Yurttaşlık Olarak Seyircilik

Akranlarımla sohbet etmenin muhtelif zorlukları var. En olmayacak yerde bayat –ve bayatladığının pek farkında olmadığımız– bir kavram düşüyor ortaya. Sonra hep birlikte onu kemirmeye başlıyoruz. Sonra? Arkası geliyor. Bildik şeyler işte.

Öyle olmasa?

Herhalde iyi olur ama her birimizin yığınla bagajı var. Bunca yıl yaşamışız. Yaşanmış olanlar yaşanmamış gibi olmuyor işte. Dolayısıyla… Öyle oluyor işte.

Biz bizeyken o kadar dert değil. Sohbet ederek dünyayı değiştireceğimizi zannedebiliriz ama değiştiremeyiz. Olmayacak olanı oldurmaya, olacak olanı oldurmamaya tesir etmez bizim sohbetlerimiz. Olsa olsa yaralarını yalayan kediler gibi… Tedavi değil elbette ama işte, acılarımız hafifler hiç değilse.

Aramızda gençler varsa, öyle sakin kalamıyorum ama. Esasında gençler yokken de, ne yaptığımızın farkına varırsam eğer, haletiruhiyemi sükûnet olarak tasnif etmek uygunsuz olur da, yine de etrafta gençler olduğunda başka türlü oluyorum. Bir tür alarm hali… Nedense? Sanki çocuklar orada, bizden zehirlenecekler ve bu da birçok hayatın akışını değiştirecek gibi.

***

Zamanın birinde, halalarımdan birinin torunlarından biri, “biz çocukken sen bize geleceksin diye hevesle hayalini kurardık” demişti. Nadiren olan bir şeydi sözünü ettiği. Ve ben yirmilerinin ortalarında biri olarak onlara gittiğimde, daha on yaşlarındaki o çocukların benimle ilgili böyle bir hissiyatı olduğunun hiç farkında değildim. Esasen mesele ben de değildim, sahip olduğum diplomalardı. Özendiklerinin o olduğunu, yıllar sonra bana bunu söylediklerinde, söylediklerine anlam vermeye çalışırken, satır aralarından yakalamıştım.

Sonra başka benzer hikâyelere şahit oldum, içinde benim olduğum veya olmadığım hikâyelere. Sonra bende de bir yığın temasın kalıcı izler bıraktığını fark ettim. Mesele şu ki, kendi yaşadıklarımın içinden hangilerinin ve neden iz bıraktığını, diğerlerinin neden suyun üstünde seken taş gibi sekip gittiğini anlamak müşkül. Öyle oluyor işte. Bazı şeyler…

Biraz da bundan gençlerle temas ettiğimdeki hassasiyetim. İyi bir şey değil, farkındayım. Ama öyle işte.

***

Akranlarımın aksine, çocukları İmamoğlu’na kayıtsız şartsız inanmış değiller. İmamoğlu’na oy verecekler ama sadece kredi babından. “Bir görelim bakalım” dedi geçen gün biri.

“Görecek bir şey yok” dedim, “eğer ‘bir görelim bakalım’ derseniz, göreceğiniz/göreceğimiz şey pek de hoş bir şey olmayacak.” Bizi bir tiyatronun pasif seyircileri haline getirdiler ve biz de çocuklarımızı öyle yaptık. Biz yapmadıysak da, öyle olmalarına/yapılmalarına da seyirci kaldık. “Tehlikeli olan Erdoğan değil, bu düzen yeni Erdoğanlar yetiştirir” deyip duruyorum ve meseleyi siyaset düzenine, mevzuatına bağlayıp kenara çekiliyorum ama esas mesele siyaset mevzuatı bile değil. Esas mesele, Türkiye’de seyirciliği hepimize bu kadar yedirmiş olmaları.

“Sanatçı sanatıyla, bilim adamı bilimiyle konuşurmuş” beyefendiye göre. Kendisi sahneye tırmanmaya çalışırken ve müesses nizam onu paçasından çekiştirirken öyle demiyordu da, eski defterleri açtığımızda en masum biçimsizliklerden biri bu. Hatırlatmaya bile değmez. Meselemiz onun ve tayfasının ne dediği, nasıl düşündüğü değil. Bizim meseleyi nasıl gördüğümüz…

Sosyal medya denen ve sayısız fenalığını tecrübe ediyor olduğumuz fenomene bir de bu gözle bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Bir yandan çünkü, oyuncu olmaya hevesi ve oyunculuk tecrübesini besliyor. Besliyordur yani..