Süleyman’ın Halleri

Süleyman “çok açık ve net” konuşmuş. Zaten malumunuz, işbu heyet hep çok açık ve net konuşur —mesele açıklık, netlik eksikliğinden kaynaklanmıyor. Mesele, açık ve net bir biçimde konuşup düşmanlık dışında bir laf edememelerinden ve… Düşmanlarının muğlak olmasından kaynaklanıyor. Yarın siz de düşman olarak ilan edilebilirsiniz mesela. “Siz” derken herhangi birini, mesela “emret Bakanım, öldür de öldürelim” diyenleri de kastediyorum.

Neyse, Süleyman çok açık ve net bir biçimde ne konuşmuş?

“Suriyeli kardeşlerimize biz ev sahipliği yaptık, yapmaya da devam edeceğiz. Bana 6 süre verin, bunu tüm İstanbul’a söylüyorum. Sultangazi’sinden Fatih’ine kadar, Bakırköy’ünden Bağcılar’ına, Güngören’ine kadar, bana 6 ay süre verin, 6 ay sonra buradaki düzenin yüzde 100’e yakın bir oranda herkes tarafından sağlandığını herkes görecektir. Bu kadar açık ve net söylüyorum. Tüm İstanbul’dan 6 ay süre istiyorum.”

Ne anladınız? Memleketimizi ziyarete gelmiş bir Japon turiste mesela, Süleyman’ın laflarını tercüme etseydik ne anlayacaktı? Bir defa düzen denen bir şeyin tesis edilememiş olduğunu anlayacaktı. Mevcut halin hoşa gitmediğini, hem vatandaşların ve hem de Süleyman’ın bu halden memnun olmadığını anlayacaktı. İşbu halin Suriyeli kardeşlerimiz ile bir biçimde ilintili olduğunu anlayacaktı. Ve… Muhtemelen çıkarsayacaktı ki, Süleyman yeni göreve gelmiş. Dün değilse geçen hafta mesela…

Suriyelilerle dolaysız bir münasebetim olmadı, sebep oldukları huzursuzluklar hakkında bir tecrübem yok. Huzursuzluğa sebep olmaları beklenmedik bir şey mi? Her ne kadar Yıldıray Oğur geçende şöyle şeyler yazmış olsa da mülteciliğin, muhacirliğin sancılı şeyler olduğunu, sancı veren şeyler olduğunu birinci elden biliyorum. Ailemin bir yanı muhacir ve muhacirliklerinin üzerinden onlarca yıl geçtiği halde yerliler arasında tehlikeli bir nifak gibi duruyorlardı. Şimdilerde havada pek kokusu kalmamış olsa da, bundan otuz yıl öncesine kadar mesela…

Suriyeliler bir yerlerde hayatı zorlaştırıyorlardır ve kendi hayatları büsbütün zordur. Nabız gibi atıyordur her kontak. Anlıyorum. Orada burada baş gösteren tatsızlıklar canımı sıksa da, olabilecek olan ile mukayese edildiğinde, toplumun dokusunun hâlâ —ana hatları itibariyle— saygıdeğer olduğunu düşünüyorum. Ama dediğim gibi, bütün bunlar çıkarımlar, birinci elde bir tecrübem yok. Zaten meselem de Suriyeliler değil.

Meselem herhalde bellidir. Düzen tesis edilemiyormuş. Süleyman sana söylüyorum, bak senin laflarından anladığım o ki, düzen tesis edilemiyormuş. Sana söylüyorum çünkü İçişleri Bakanlığı koltuğunu işgal eden şey sensin. Hani Trabzon’da senin yüzüne karşı “akıllı ol” diyenin arkadaşlarının şeceresini çıkarmak filan gibi manasız işlerle uğraşacağına bu işlere vakit ayırsan fena olmaz diye söylüyorum. Senin anlayacağını düşündüğümden değil, oturduğun koltuğun icabı bu diye söylüyorum.

Ve meselenin can alıcı noktası, Süleyman’a altı ay verecekmişiz. Verecek miyiz? Verelim mi? Kaç yıldır o koltukta oturuyorsun, şimdi mi altı aya ihtiyacın oldu?

Zavallı.

Açık ve net bir biçimde zavallılığını söyleyen, milleti ahmak yerine koymayı açık ve net bir biçimde beceren bir zavallı. Kendisinden bir kahraman imal etmeye soyununca zavallılığı iyiden iyiye ortaya çıkan bir zavallı.

Süleyman altı ay isteyince aklıma Ankara’daki bir kulübün “Siz bize 25 dakika verin, biz sizden 1560 kalori alalım” diyen reklam panosu geldi. Eh, Süleyman’da ve etrafındakilerde bu slogandaki hoşluk, incelik yok tabi… Onlar alsınlar, siz verin. Almalarını istemediğiniz şeyleri alsınlar, vermek istemediklerinizi de verin.

Siz Süleyman’a altı ay verin, o sizin ülkenizin İçişleri Bakanlığı koltuğunu sizden alsın. Siz durmadan verin, Süleyman ve dostları hep alsın. Her şeyinizi alsınlar.

Adını Süleyman koymuşlar, kendisini Süleyman zannediyor.

***

Erdoğan, İstanbul seçimlerinin yenileneceğini YSK’dan önce ilan ettikten —YSK’ya tebliğ ettikten— hemen sonra, İstanbul’un her ilçesinde miting yapmaktan filan söz etmişti. O gün bugündür ortada yok.

Ne oldu?

Bana kalırsa şöyle oldu. Daha önce demiştim, seçimin yenilenmesi ile yenilenmemesi arasında kararsız kalmıştı, karar anı dayandığında bir taraf bir dirhem ağır tarttı, yenilenmesine karar verdi ama verdiği kararın doğruluğundan da hiç emin olamadı. Esasında seçimin yenilenmesi hususundaki baskı, zannım o ki, damat kanadından geldi. Ne Binali Yıldırım’ın ve ne de Süleyman’ın öyle bir talebi yoktu yani. Ve yine zannım o ki Yıldırım, Erdoğan’ı sahaya inmemeye ikna etti. Seçimi kazanmayı zorlaştıracağı haklı kanaatiyle… Yıldırım’ın ikna kabiliyeti o kadar yüksek mi? Eh, çok zayıf değildir ama esas mesele Yıldırım’ın argümanları değildir. Esas mesele, Erdoğan’ın verdiği karardan tereddüt etmesidir. Her zamanki korkaklığıyla, her zor zamanda yaptığı gibi, sütre gerisine çekildi. Mayın eşekleri sahaya çıkacak, mayınları temizleyecek ki asrın liderimiz, yüzlerce korumasının arasında sahaya avdet edecek. Binlerce paralı tetikçisi de etrafı bombardıman ederken… Asrın lideri olmak kolay değil tabii…

Neyse… Seçim yenilenecek ve Erdoğan —anlaşılan o ki— kıymetli başını siperden dışarı çıkarmayacak. Ee? Seçimi İmamoğlu kazanırsa, İstanbul’da sandıklar sayılacak ve fakat Ankara’daki bütün koltuklar sallanmaya başlayacak. Bütün koltuklar. Dolayısıyla Süleyman’ı alakadar eden ekstra bir şey yok. Varsa, bu süreçte en pis işleri Süleyman’a yaptırmış olmalarından kaynaklanan bir arıza var. “Siz bana biraz anlayış verin, ben size Süleyman’ı vereyim” diyebilir Erdoğan mesela. “Aman! Nereden de geliyor insanın aklına böyle şeyler, hepimiz aynı gemideyiz. ‘Hepimiz’ dedikse, Reis ve tayfaları yani. Gemi batarsa hep birlikte batacağız.”

Yani mesele İmamoğlu kazandığında doğmayacak, Yıldırım kazanırsa doğacak. Yıldırım kazanırsa, damat İstanbul’daki düzenini iyi kötü sürdürecek. Para muslukları eskisi gibi sadece bir kabı dolduracak olmasa da, eski kaplara da akıtmayı sürdürecek. Seçimi yeniletmek için yaptığı baskının da siyasi semeresini alacak damat. Yıldırım ise zor seçimi kazanmış olarak yerini pekiştirecek.

Kim kaybedecek?

Bingo! Süleyman kaybedecek.

O kafatasının içindeki tuhaf doku “ben biliyorum, benim şahadetim dışında delil lazım değil, şunlar hain” diye cadı avcılığı yapmak dışında, aha işte bu ve benzeri işlere de çalışıyor —kalan hususlarda tık yok. Dolayısıyla Süleyman’ın can havliyle kendisini orta yere atmasında, kendisinden bir kahraman imal etmeye çalışmasında anlaşılmaz bir hal yok. Bu seçim, herkesten çok Süleyman için bir ölüm-kalım savaşı. Kaybedilebilecekse kaybedilsin. Kazanılacaksa da Süleyman sayesinde kazanılmış olsun. Öyle görünsün.