Paradigma

Paradigma, görünür olandan dolaysızca teşhis edilebilir bir şey değil. Kendisi görünmez, adeta transparan. Mevcudiyeti ve vasıfları hakkında ancak görünür olan üzerindeki tesirleri marifetiyle çıkarımlar yapılabilecek bir şey.

Böyle bakarsak, Kemalist paradigmayı altı okla, altı okun biri veya birkaçıyla irtibatlandırarak teşhis ve tespit etmek yanıltıcı olur. Paradigma, paradigma sahiplerinin ve taşıyıcılarının bile —hatta en çok onların— farkında olmadıkları bir varsayımlar ağıdır. Benim Kuhn’dan anladığım kadarıyla böyledir, iddia bana ait değil yani.

Kemalist Cumhuriyet, neticede, Toffler’ın İkinci Dalgasının erken ürünlerinden biri. Tekrarlayayım, Toffler’a göre İkinci Dalganın örtük kodu, standartlaşma, merkezileşme, uzmanlaşma, senkronizasyon, yoğunlaşma ve maksimizasyondur. İkinci Dalga medeniyetinin müellifleri işbu örtük prensipleri, ağırlıklı olarak, tabiatı dizginleme ve örgütlenme süreçlerine tatbik ettiler. Kemalistler ise ağırlıklı olarak insana… Cumhuriyetin mimarisinde, işbu örtük kodun unsurlarının —ve Toffler’ın zikretmediği başkalarının— izleri apaçık görünür.

Ve…

Hiçbiri de apaçık zikredilmiş değil. Kemalist Cumhuriyetin kurucuları bizden gizlemek istediklerinden zikretmemiş değiller bu prensipleri. O prensipler kendilerinden gizliydi. Esasında Kemalist paradigma diye bir şeyden söz edeceksek, onu başka yerlerden çok bu prensipler setinde bulabiliriz.

Mesele şu ki…

İkinci Dalga medeniyetinin müellifleri, mezkûr paradigmayı “doğrusu budur” deyip masa üzerinde imal etmiş değillerdi —paradigma öyle imal edilmez. Aydınlanma ideolojisinden mülhem dünya tasavvurları ve dolayısıyla da hayalleri vardı —belki mor renkli uçan filler bile hayal etmiş olabilirler. Bahse konu olan toplumlarda da entelektüel elit ve siyasi elit, toplumun geniş yığınlarından ayrık birer özne idi. Tasavvur da, hayaller de o elitlere ait idi, yığınlara değil. O elitler —yazıp çizdiklerinden ve yapıp ettiklerinden biliyoruz ki— geniş yığınlara pek muhabbet besleyen insanlar değillerdi, kendilerinde bir üstten konuşma hakkı olduğundan şüpheleri yoktu.

Lakin…

Üstten de olsa konuşuyorlardı. Toplumlarını, o toplumların vasıflarını, imkânlarını, imkânsızlıklarını görmezden gelmemişlerdi. İkinci Dalga medeniyeti, münhasıran, Britanya, Fransa ve Almanya entelektüel ve siyasi elitlerinin kendi toplumları ile diyaloglarından zuhur eden şeydir. Kimse “standardizasyonun yanında senkronizasyon da iyi gider” filan diye akıllar yürütüp imal etmedi paradigmayı.

Bahse konu olan elitler ile toplum arasında pürüzsüz bir uyum ima ediyor değilim. Hemen her yerde, mesela mecburi eğitim dayatıldığında, toplumlar ciddi bir direnç gösterdiler.

(Yeri gelmişken… Kendi muhayyel âlemlerinde Batının performansı ile eğitimi, eğitim ile toplumların eğitim aşkını kestirmeden birbirine iliştiriveren, buradan da Türkiye’deki problemlerin kaynağını teşhis ediveren aklıevveller görmezden gelseler de, zorunlu eğitim her yerde müthiş bir dirençle karşılandı. Her yerde? Muhtemelen sadece Türkiye hariç her yerde. Türkiye’nin bu istisnai durumu da, “ay biz ne kadar eğitime âşığız” filanlara delil olarak gösterilemez. Muhtemelen, bu topraklarda çok uzun süre boyunca eğitim sosyal merdivenleri tırmanmanın biricik enstrümanı olageldiğinden öyle oldu.)

Diyalog, her biri aynı lafları tekrarlayan özneler arasında olmaz. Aksine, farklı şarkıları olan özneler arasında olur. Yığınlara mecburi eğitimi hayal eden entelektüel elit ile o hayale itiraz eden yığınlar arasında mesela. O diyaloğun neticesi olarak da mecburi eğitim, bahse konu olan toplumların dini referansları ile irtibatlandırılarak toplumlara nüfuz ettirildi —ölçülü bir zor kullanmanın yedeğinde. Siyasi elitler böyle bir çözüm buldular yani.

Yurdumun Kemalistlerinin dini olan Aydınlanmanın müellifleri mesela, kadınlar hakkında pek de iyi şeyler düşünmüyorlardı ve pek de iyi şeyler yapmadılar. Aydınlanmacılarımız, Kâbeleri olan ülkelerde kadınların mesafe kat etmesinin nelere mal olduğunu da görmezden gelirler. Ama Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının pek çok Batı ülkesinden önce verilmiş olmasını da kendi projelerinin bir performansı olarak tekrarlamaktan hoşlanırlar.

Bu hikâyede zikretmeyi pek sevmedikleri husus, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındığında, toplumun neredeyse hiç direnç göstermemesidir. Başka toplumlarda kadınlar o hakları erkeklerle dövüşerek aldı, entelektüel ve/veya siyasi elitlerle dövüşerek değil. Burada öyle bir dövüş olmadı. Tekrarlayayım mı? Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındığında, Avrupa ülkelerindekine benzer bir erkek direnci görülmedi.

Eh, “kadınlar erkeklere zaten eşitti” filan diyor değilim. “Hak tanındı ve bütün kadınlar da kolayca bu haktan faydalanıverdi, hepsi aday olmasa da hepsi oy kullandı” da demiyorum. Ama bütün bu hususlar mukayeseli olarak ancak mana taşır. Türkiye’de toplumun, Kemalist projenin sayısız unsuruna, neredeyse hiç direnmeden adapte olduğuna dikkat çekmeye çalışıyorum.

Sayısız unsuruna… Ama hepsine değil. Mesela şapkaya direndiler. Neden? Pek de bilmiyoruz. Çünkü Kemalistler, medeni kanuna direnmeyenlerin şapkaya neden direndiklerini anlamaya filan çalışmadılar. İmha etmeyi gerektirecek bir şey gördüler. (Bana bazen öyle görünüyor ki, sanki “bizim yapacaklarımıza toplum direnir” diye varsaymışlar, varsaydıkları dirençle karşılaşmayınca şaşırmışlar, daha mühimi hayal kırıklığına uğramışlardı. Şapkaya direnç belirince “oh be” demiş bile olabilir, direnci, hanidir hazırlığını yaptıkları şiddeti boşaltma fırsatı olarak görmüş olabilirler. Kendilerini nihayet devrimci olarak görme fırsatı…)

Dolayısıyla Kemalist paradigma, sadece filanca düşünsel varsayımlardan ibaret değil. Aynı zamanda, şapkaya direnildiğinde zor kullanmaktan imtina etmemeyi sağlayan kavramlaştırma unsurları da paradigmaya dâhil. Yani diyalogsuzluk… Yani diyalog ihtiyacı hissetmeme… Yani vesayet denegelen şeyin kavramsal altyapısı…

***

“Başka birçok şeyin yanı sıra mecburi eğitime ve kadınlara oy hakkı tanınmasına direnmediler, ay ne kadar mükemmel bir toplumumuz var” filan diyor değilim. Bir defa mecburi eğitime ve kadınlara oy hakkı tanınmasına kutsal şeylermiş gibi bakmıyorum. Ama esas mühimi, şuna veya buna direnmemeyi de marifet olarak görmüyorum. Demek istediğim şey, toplumun zannettiğimiz —Kemalistlerin zannetmemizi istediği— gibi bir toplum olmadığı.

Yığınlar şehirlere göçmek, çocuklarını okutmak istiyordu. Nereden biliyoruz? Birinci nesil Kemalistler siyasi iktidarı —sanki toplumla diyalog kurma ihtiyacını hissetmiş gibi görünen— ikinci nesil Kemalistlere devretmek zorunda kaldıktan kısa süre sonra, DP iktidarının erken dönemlerinde, iktidarın yeni sahiplerinin boş bulunmasından istifade, şehirlere ve okullara akın etmelerinden biliyoruz. Kemalist ideolojinin kutsal metinlerine ve kendisi hakkındaki iddialarına itibar edecek olsak, toplumun bu iştiyakını ve iştahını Kemalistlerin alkışlamaları gerekirdi. Ama paradigmanın o metinlerle bir akrabalığı yok. Kemalist paradigma derken o kutsal metinlere referans verildiğinde her şeyin —içinden çıkılamayacak kadar— karmaşıklaşması da bu yüzden. Kemalist paradigma aranacaksa, demek ki, yığınların köyden şehre göçünden ve okullara hücum etmesinden rahatsız olma halinin altını eşelemek gerekiyor —zor değil, Kemalistler bugün hâlâ şehre göçten ve herkesin eğitime erişiminden rahatsızlar.

“Çok nadide bir toplumumuz var, pamuklara sarıp muhafaza edelim” demiyorum. Kendine has bir toplumumuz var ve yığınla zaafının yanı sıra bir yığın da uygun vasfı var/dı. Esneme kabiliyeti dünyanın başka toplumlarının pek çoğu ile kıyaslanamayacak kadar yüksek bir toplumumuz var/dı.

Kimse Türkiye toplumunu imkânları ve sınırları ile değerlendirmiyor. Kimse onu başka toplumlarla mukayese ederek de değerlendirmiyor. Herkesin kafasında bir muhayyel toplum var, toplumun gerçekliği onunla kıyaslanıyor. Kemalizm’in en büyük başarısı, bu tuhaf akıl yürütme tarzını, toplumun neredeyse en ücra hücrelerine kadar yayabilmiş olması —yanlış işi doğru yapmış, müthiş bir performansla yapmış yani.

***

Aytürk’ün geçenlerde sözünü ettiğim yazısında dile getirdiği ve post-Kemalist paradigma diye adlandırdığı şeyler, bütünüyle, Kemalist paradigmanın içinden, toplumla diyalog kurma konusundaki utangaç ve münferit çabalardan ibaret bana kalırsa. Utangaç, çünkü Batılı aydınlar için norm olan, başka türlüsünün mümkün olabileceği akla bile gelmeyen mecburi diyaloğa, Batılı aydınlarla bir biçimde temas etmiş olan buralı aydınlardan bazıları özenmişler ama burada yadırganacaklarını da hissetmişlerdi. Münferit, çünkü Aytürk’ün de neredeyse icmalini çıkardığı gibi, son derece az sayıda aydının, sadece birer alanla sınırlı olarak yaptıkları işlerdi.

Yani?

Aytürk’e katılıyorum, yeni bir paradigma bekliyoruz. Katılmıyorum, o paradigma post-post değil, sadece post-Kemalist paradigma olacak.