Her Şeyi de Vatandaştan Beklememek Lazım

Hiçbir şey sebepsiz olmuyor, evet.

Hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını idrak etmek, anlaşılan o ki, pek derin analizler, müthiş bir zihin kapasitesi filan gerektirmiyor. Hatta olağanüstü bilgi birikimlerine yaslanan üniversiteler, bilimsel kurumlar filan da gerektirmiyor. İnsan türünü diğer biyolojik türlerden ayıran en belirgin özelliklerden biri, hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını biliyor/varsayıyor olabilmesi gibi görünüyor.

Hiçbir şeyin sebepsiz vuku bulmamasını bilmek bir şey, olan bir şeyin sebebinin/sebeplerinin ne/neler olabileceğini teşhis etmek ise bambaşka bir şey.

***

İnsan zihni sınırlı kaynaklarla iş görmek zorunda. Her şeyin bir sebebi olduğuna neredeyse otomatik olarak hükmetmiş ama sınırlı kaynaklarını olup biten her şeyin sebeplerini teşhis etmeye tahsis etmek konusunda da pek gönüllü davranmıyor. Tuttuğu takımın pek mühim bir maçını, daha önceki benzer bir maçı seyrederken giydiği formayla seyredip totem yapıyor mesela. Maç kazanılırsa —mutlu olduğu diğer durumlara olduğu gibi— kendi marifeti olduğuna hükmedebiliyor. İşler yolunda oldukça, mesele yok yani. Sabah erken kalktı, tarlayı sürdü, zamanı gelince tohumu attı, zamanı gelince suladı… Refahı ondan —kendi eseri, kendi marifeti.

O, aynı formayla maçı seyrettiği halde işler yolunda gitmezse? O zaman bir sebep bulmak gerekiyor. Bir suçlu… Federasyon zaten kimin şampiyon olacağına karar vermiş, bahis çetesi de işin içinde olmalı, hoca da artık yaşlandı, yönetim futbolcuların paralarını zamanında ödeseydi, şu sol bek zaten hep yerini kaybediyor… Ve saire…

Kendinizden de bilebilirsiniz, ortada asimetrik birçok durum var. Tuttuğunuz takım maçı kazanmışsa neden kazandığını anlamak için çok fazla zihinsel mesai harcamıyorsunuz ama kaybetmişse harcıyorsunuz mesela. Hâlbuki sizin takımınız kaybetmişse, karşı takım kazandı ve… Evet, kaybederken de kazanırken de aynı nedensel ilişkiler işledi. Tuttuğunuz takım maçı kazanmışsa genellikle kendinizden, kendi tarafınızın marifetinden biliyorsunuz ama kaybetmişse karşı tarafın marifeti açıklamaya kâfi gelmiyor mesela.

İnsan zihni sınırlı kaynaklarla iş görmek zorunda ve işler yolundaysa “neden yolunda gitti her şey” sorusuna cevap aramaya nadiren tahsis edilir o sınırlı kaynaklar. Ve böyle çalışan zihinlerle göz kamaştırıcı bir başarı hikâyesi yazdık. Eh, âlem cömert yani. Lütufta bulunmak için ille de hakkını teslim etmemizi beklemiyor, ne iyi!

İşler yolunda giderken, yani mesela ekinler büyüyüp biçilecek kıvama geldiğinde, yağmurların zamanında ve uygun miktarda yağmış olmasının, toprağın ekinler için gereken malzemeyi barındırmasının, ektiğimiz tohumun ona musallat olan parazitlere dirençli olmasının, devletin eşkıyayı sindirmiş olmasının ve daha sayısız faktörün de sebepler arasında olduğunu, bizim çabamızın hikâyenin küçük bir bileşeninden ibaret olduğunu bilmiyor muyuz? Biliyoruzdur herhalde. Nereden biliyoruz? Bizim çabamızdan başka bir yığın faktörün de müessir olduğunu, işlerin yolunda gitmediği dönemlerden biliyoruz genellikle. Ama —itiraf edin— işler yolundaysa, bizim çabamızın dışındaki faktörleri pek aklımıza getirmiyoruz. Çabaladık, oldu. Hakkımızdı, aldık.

Oyun tabiata karşı oynandığında, tabiat cömert olduğundan, o kadar da mesele değil, diğer faktörleri ihmal etmek. Ama birbirimize karşı oynadığımız oyunlarda işler karışıyor. Bizim takım kazandıysa, “hakkımızdı, aldık.” Neden hakkımızdı? Kırk tane sebep sayabiliriz. Bizim takım kaybettiyse? “Onların hakkıydı, aldılar” demek aynı derecede kolay değil. “Ne yapalım, kaybettik, önümüzdeki maçlara bakacağız” demenin de kolay olmadığı birçok maç var.

Bizim tarla nehrin kıyısındaysa, yağmurların azalmasını telafi edebiliriz. Akarsuya uzak olanların ekini kavrulur. “Hakkımızdı, aldık” desek de, öte yanda aç kalmış olanlar homurdanır dururlar. Sahip olduğumuz refahın bir bölümünü, sahip olduklarımızı onlardan korumaya tahsis ederiz. Sonra şöyle gerine gerine, “hakkımızı yedirmedik” demeye hakkımız olur.

Filan.

İşleri yolunda gitmeyenler tarafından manzara pek de bize göründüğü gibi görünmez ama. Onlar da çalışmış, çabalamıştı. Ama yağmurlar gecikti. Azdı da… Ekini ırmaktan sulama şansları da yoktu.

Böyle mi çalışır kaybedenlerin aklı?

Nadiren.

Genellikle, yine kaynakların sınırlı olması sebebiyle, kestirmeye sapar insan zihni. Bir günah işlemiş olmalıyız, Tanrılar kızmış olmalı. Daha iyisi, “aramızdan birisi Tanrıları kızdırmış olmalı”. Uzun binyıllar boyunca, büyük çoğunluk böyle bir nedensellikle pekâlâ idare etmiş gibi görünüyor.

Yapmamalılardı hâlbuki.

Sonra, Tanrıların bizim ekinlerle ilgilenmeyecek kadar meşgul olduğunu idrak edince… “Onlar yaptı.” Kim onlar? İşleri yolunda gidenler. Öyle ya, biz de çalıştık, çabaladık ama sadece onlar kazandı. Bir hınzırlık yapmış olmalılar. Hakkımızı gasp ettiler. Geri alalım.

Filan.

***

Üniversitede çalıştığım dönemde pek az kişiyi sınıfta bıraktım. Hele bir tek benim dersim yüzünden mezuniyeti gecikenleri, ne yapıp edip geçirdim. Bunun iki istisnası var. Biri, kendisi istedi. “Seni nasıl mezun edeceğiz” diye sorduğumda “lüzum yok” dedi. Öteki ise çok terbiyesizlik etmişti. Sonra da evine gidip beni Bölüm Başkanına şikâyet etti. Mesele şu ki, o beni şikâyete geldiğinde, ben de Bölüm Başkanının evindeydim. Verdiğim kararı içime sindirememiş, fena olmuştum. Bölüm Başkanı beni teskin etmek için, mevcutlu olarak evine götürmüştü. Delikanlı, lafın bir yerinde, “ben bu okulu kazanmışım, mezun olmayı hak etmişim” dedi. Ciddiydi.

Türkiye’de sayısız insan için işler böyle yürüyor. Üniversiteyi kazanmışsanız, mezun olmayı hak ediyorsunuz. Mezun olduğunuzda da… Artık her şeye hakkınız var. Ötekilere parmak sallayabilir, “seninki gerçeklik değil” diye paylayabilir, “ama hakkımı gasp ediyorlar” diye mızmızlanabilir… Aklınıza geleni yapabilirsiniz. Eğer diplomasızları dövebiliyor ve/veya —mesela askerlere— dövdürebiliyorsanız, maruz kaldığınız yoksunlukları o diplomasızlarla açıklayıp, onların sırtından bir itibar devşirip… Öyle işte… İdare edebilirsiniz.

Eğer onları dövemiyorsanız, dövdüremiyorsanız, “Türkiye’den çekip gitmek” (aslını biliyorsunuz) gibi hayallerle avunmaktan başka bir çare yokmuş gibi görünüyor. Çünkü her bir musibet onların yüzünden ve fakat onlar da çoğunluk yani. N’apabiliriz ki? Bir gidersek, sahip olduğumuz vasıflarla…

Filan.

Demeye çalıştığım şeyi diyebilmişimdir umarım. Hepimizin zihni az çok benzer bir biçimde işliyor. İşler yokundaysa, kestirmeden, kendimizi alkışlıyoruz. İşler yolunda değilse, yine kestirmeden, başkalarını itham ediyoruz. Muhayyel bir özneyi…

İmdi…

Doğu Akdeniz’de sular ısınıyor mesela. Bir fikriniz var mı, ne oluyor? Benim yok.

Hani Harp ve Sulh’u hızlı okuma tekniğiyle okuyup “olay Rusya’da geçiyor” denmesi gibi, “mesele bir doğalgaz meselesi” diyebilecek kadar malumatım var. İsrail, Kıbrıs, Yunanistan gibi rakiplerimiz olduğunu da biliyorum. Bizim formamızla sahaya sürdüğümüz de, galiba, KKTC.

Gördüğüm kadarıyla olay şöyle kristalize oluyor. Bir yanda “Almanya bizi kıskanıyor, herkes bize karşı” diyegelenler var ya, onlar mevzuda, “yine bütün dünya bize karşı birleşti” havasındalar. Eh, işin içinde İsrail, Yunanistan, Kıbrıs filan da olunca… Ekstra bir anlama çabasına ihtiyaç yok.

Öte yanda da, “bu hükümet hiçbir işi doğru dürüst yapamaz”cılar var. Burnumuz boka battıysa, hükümetin iş bilmezliği yüzünden. Hükümet ne yapsaydı iş bilir olacaktı? Bu hususta kimsenin pek fikri yok. Olmalı mı? Nasıl olacak? Uluslararası sular, kıta sahanlığı, arama ruhsatı ve saire gibi mevzularda uluslararası hukuku nasıl olup da öğrenecektik?

Yaşasın kestirmeler.

(Murphy kanunları arasında en sevdiklerimden biri, “kestirme, iki nokta arasındaki en uzun yoldur” der.)

***

Bizim gençliğimizin en manasız geyiklerinden biri “her şeyi de devletten beklememek lazım” geyiğiydi. Usandığımda, “söyleyin padişahınıza, benim belime güvenip önüne gelene savaş açmasın” diyen köylünün hikâyesini anlatır, “her şeyi de vatandaştan beklememek lazım” derdim. Hepimizin Doğu Akdeniz doğal gaz hadisesini, Arap dünyasının Filistin politikasını, dolar kurunun seyrini belirleyen faktörleri, HES’lerin tabiata verdiği hasarı, imar mevzuatının şöyle değişmesinin ne gibi neticeleri olacağını filan bilmemiz mümkün değil. Hemen hepimiz, bu hususların hemen hepsinde kestirmeden karar vereceğiz.

Sadece başkaları öyle yapmayacak, biz de öyle yapacağız, yapıyoruz.