma İmparatorları, muhtemelen, çatlaklardan fışkıran her şeyin üzerine bolca kanun boca etmişlerdi. Herhalde torba kanun nedir bilmiyorlardı ama araya kendileri için lazım gelen kanunları da ilave etmeyi ihmal etmemiş olmalılar.

Faz değişimleri böyle olur. Bir fazdan bir başka faza, öyle yumuşak geçişler yok.