Aylar: Nisan 2016

Bir Film, İki Versiyon

Küçücük bir çocukken İstanbul’a Üniversite okumaya gelmiş, besbelli başı dönmüş, kendisi gibi başı dönenleri bulmuş, kendi tenhalarına kendisini hapsetmiş, kendisi gibi olmayan herkese önce şüpheyle sonra da düşman gözüyle bakmayı öğrenmiş bir Kahraman, hâlâ o yaşlarda kalmış olduğunu ispat etmekten başka hiçbir mana taşımayan incileri döktürdü ya, İnternet’te 1960’lardaki Afganistan’ı, İran’ı, Cezayir’i bugünküler ile kıyaslayan

Anti-Laiklik Kahramanı

Bugün Hürriyet’in köşelerinde biraz gezeceğim. İsmet Berkan, Kahraman’ın başlattığı laiklik tartışmasının beyhude bir tartışma olduğunu söylemiş (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ismet-berkan_386). Güzel. Ama gerekçesi tuhaf: İçinde laiklik olmayan bir Anayasa, komisyonlardan geçip Genel Kurula gelemezmiş, gelse Genel Kuruldan geçemezmiş, geçse referanduma takılırmış. Filan. Kendisiyle karşılaşsam, “sen meseleyi tamamen yanlış anlamışsın” demek isterdim. Bir defa, eğer iş bu minvalde uzarsa,

Delikanlılar

Kilis’e Katyuşa füzeleri düşüp duruyor. Eğer nöronlarınız Soner Yalçın’ınkiler gibi bağlandıysa, Katyuşa füzelerini tasarlayan Rus mühendisin dedesinin Menşevik dünürlerinin Suriye üzerinden Fransa’ya kaçarken bir gece evlerinde konakladığı filancanın torunlarının bugünkü ortaklıklarını filan deşifre ederek… Neyse benim aklım Hakikat’e ermez. Yok nöronlarınız Yalçın Küçük’ünkü gibi bağlandıysa (ya birinin soyadı, diğerinin adı Yalçın, var bunda bir iş),

Devletin Büyüklüğü ve Şümulü

Daron Acemoğlu, kendisiyle yapılan bir söyleşide (http://evonomics.com/stop-crying-about-the-size-of-government/), devletin büyüklüğü hakkında değil, kimin/kimlerin kontrolünde olduğu hakkında konuşmak gerektiğini söylemiş. Söyleşi enteresan. Söyleşiyi yapan David S. Wilson, meseleyi evrimsel biyolojiyle delillendirmeye çalışırken mesela, Acemoğlu yan çiziyor. Bence haklı ama eksik bir itirazı var. Haklı, devlet gibi kavramlar devreye girdiğinde, artık, fertlerin biyolojik kodlarından dolaysız deliller getirilemez. Haklı

HDP ve Örgütlülüğün Gücü

Bildiğiniz fıkradır, Nasreddin Hoca hamama gitmiş. Kimse yüzüne bakmamış. Kirli peştamalları eline tutuşturmuşlar. Kırık bir kurnanın başına oturtmuşlar. Tellaklar alelacele, döver gibi keselemişler. Ve saire… Çıkarken Hoca herkesi toplamış, her birine yüklüce bahşiş vermiş. Aradan birkaç hafta geçmiş, Hoca yine hamama gitmiş. Kapıda, yerlere eğilerek karşılamışlar. Tertemiz peştamallar verilmiş. Başköşeye yerleştirilmiş. Tellaklar sıraya girmiş. Nihayet

Bir Defa Daha Tamam

19. Yüzyılın sonunda, fizik biliminin tamamlandığına dair yaygın bir kanaat hâkimdi —sadece genel kamuoyunda değil, daha çok fizikçiler arasında. Daha ortada İzafiyet ve Kuantum teorileri yoktu. Böyle bakarsanız, sahip oldukları özgüven çok komik görünüyor. Yine de anlaşılır bir şey, çünkü bilmedikleri şeyleri bilmediklerini bilmiyorlardı. Tıpkı bizim gibi… Mesele bizi neden alakadar ediyor? Ediyor, çünkü mesele

Âlemin Hali, Bizim Halimiz

NNT Black Swan’da bir besi hindisi misali vermişti. Hindi, kendisinden hiçbir şey beklemeden her gün onu yemleyen, sağlığı ve semirmesi konusunda son derece hassas olan besicinin eşsiz bir dost olduğu kanaatine ulaşabilir —eğer geçmiş veriyi değerlendirip netice çıkaracak kapasitesi olsa… Üstelik bu kanaat, her gün, yeni veri eklendikçe, pekişir de… Ama… Şükran Günü geldiğinde… Kıssadan

Kavga

Wilson Sociobiology’i yazdığında (1975), 1990’ların sonlarından itibaren ağırlıklı olarak klavye çürüteceği mevzulara ilgi duyuyor muydu, bilemem. Ama o dönem itibariyle, neredeyse sadece böcekbilim camiası tarafından bilinen, iyi bilinen biriydi. Sociobiology Wilson’ın hayatını değiştirdi. Muhtemelen, kitabı yayınlarken aklına bile gelmeyecek, rüyasında görse hayra yormayacağı bir taarruzla karşılaştı. Taarruzun komuta merkezi, Wilson’ın Harvard’daki odasının az ötesindeydi. Komutanlar

Kompartımanlar

NNT Antifragility’de bir anekdot anlatıyor: Karar süreçleri konusunda parlak teoriler geliştirmiş, yaygın olarak müracaat edilen ders kitapları yazmış bir profesör, Harvard’dan teklif aldığında tereddüde düşmüş. Kendisini karar süreçleri konusunda tartışılmaz bir otorite olarak gören daha genç bir meslektaşı, kendi teorilerini hatırlatıp, onların yardımıyla kararsızlığını aşabileceğini söyleyince, “öyle olmaz, bu iş ciddi” diye cevap vermiş. Devam

Payanda

Dün dedim, bu rüzgâr Kılıçdaroğlu’nu götürür. Eğer bu orantısız taarruz bundan birkaç yıl önce olaydı (mesela Meclis’te bir yumruk olayı olduydu, ondan sonra dediğim gibi), “bunlar Kılıçdaroğlu’nun koltuğunun sallandığını gördüler, ona payanda olmaya çalışıyorlar” derdim. Yani, “Kılıçdaroğlu çapını bildiğimiz adam, zaten dört bir yanda başımız belada, bir de Kılıçdaroğlu gider de ne yapacağını tahmin edemeyeceğimiz