Taze Hikâye

İmamoğlu’na manasız taarruzlar gerçekleştirildi ve yine post-truth analizleri patladı. T24’te Emre Tansu Keten’in, Lee McIntyre’nin kitabına gönderme yaptığı yazısı, yaygın “ne günlere kaldık, ah nerede eski güzel hakikat günleri” modelinden biraz farklılık gösteriyor gibi görünüyor. Biraz…

Daha önce dedim, tekrarlamak gerekiyor: Hakikat sonrası yeni bir hal değil —Osmanlı’nın Kayı kökenleri, Edebali’nin Osman’a nasihati filan gibi hikâyeler de gösteriyor ki, tahmin ettiğimizden, edebileceğimizden çok daha eski. Politik iktidar, ta 14., 15. Yüzyıllarda bile hakikat imal etme hususunda idmanlıymış. İttihat Terakki’nin hakikat imalatında kadim Osmanlı’ya tur bindirdiği, Cumhuriyet’in ise İttihat Terakki’yi hiç aratmadığı anlaşılıyor.

Yani?

McIntyre’e katılıyorum, hakikati tıraşlayıp hakikatin kendisinden daha şık şeyler imal etme işi yeni bir meşguliyet değil ve işbu tıraşlama operasyonu, hemen her daim, politik bir muhtevaya sahip. Politika dışındaki alanlarda da vardıysa —ve varsa— hakikat imalatı işi, onlar gündemimizin dışında. Delikanlı mesela, kız arkadaşını evlenmeden bir arada yaşamaya razı edebilmek için bir hakikat imal ediyorsa… Bize ne!

Politik alanda hakikat imalatı yeni bir şey değil. Esasen politika dediğimiz faaliyet alanının belki de biricik vazifesi, hakikat imal etmek. Ve işte bu noktada McIntyre’e katılmıyorum. Tütün üreticileri ve sonra da petrol şirketleri marifetiyle imal edilen hakikatlere gönderme yapıp, sonra da sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi tutum almak, bir nevi post-truth. Orada bir bilim, bilimsel bir metot var, hakikati hakikat olmayandan ayırt etmek için bir turnusol kâğıdı olarak, filan. Yok öyle şeyler. Bilimin kendisi politik bir defa. Binlerce tutamağının hemen hepsi politik bir yerlere bağlı. Bilimin politik tabiatı hakkında daha çok şey söylemeyeceğim, gerekirse onu da tartışır, örnekleriz. Marks’ın söylemini adlandırırken neden bilimsel diye bir sıfata ihtiyaç duyduğundan filan da söz ederiz o bağlamda.

Meselemiz şu: Post-truth hep bizimleydi. Her birimiz hakikat sonrasında biçimlendik. Politik koordinatlarımız tamamiyle hakikat sonrası tarafından tarif edildi. Ve… Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi diye sormanın manası yok, çünkü başka yolu yok. Başka seçeneğimiz olmadığından böyle yaşıyoruz. Başka seçeneğimiz olduğu, onun da mesela bilimden filan geçtiği gibi hikâyeler, her biri birer post-truth. Çoğu da Platon’un imal ettiği hakikat sonrasına dair hikâyeler…

Dolayısıya, tartışmamız gereken şey “neden şimdi bunlar başımıza geldi” filan değil. “Şimdi yaşadıklarımızın, yaşayageldiklerimizden farkı ne?” diye sorabiliriz ama.

Bir fark var.

Eskiden hakikat imal etme işi, otoritelerin tekelinde idi. Sorbonne’un, Oxford’un, Harvard’ın, ODTÜ’nün, Britannica’nın, Larousse’un, Le Monde’un, Washington Post’un, Hürriyet’in, iktidar partilerinin, muhalefet partilerinin… Onlar ihtimamla bir —veya birkaç— hakikat imal ediyorlardı ve bizler, sıradan insanlar, o hakikatlerden birinin taşıyıcılığını üstleniyorduk.

Nevruz denen bayram hakkında anlatılan hikâyelere, o hikâyelerin yakın tarihte dallanıp budaklanmalarına bakın mesela… Bir yanda Kürt milliyetçiliğini, öte yanda Türk milliyetçiliğini bulacaksınız. Bu milliyetçilik hikâyelerinin yeni bir şey olduğunu söyleyebilir misiniz? Sosyal medyayla filan bir alakası var mı milliyetçiliklerin? Dünyanın bütün kültürleri için —son derece anlaşılır sebeplerle— işaretlenmiş bir tarih olan 21 Mart’ın sırtına yüklenen şeylerin hakikatle ne alakası var? Dahası, eğer o yüklerden arındırırsak 21 Mart’ı, elimizde kalan yalınkat malzemeyle ne yapabiliriz?

Ramachandran The Tell-TaleBrain’de etraflıca analiz etmeden önce de biliyorduk, kültür, hikâye üretme faaliyetidir. Bizi yalnız insan tekleri olmaktan çıkarıp bir toplumun üyeleri haline getiren biricik unsur değilse en mühim unsur hikâyedir. Hakikate hakikat ötesi manalar yükleme hadisesi… Ahmak olduğumuzdan inanmıyoruz tekrarlayıp durduğumuz manasız hikâyelere. Başka türlü hayatta yerimizi bulamayacağımız için inanıyoruz. Ta en başından beri de hikâye anlatıp, hikâyelere inanıyoruz. Okullarda okutulan ve bilimsel referansları olduğuna inanmamız istenen hikâyeler de hikâye neticede ve daha acıklısı, bazı bilgilerin bilimsel referansları olduğu için hikâye olmaktan çıktığı iddiasının kendisinin bir hikâye olması —hiç de bilimsel olmayan bir hikâye.

Hiç bilimsel değil ama dibine kadar politik. Diğer hepsi kadar politik. Hatta günümüzü şekillendirme ve kültürlerin üzerinden kadastro geçirmeye bahane sağlaması açılarından değerlendirildiğinde, diğer bütün hikâyelerden daha politik. Protagoras haklıydı, bilgi izafidir. Bilginin üzerine inşa edilebileceği sağlam, sarsılmaz temellerin mevcut olduğu fikri zırvadır. Russell ve Whitehead’in hayatlarını adadıkları hikâyeden söz ediyorum. Hikâyedir ve insanlık tarihinin en zırva hikâyelerinden biridir.

Bilgi izafidir. Bu —Feyerabend’in dediğinin aksine— her şeyin söylenebileceği manasına, “ne olsa gider” manasına gelmez. Ne olsa gitmez. Bazı şeyler gitmez. Bazı hikâyeler baştan imkânsızdır. Bazı hikâyeler doğmuş, yaşamış ve ölmüştür, artık imkânsız olmuşlardır. Ama hâlâ —ve hep— sınırsız sayıda hikâye imkân dâhilindedir. İmkân dâhilinde olanların hangilerinin hayat hakkı bulabileceği ise… Önceden bilinemez.

Bilgi izafidir. Bilgimiz, tabiatı icabı, hikâyeler halinde örgütlenmek zorundadır. Veya —daha doğrusu— belki de bizim zihnimiz, ancak hikâyeler halinde örgütlenebilenleri bilebilir. Hep öyleydi ve şimdi de öyle. Bugün fark yaratan şey, demek ki, hakikate aykırı hikâyeler üretilebiliyor olması değil. Arthur’un taşa saplanan kılıcından, İsa’nın bir bakireden doğmuş olmasından daha imkânsız hikâyeler anlatıyor da değiliz.

Mesele şu ki, artık otoriteler hikâye anlatma tekeline sahip değiller. Çünkü artık herhangi bir tekele sahip otoriteler yok. Otorite karikatürleri var. Otoritelerin otorite olması, eskiden, sadece güçlü olmalarından kaynaklanmıyordu, rıza üretebiliyor olmalarından kaynaklanıyordu daha çok. Günümüzde rıza üretebilen güç sahipleri yok. Ancak kaba güçle otorite rolü oynayabiliyorlar. Farklı bir atmosferde yaşıyoruz. O atmosfer farkının hikâye üretme düzlemine izdüşümü de bizi tedirgin ediyor.

Etmemeli.

Britannica yalan söylüyordu. De Gaulle yalan söylüyordu. Churcill yalan söylüyordu. Bizlerin yalan söyleme hürriyeti yoktu, yalan söyleme hürriyeti, son derece sınırlı sayıdaki öznenin arasında üleştirilmişti. Bizlerin yegâne hürriyeti, yalanlar arasında tercih yapma hürriyeti idi. Konforlu bir dünyaydı ama hoş bir dünya değildi. Teknoloji, başka her şeyle birlikte yalan söyleme hürriyetini de Olympos’taki tanrılardan çalıp bizlere dağıttı —teknoloji derken sadece bir takım cihazlardan söz etmediğimi, daha çok bir örgütlenme anlayışından söz ettiğimi hatırlatayım.

Tanrılar öldü ve düzen bozuldu. Tanrıların düzeni… Hikâyeler de bozuldu. İtirazım yok. İnsanlar ateşle dans etmeye ilk başladıklarında, muhtemelen, oralarını buralarını yaktılar. Ateşi evcilleştirmeleri, ateşle dans etmeyi öğrenmeleri muhtemelen zaman aldı. Şimdi yaşanan biçimsizlikleri referans gösterip eskiye, ateşin tanrıların tekelinde olduğu günlere özenmenin manası yok. Bu hikâyenin manası yok.

Trump yalan söylüyor. Ama başkalarından, daha öncekilerden, Reagan’dan, Clinton’dan, Obama’dan daha çok yalan söylüyor değil. Sıradan Amerikalılar eskiden söyleyemedikleri kadar çok ve şehvetle yalan söyleyebiliyorlar. Trump onlara yalanlar söyleyerek onları baştan çıkarmadı, yalan söyleme imkânlarını onlarla üleşerek baştan çıkardı.

Erdoğan’a ve Erdoğan rejiminde yalan imalatına şehvetle katılanlara karşı hakikatin tarafında olarak duramazsınız. Durduğunuz yer her neresiyse orası, bir hikâye. Bir yalan. Hikâyeler gerçekliğe uygunlukları ile ölçülebilir şeyler değil. Bize, içine sıkıştığımız kapandan çıkma imkânı sağlama kabiliyetleri ile ölçülebilirler.

Erdoğan ve şürekası, Erdoğan şemsiyesi altında şehvetle zırvalayanlar, bir vakitler iş yapmış ve çoktan mevta olmuş hikâyeleri diriltmeye çalışıyorlar. Zombi hikâyelerle sahne alıyorlar. Karşısındakiler, çoktan mevta olmuş başka hikâyeleri, Atatürk’ün hadislerini, bilimselliği, objektifliği ve saireyi diriltmeye çalışıyorlar. Başka zombi hikâyelerle sahne alıyorlar.

Bize taze hikâyeler lazım.