Biricik Derdimiz İstanbul

1994’te Ankara’da, Türkiye’nin o dönemdeki belki de biricik siyasi araştırma şirketinde işe başladığımda, yaptığım anlaşma da, niyetim de, şirketin esas faaliyet alanına hiç bulaşmamaktı. İyi bir bilgisayarcıydım, şirketin esas faaliyeti için elzem olan bilgiişlem işlerinin verimliliğini yükseltmekten başka bir derdim yoktu. İki ay kadar sonra kendimi siyasi analizler yapan biri olarak buldum.

Siyasi analizler?

Diyelim Bahçeli’siniz. 7 Haziran’da bir seçim olmuş. İktidar ağır bir darbe yemiş. Ancak siz, iktidardan uzaklaşan kitlelerin ilk kaçacağı adres olarak görüldüğünüz halde, ancak üçte birini kazanabilmişsiniz. Partinin içinde bir zamandır kıpırdanmalar da var. Bir yandan da iktidar zayıfladığı için muhtaçlığı artmış. Yani bir yanda tehditler var —size, Bahçeli’ye yönelik tehditlerden söz ediyorum. Öte yanda fırsatlar —sizin, Bahçeli için fırsatlardan söz ediyorum. Bu tehditler ve fırsatlar da, öyle, “ben tehdidim” veya “ben fırsatım” kıyafetiyle dolaşmıyor orta yerde. İktidarın muhtaçlığının artması bir fırsat gibi mesela ama o fırsatı Bahçeli için değil de MHP için bir fırsat olarak görüp, sizi AKP ile koalisyona zorlayanlar var. Bir yandan parti içinden, bir yandan parti dışından sayısız özne. Halbuki böyle bir koalisyon kursanız, pekala biliyorsunuz ki, partinin içindeki bazı aktörler Bakanlık koltuğuna oturduğunda, ortağınız Erdoğan’ın da teşvikiyle, size karşı güç kazanacaklar.

Ve saire…

Çok özetledim. Çok, çok özetledim. 7 Haziran gecesi, sayısız majör ve minör iktidar odağının herhangi birinin karşı karşıya kaldığı tehdit/fırsat denklemi, öyle bir tek paragrafta özetlenebilecek şey değildi, en basiti için bile sayfalarca yazmak lazım gelirdi. Bahçeli’nin denklemi için ise herhalde birkaç cilt doldurmak… Teşebbüs etmeyeceğim, hayal gücünüze bırakıyorum.

Mesele şu: Biz, yani seyirciler, Bahçeli’nin o majör/minör kudret odakları ağında (network) yer alanların hangisiyle, ne tür bir bağlantıya sahip olduğunu bilmiyoruz. Daha doğrusu Bahçeli, diğer bütün düğümler gibi, doğrudan veya dolaylı olarak diğer bütün düğümlerle bağlantı içinde ama hangi bağlantıda ne tür gerilimlerin biriktiğinden habersiziz. Bir yanda Akşener var mesela, Bahçeli ile aynı tarafta görünüyor ama Bahçeli’nin penceresinden bakarsanız Erdoğan’dan daha ciddi bir tehdit —sadece bir misal olarak söylüyorum, yoksa her bir bağlantıda birikmiş yığınla çapraşık gerilim var. Belki de mesela Bahçeli için Akşener tehdit filan değil ama onu bir tehdit olarak değerlendirmediğinde, etrafındaki —yaslandığı— koalisyon dağılacak. Filan.

Esasen hepimizin, her an tecrübe ettiği haller gibi bir hal o ağdaki herhangi bir düğümün/ aktörün hali. Oyun, karakter olarak aynı oyun ama sadece kayıp/kazanç bilançoları bizimkinden birçok mertebe büyük. Biz şu iş arkadaşımıza karşı bununla ittifak yaparsak on kazanma/kaybetme ihtimalimiz var mesela ama yukarıya çıkıldığında benzer bir karar birkaç milyon kazanma/kaybetme ihtimaline sahip.

Hal böyle olunca ve siz (a) ağdaki düğümlerin herhangi birinin diğer düğümlerle olan bağlantılarında nelerin biriktiğini ve (b) o birikimleri ilgili düğümün hangi akıllarla değerlendireceğini bilmediğinize, bilemeyeceğinize göre, hangi siyasi denklemin nasıl çözüleceğini tahmin etmek, neredeyse imkânsız. Neyin siyasi analizini yapacaksınız?

Dolayısıyla, bu işlere bulaşmak durumunda kalmamın üzerinden birkaç ay geçmeden, “ben siyasetten anlamam, siyasetin sosyolojisinden anlarım” demeye başladım. Kendimi de ısrarla o pozisyonda tutmaya çalıştım.

Derdimi bir de futbol metaforuyla açıklamaya çalışayım.

Sahada bir maç oynanıyor —basitleştirmek için sadece iki tarafı olan bir maç varsayalım. Sahadaki oyuncuların herhangi birinin sahip olduğu becerilere sahip olmayan bir yığın insan maçı seyrediyor. O oyuncuların formalarına, pozisyonlarına filan bakarak akıl yürütüyor. Meselenin tribünlerde ve/veya televizyonları başında maçı seyredenlerin zannettiği gibi olmadığını bilen birileri var. Muhtemelen daha önce futbol oynamışlar oradan biliyorlar ama sadece zannedildiği gibi olmadığını biliyorlar, nasıl olduğunu bilmiyorlar. Yani mesela herhangi bir teknik direktörün kadroyu ve oyun planını belirlerken tribünlerdekilerin zannettiği gibi davranmadığını, bir yığın başka faktörü değerlendirmesi gerektiğini biliyorlar ama tam da bu maç özelinde hangi teknik direktörün hangi faktörleri, nasıl hesaba kattığını bilmiyorlar. Biliyor gibi de görünmeleri gerekiyor ama. Aksi halde kimse onları dinlemeyecek.

Maç sırasında, diyelim beyazlı takımda filanca oyuncu, herhangi bir anda, üç kırmızılı oyuncunun baskısına maruz kalıyor. Belki üç dakika önce benzer bir durumda kalsa geri dönecek, topu kalecisine verecek ama o anda bunu yapamayacağını hissediyor. Rakiplerinin üstlerine gidiyor, aralarından geçiyor, filan. Oyun aniden değişiyor.

Bunların hiçbiri öngörülebilir şeyler değil. Kimse öngöremez. Oynayanlar bile, bırakın yorumlayanları ve/veya seyredenleri.

Anlaşmışızdır umarım, teknik direktörler, oyuncular ve diğer görevlilerden oluşan, futbol ekonomisinden hisse alan bir kesim var. Oyunu pazarlayan, yorumlayan ve dolayısıyla oyunun kıyısında ekonomisinden sebeplenen bir başka kesim var. Ve… Bir oyun olması için gerekli parasal ve duygusal finansmanı sağlayan, mukabilinde de bir oyun olmasından muhtelif tatminler edinen geniş bir kesim var. Üçünün oyunla ilişkileri birbirinden çok başka. Ama burada, bugün işaret etmek istediğim o ki, oyunu oynayanların birbirleri ile ilişkileri, sizin zannettiğinizden çok daha çetrefilli. Çok daha karmaşık. Öngörülemez.

Lafı, İstanbul seçimlerine getirmek derdindeyim. Çünkü şimdi, her birinizin yegâne derdi bu, farkındayım.

Şimdi size, bir yanda Kılıçdaroğlu, Kaftancıoğlu, İmamoğlu ve diğer kırmızı formalı insanların yer aldığı, öte yanda ise Erdoğan, Yıldırım, Albayrak, Süleyman filan gibi sarı formalı insanların yer aldığı bir oyun var gibi görünüyor. Bir de hakem formalı birileri var.

(Unutmak olmaz, bir de sarı formalı takımın yedek kulübesinde, diğerlerinden biraz farklı bir forması olan ama yedek futbolcu mu, takımın malzemecisi mi, tribünden atlamış bir taraftar mı, federasyonun görevlendirdiği biri mi olduğu belli olmayan, zaman zaman hakemmiş gibi el kol sallayan biri var: Bahçeli. Şahsi tecrübelerime yaslanarak diyebilirim ki, sahaya hiç çıkmayacak, çünkü topa vurmayı bile bilmiyor. Malzemeci filan da değil, çünkü herhangi bir malzemecide bulunması gereken asgari bilgi ve beceriye de sahip değil. Tribünden sahaya atlayacak kadar taraftarlık bilinci de yok. Hakem hiç değil. Biricik mahareti var, o da o yedek kulübesine sızmış olması. Peki, oyunun gidişatını değiştirebilir mi? Değiştirebilir. Oyuna girerek, oyundan çıkacak oyuncuyu belirleyerek filan gibi yollardan değil, sadece orada bulunmasına diğer herkesin bir mana yakıştırıyor olması sayesinde.)

Neyse, derdim Bahçeli filan değil. Esas derdim başka. O sizin/bizim kendi içinde bir bütün gibi gördüğümüz sarılı ve kırmızılı takımlar öyle yekpare şeyler değil. Sarılı takımda birileri mesela sahadaki sarı formalı santrafor kazanılan penaltıyı kaçırırsa, kırmızılı taraftarlardan daha çok sevinecek. Kırmızılı takım için de benzer haller geçerli. Hatta sarı formalı santrafor bile penaltıyı kaçırmayı, kırmızılı taraftarlardan daha çok istiyor olabilir.

Kimin derdi ne, bilmiyoruz, bilemeyiz. Kimin neye gücü yeter, onu da bilmiyoruz, bilemeyiz.

Ama tribünlerde neler olabileceğini, sahada ne olursa tribünlerin nasıl reaksiyon göstereceğini tahmin edebiliriz.

***

Bahçeli, sizin tahmin ettiğiniz gibi biri değil. Yani mesela filanca kararı sizin tahmin ettiğiniz değerlendirmelerle vermiş değil —sizin tahmininiz ne olursa olsun öyle. Benzer şekilde Erdoğan da ne onun karşıtlarının ve ne de taraftarlarının varsaydığı hesapları yapıyor değil, bambaşka hesaplar yapıyor, yapmak zorunda. Esasen zannedildikleri kadar bağımsız da değiller, muhtemelen sizden bile daha az opsiyonları var herhangi bir karar noktasında. Daha önce demiş olmalıyım, yukarı doğru çıktıkça, opsiyonlar azalma eğilimindedir. Mesele şu ki, yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, o az sayıdaki opsiyonlarının neler olduğu hakkında bizim bir fikrimiz yok.

Siyaset hakkında konuşmayı bu yüzden sevmiyorum. Malumat sahibi olmak bile kâfi değil çünkü. Çünkü siz çok malumat sahibi olsanız da, sizin sahip olmadığınız bir tek malumat, denklemi tepetaklak edebilir.

Siyaset hakkında konuşmayı sevmiyorum ama İstanbul seçimi bahse konu olduğunda siyaset konuşmak lazım geliyor. Seçim gecesi, geçmiş maçlardaki benzer kilitlenmelerden ekstrapolasyon yaparak, İstanbul’u İmamoğlu’na vermemeleri ihtimalini daha yüksek görmüştüm. Ama küçük bir marjla… Sandık neticeleri arasındaki marj kadar küçük bir marjla…

Erdoğan’ın topa girmeyeceğini tahmin etmiştim mesela, o hususta yanılmadım. Şimdi de seçimin neticesi hakkındaki hükmü Erdoğan’ın vereceğini söyleyebilirim sadece. Onun opsiyonu/opsiyonları neler onları da bilmiyoruz. Seçimin neticesini değiştirmenin ve/veya seçimin iptalinin liranın değerinden uluslararası ilişkilere kadar birçok alanda —faturası doğrudan doğruya Erdoğan’a çıkarılacak— sayısız neticesi olacak. Öte yanda da, seçimi İmamoğlu’na vermenin, parti içinde zaten kontrol edilemez hale gelmiş çelişkileri büyüteceği, Erdoğan’ın yaslandığı muhtelif iktisadi aktörleri savuracağı aşikâr görünüyor.

Karar vermek müşkül yani. Karar verici kararını veremezken, o karar hakkında tahmin yapmak müşkülden öte, manasız. Ama ille de bir bahse girmem gerekse, İmamoğlu’na mazbatasını vereceklerine yatırırdım paramı.

***

Esasen bizim bambaşka bir meselemiz var: Tuhaf varsayımlarla siyaset yapan karşı taraf, Erdoğan’ın içine düştüğü açmazı derinleştirip bir mevzi kazanma fırsatını bir defa daha heder etti. Bunu da ayrıca değerlendiririz.