Keyfilik Bize Dokununca

Alper Görmüş, Yıldıray Oğur ile Ali Bayramoğlu arasındaki bir programdaki diyalogları, aklında kaldığı biçimde aktarmış:

“Yıldıray Oğur, o günlerde yazdığı bir yazıdaki bilgileri kullanarak böyle bir ‘fikri katkı’nın [Otpor’un Gezi sürecine katkısı] söz konusu olmadığını, iddianameyi hazırlayan savcının bu sonuca kimi varsayımlarla ulaştığını ve dolayısıyla hukuki bir değerinin olmadığını anlatıyordu ki Bayramoğlu araya girip şöyle dedi (aklımda kalanlarla yazıyorum):

“’Yani böyle bir katkı olsa ne olur? Neden otomatik olarak gayri meşru sayılıyor böyle bir ilişki? Baskıcı iktidarlar sorunu küresel olduğuna göre onlara karşı verilecek mücadelenin küresel boyutları da olacaktır. Bu durumda o iktidarlara karşı mücadele edenlerin kendi aralarında bir dayanışma göstermeleri neden makul sayılmıyor?’”

Ben Bayramoğlu’ndan da ileri gideyim, baskıcı iktidarlar sorunu küresel olmasa, barışçı bir sivil toplum hareketine küresel bir dayanışma sergilenemez mi? Mesela, Trump’ın Meksika sınırına duvar dikmeye kalkmasına bazı Amerikalılar ve Meksikalılar direnmeye kalksa ve ben de buradan fikri destek sağlasam, onlar da bu desteği değerlendirse, ayıp mıdır, günah mıdır?

Ve…

Esas mesele şu ki, hiçbir durumda suç değildir. Herhangi bir normal devlet de, ancak ve sadece suç ile alakadar olabilir. Suç da, kanunlarla tarif edilmiş olan fiiller için kullanılabilecek bir terim. Gezi süreci muhtelif suçları ihtiva etmiş olabilir ama sürecin kendisi, Türkiye’de geçerli kanunlara göre suç değildi, herhangi bir dış destek alacak olsa alması da suç değildi/değil. O gün değildi, bugün de değil.

Oğur’un —Görmüş’ün şahitliğine göre tam da bu noktada zuhur eden— telaşını anlayabiliriz. Esasen anlayamayız da anlayışla karşılayabiliriz. Anlamak mümkün değil, çünkü böyle bağlantıları kabul edilemez bulan kamuoyu kesiminin genişliği —eğer bahse konu olan kamuoyunun geniş olduğu tespiti doğruysa bile— suç olmayan bir fiili suç yapmaz. Oğur’un telaşını anlayışla karşılamak ise mümkün, çünkü meselenin üzerinden bir hayli zaman geçtikten, keyfi yönetim hukuk düzeninin yerini alıp yerini pekiştirdikten bir hayli sonra gerçekleşiyor konuşma.

Peki, ben ne demeye şimdi, seçim sonrasında hepimiz bambaşka gündemlere mahkûm edilmişken bu mevzua takılıyorum? Çünkü geçen gün yaptığımız seçimin bizi ne gibi yarınlara taşıyacağına dair ipuçları sağlayabilir. Netice olarak bugün, şu son seçimde güçlenmiş veya zayıflamış olduğunu tartıştığımız, yapacakları tercihlerle yarını şekillendirecek olduğunu düşündüğümüz aktörler, dün, hukuk düzeni askıya alınırken, öylece seyretmiş olan aktörlerdi.

Ne kadar tiksindirici bir yoldan geçip ne kadar acıklı bir hale geldiğimiz, Görmüş’ün yazısında sanki normal şeylermiş gibi özetlediği süreçte görülüyor. İktidarın keyfiliğini, giderek keyfileşmesini, şu veya bu faktörlerle açıklıyor, normalleştiriyoruz. Ana muhalefet makamında oturan şeyin ise o kadar bile çabası yok —ihtiyaç duymuyor.

Size bir düşünce deneyi: Günlerdir İstanbul oylarının yeniden sayılıp durmasıyla meşgulüz. İmamoğlu bu süreçte bize kendisini —matematik öğretmenlerine kadar filan— anlatıp duruyor. Hâlbuki Kars’ta, Kırşehir’de, ülkenin başka yerlerinde başka aktörler de İmamoğlu’nun kaderine benzer bir kaderi tecrübe ediyor ve seslerini duyuramıyorlar. İmamoğlu onların da sesi olmayı tercih etseydi? Etmedi. Derse ki “herkes kendi hakkını müdafaa etsin”, haklıdır. Ama bu, aynı zamanda, “başkalarının hakkı beni alakadar etmez” de demektir. Hakkın yanında değil, kendi hakkının peşinde olduğu manasına gelir.

CHP başkalarının hakkını muhafaza etme göreviyle görevli kabul edilebilir —ana muhalefet olması hasebiyle. Kendisi öyle kabul etmez, o ayrı iş. Etmez, Nuriye’nin, Semih’in, HDP’li vekillerin, KHK ile atılan akademisyenlerin hakları için mücadele etmez. Bu da bir tercih. Ama işte o tercihin neticesi olarak azgınlaşan keyfi rejim de, İmamoğlu’nun hak ettiği koltuğa oturmasını böyle geciktirir.

***

Görmüş’ün “çok geniş” dediği kamuoyunun o kadar geniş olmadığını emniyetle söyleyebilirim. Ama diyelim ki Görmüş haklı, uluslararası bağlantıları kategorik olarak sevimsiz bulanlar nüfusun önemli bir bölümü olsun. Ancak onların arasında bile hatırı sayılır bir kesim, kendilerinin sevimsiz bulduğu ama suç olmayan bir şeyin suçmuş gibi ele alınmasına karşıdırlar. En azından olabilirlikleri arasında her sevimsiz şeye suçmuş gibi muamele etmeye karşı olma hali de vardır. O insanlara “eğer bu kapı bir açılırsa, ileride, başka bir iktidar tarafından da şunlar böyle ele alınabilir” filan gibi misallerle, gerçekleşen şeyin ne kadar yanlış olduğu gösterilebilirdi ve gösterilirse “olmaz” diyecek geniş bir kamuoyu vardı/var.

Kaldı ki, geçenlerde dediğim gibi, siyaset istatistiklere göre yapılmaz, istatistikleri değiştirmek için, istatistikleri değiştirme iddiasıyla yapılır. Eğer geniş bir kamuoyu, sadece kendi hoşuna gitmediği için bir şeylerin suç da sayılmasını talep ediyorsa, aksine ikna edilemiyorsa, o ülkenin istikbali hakkında hayal kurmak manasız bir şey. O ülkede ana muhalefet olsanız ne olur, olmasanız ne olur? O ülkeyi değiştirme iddianız olmalı. Ülkeyi bu manada —ve benzer manalarda— değiştirmek için iktidar olmak lazım gelmez, muhalefet olmayı becermek kâfidir.

Filan da…

O kamuoyu öyle çok geniş filan değil. Bir zavallıdan asrın şeysi imal etmeye yeltenen parti bültenleri üç beş binden çok satamıyor, asrın şeysi yüzde bir reytingleri aşamıyor. “Bunca keyfiliğe ve devleti bir istihbarat devleti haline getirmeye rağmen bunca oy desteği alıyorsa, demek ki ahalinin keyfilikle ve istihbarat devleti olmakla ilgili bir sıkıntısı yok” da diyemezsiniz ilaveten. Çünkü keyfiliğe ve istihbarat devleti olmaya siz de itiraz etmediniz. Siz, sadece, keyfiliğin ve istihbarat devleti olmanın, onca işbirlikçiliğinize rağmen size bile dokunmasına itiraz ettiniz. Dolayısıyla, keyfilikten ve istihbarat devleti olmaktan mustarip birileri varsa eğer, siz seçenek filan değilsiniz. Mevcutların arasında kimse değil. Ve dolayısıyla, biz o mustarip olanların sayısını bilmiyoruz. Ortada istatistik bile yok yani. Sadece Görmüş’ün ve ana muhalefetin varsayımları var.