Ali Babacan

Ali Babacan ismi, bilhassa 31 Mart sonrasında, bir nevi serinletici olarak istihdam ediliyor. Birbirine oldukça uzak olan, herhangi bir hususta mutabık kalması zor görünen kişiler, Babacan’ın vaziyet ettiği bir Türkiye fikrine sert bir itiraz sergilemeyeceklermiş gibi…

Başlamadan belirteyim, Babacan’ı tanımam.

Babacan’ın İsminin etrafında oluşan hâle yeni bir şey değil. Özal’ın Kahveci’si neyse, Erdoğan’ın Babacan’ı da oydu gibi geliyor bana, daha ilk andan beri. Mesele şu ki Kahveci çok erken vefat etti ve biz onun beklentileri karşılayabilecek biri olup olmadığını test edemedik. Babacan’ı ise test ettik diye düşünüyorum.

***

Babacan’ı gündeme getirenler sadece AKP’ye rey veregelmiş olanlar değil. AKP’nin —daha doğrusu Erdoğan’ın— karşısında olanların önemli bir bölümü için de Babacan makul ve pazarlanabilir bir alternatif olarak görülüyor. Klasik 65-35 (veya 70-30) aritmetiğini bir veri olarak kullananların hemen hepsi, karşı cenahtan bir rahmet beklemenin imkânsızlığı kanaatlerinin bir uzantısı olarak, AKP içinden bir doğuma bel bağlamış durumdalar. O doğuma ebelik yapmaya en çok yakıştırılan kişi de, çok uzun süredir, Ali Babacan.

Benim kanaatime göre, AKP doğum yapma imkânını çoktan kaybetti. İster “kısırlaştı” diye okuyun siz bu son cümleyi, ister “bebeği/bebekleri rahminde kaldı, zehirlendi” diye. Mesele sadece AKP denen ve bir vakitler bir kurum taklidi yapmayı olsun becermiş, bir süredir öyle bir çabası bile olmayan şeyin tabiatından, serencamından kaynaklanmıyor. AKP sosyolojiyi de, AKP’nin içinden çıkabilecek herhangi bir filizi de kabullenmeyecek biçimde dönüştürdü. Babacan’ın tabanda bir karşılığı yok yani. Onun adını konuşup duranlar, bizim gibiler. Yani vaktinin mühim bir bölümünü siyasete hasretmiş olanlar. Vardığımız yol ayrımında, eski defterleri karıştırmak zorunda kaldığımızda, “şurasına tükürülmemiş” bir karpuz dilimi ararken, Babacan’a rast geldiğimizde duraksıyoruz. Hepsi o.

Neden başkasının değil de Babacan’ın adını hatırlayınca duraksıyoruz?

Ekonomiyi iyi yönetmiş. Uluslararası bağlantıları güçlü, yurt dışında muteber. Şu son 17 yılda yaşanan gürültülü kavgaların hiçbirinde, yumruklaşanların arasında görmedik kendisini.

Yani?

Üç sıkıntımız var: (a) Ekonomi perişan, (b) uluslararası planda köşeye sıkışmış haldeyiz ve (c) içeride tansiyon çok yüksek. Babacan bu üç büyük sıkıntı için de merhemmiş gibi algılanabilecek bir kariyere sahip.

Babacan dönemindeki varsayılan ekonomik performansın gerçek bir performans olduğunu düşünmüyorum. Hiç düşünmedim. Aksine, devraldığı ve nispeten sağaltılmış ekonomiye, dünyanın iklimindeki iyileşmeye uygun müdahaleleri yapmadığını düşündüm, yazdım. Statükocu davrandı yani. O statükoculuğun tabii bir neticesi olarak, memleketin iktisadı inşaat sektörüne yaslanmak durumunda kaldı. Kamyon duvara tosladıysa, 2002-07 arasında gereken ve yapılabilir çeşitlendirmeler yapılmadığından tosladı bence. Bunlar benim kanaatlerim. Yaygın bir biçimde paylaşılıyor mu? Hayır. Dolayısıyla, hele mevcut ekonomi yönetiminin sefaleti ile kıyaslanınca, Babacan dönemi bir nevi asr-ı saadet olarak pazarlanabilir, kamuoyuna.

Babacan’ın bilhassa Batı’da makbul bir oyuncu, bilinen, tanınan, sayılan bir müzakereci olduğu varsayımına katılıyorum. En Batı düşmanları da dâhil hemen herkesin Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmasından endişeli olduğunu da hesaba katarsak, şu sevmediğimiz Batı ile bizim adımıza köprüleri yeniden kurmaya en uygun aktörlerden biri Babacan olarak görülebilir. Görülüyordur. Görülüyor olmalı. Kamuoyu bunları hatırlıyor ve değerlendiriyordur.

Son olarak, memlekette yükselen gerilimden endişeliyiz. Herkes endişeli. Erdoğan’ın her gün şehvetle harladığı ateşe odun atmayan az sayıda oyuncudan biri Babacan. Dolayısıyla kamuoyu da, yükselen hararetten mustarip olan kamuoyu da, ateşi küllendirmek için Babacan’dan ümit besleyebilir.

Babacan ismini işitince duraksıyor olmamızın bu tür varsayımlara yaslandığını düşünüyorum. Hepsinde haklılık payı olduğunu da kabul ediyorum.

Ama Babacan’ın bir oyun kurucu olarak zuhur etmesini, en azından şu üç-beş yıl içinde, imkânsız buluyorum. İki sebeple…

Birincisi, yukarıda da işaret ettiğim gibi, AKP doğurabilir değil. Yani, kısa vadede, AKP’nin içinden çıkmış birinin memlekete vaziyet etmesinin şartları yok. Mevcut konjonktürde AKP’nin içinden çıkacak her aktör, özellikle AKP’nin hışmına uğrayacaktır ve bu baş edilebilir bir hışım olmayacaktır.

Birilerinin —çok güçlü birilerinin— Erdoğan’a “seninle devam etmeyeceğiz, ya istiskale uğrayacaksın veya —efendice kenara çekilmeyi kabul edersen— seni sembolik bir pozisyonda tutmayı sürdürebiliriz” dediğini varsayalım. Bu durumda Erdoğan sembolik bir makama rücu etmeyi kabul ederse, geçiş dönemi için Babacan makul bir aktör olabilir gibi görünüyor. Ama (a) böyle bir durum olsa Erdoğan’ın geri adım atacağını zannetmiyorum, (b) geri adım atmayı kabul etse, yola Babacan’la devam edilmesine rıza göstereceğini zannetmiyorum.

İkincisi, Babacan’a ümit bağlayanların esas derdi, Erdoğan’ı sınırlandırmak. Mevzu Erdoğan’ın şahsıyla alakalı da değil, hemen herkes —Erdoğan’la devam etmeye razı ve hevesli olanlar bile— keyfiliğin yol açtığı riskleri hissetmeye başladı. Dolayısıyla mesele sınırlandırma meselesi. Babacan ismi de zaten bu sebeple dolaşımda.

İyi de, bugünkü keyfi yönetimin inşasında dört ana merhale var: (a) Gezi sonrası, dezenformasyona dayalı, “yüzde elliyi evde zor tutuyorum” cümlesinde tecessüm eden kamplaştırma, (b) Haziran-Kasım arası iç savaş şartları ve o şartlarda bir partinin topyekûn düşmanlaştırılması, (c) 15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirerek keyfi tasarruflar ve (d) keyfiliğe kanuni dayanak sağlayan 2016 Referandumu. Babacan bu sürecin tamamında AKP içinde aktif roldeydi. Tamam, propaganda aracının gürültücü unsurlarından biri olmadı ama herhangi bir safhada, cılız da olsa bir itirazına, bir düzeltme çabasına şahit olmadık.

Kolay mıydı? Değildi.

İyi de…

Geçende Davutoğlu için dediklerimin benzerlerini diyeyim: Bugün memleketin aşması gereken sıkıntıların aşılması kolay mı? Değil. Herhalde Gezi sonrası “ama o kadar da şey etmesek” demekten, Haziran sonrasında bir ara yol aramaktan, 15 Temmuz sonrasında KHK’lara itiraz etmekten, referandumda hiç değilse kenara çekilmekten çok daha zor oldukları hususunda mutabık kalabiliriz.

Neticeten kanaatim o ki, Babacan sahaya çıkamaz, çıkmaya kalksa içinden çıktığı çetenin taarruzları ile baş edemez, baş etse memlekete vaziyet edemez. “Çıksın, AKP’den üç-beş neyse koparsın” hayalleri kuranlar vardır, onlara da diyebilirim ki, bence Babacan siyaseten çok da vasıflı sayılmayabilir ama onlardan daha akıllı.