Maraş’tan Sivas’a

Gödel Almanya’dan kaçmak zorunda kaldıktan sonra Princeton’da Einstein’la aynı mekânda ikamet etmişti. Yanlış hatırlamıyorsam Einstein’ın 75. yaş günü münasebetiyle hazırlanan bir derlemeye, zaman diye bir şeyin mevcut olmadığı ispatlayarak katkıda bulunmuştu.

Eh, konunun uzmanları herhalde bu ifadeyi sert bulacak, meseleyi daha edeplice ifade etmek gerektiğini söyleyeceklerdir ama biz faniler açısından —teferruatlar ayıklandıktan sonra— görünen bu.

Bu malumatfuruşluğa neden ihtiyaç duyduğuma geçmeden söylemiş olayım, bizim bilim dediğimiz birikimin içinde zaman denen bir şeyi tanıyan, onun bir istikameti olduğunu ima eden biricik unsur termodinamiğin ikinci kanunudur. Kalanı zamanı tanımaz. Dolayısıyla Gödel’in ispatladığı şey, esasında, elimizdeki aletin bir yerlerinin eksik olduğudur bana kalırsa. Ama Gödelvari bir ispatın şıklığı elimizdeki aletten şüphe etmeyi zorlaştırdığı için, biz âlemin dokusundan, o dokuda zaman diye bir şey olduğundan şüphe etmekte zorlanırız.

Beni biliyorsunuz, İkinci Kanuna muhabbetim sonsuz. Dolayısıyla Gödel’in dâhice ispatları filan, vız gelir tırıs gider. Zaman var, bir istikameti de var, nokta.

Bütün bunların Maraş’la, Sivas’la alakası ne?

Kendilerine ilerici diyen birilerine göre Maraş da, Sivas da, devleti arkasına almış olan gericilerin, Türkiye’nin ilerici birikimini sindirmek için tezgâhladığı şeylermiş. Aynı kültürel kimliği hedef almak ve aynı melun çetenin marifeti olmak dışında, Maraş ile Sivas’ın bir tek benzerliği yok. Ama oraya gelmeden, şu ilericilik/gericilik meselesi ile işimizi bitirelim.

İleri diye bir şeyden söz edebilmek için zamanı, zamanın okunu tanıyor olmak lazım gelir. Gerçi bir kavşakta durmuş karar veremiyor olsanız, hangi istikamete karar verirseniz verin, yol almaya başladığınızda ilerlemiş olursunuz ama kendilerine ilerici diyenlerin kastı o değil malumunuz. Onlar insanlığın kapitalizm safhasından sonra proletarya diktatörlüğü safhasına, oradan da komünizme geçeceğini, zamanın toplumlara bunu icbar ettiğini biliyorlar ve dolayısıyla onlar için ileri, zamanın icbar ettiği istikamette yol almak manasına geliyor. Onlar öyle yaptıklarından ilericiler.

Mesele şu ki, onlar dünyanın gideceğini tahmin ettikleri istikamette biraz hızlı yol alıp uygun bir kavşakta proletaryayı beklerken, dünya hiç tahin edilmeyen bir yoldan alıp başını gitti. Onlar hâlâ kırk yıl önceki koordinatlarında proletaryayı bekliyorlar ama proletarya yol boyunca döküldü, ortada proletarya kalmadı. Eh, malum zevat bekleyedursun, dünya onları bir hayli geçti. Ama olsun. Onlar ilericiler.

Kendi başlarına, herkesin çoktan by-pass ettiği tenhalaşmış bir kavşakta, manasız ezberlerini tekrarlayıp duran işbu zevatı neden önemsiyorum? Gördüğünüz gibi işbu zevatın ahaliye herhangi bir muhabbeti yok. O ahalinin bir kimliği/kişiliği olmadığını, kendilerinin asil işlerinin o ahaliye bir kimlik/kişilik çizmek olduğunu varsayıyorlar. Orada kalabalık gericiler var ve bir de kendileri gibi, bir avuç ilericiler. O ilericiler o gericileri kollarından tutup ileri götürecekler.

Bunu yazın bir kenara…

Gelelim Maraş melanetine…

Maraş’ta devlet prodüktörlüğünde gerçekleştirilmiş bir film, hepimizin gözünün içine baka baka, bir hafta boyunca gösterimde tutuldu. Ama daha olaylar sürüyorken bile, biraz malumat sahibi olan hemen herkes idrak etmişti ki bu iş, siyasi iradenin direncini kırmak, sıkıyönetim ilan ettirmek için gerçekleştiriliyor. Sonradan 80 darbesiyle bağlantısını kurmak da o kadar zor olmadı.

Hâlbuki Sivas’ta sahnelenen melanetin sebebi, en azından bana meçhul. “Devlet yükselen RP dalgasına bir ayar vermeye kalkıştı” desek uymuyor. Sivas’ta “aman vatandaş ile emniyet güçlerini karşı karşıya getirmeyelim” bahanesiyle olup biteni seyreden devlet, hemen ertesi günü Türkiye’nin dört bir yanında teşebbüs edilen gösterilerde copunu esirgemedi. Kimin üzerinden kime, hangi mesajı vermek için örgütlendi Sivas, bilmiyorum. Bildiğim hiçbir çerçeveye de oturmuyor.

Neyse…

Maraş’ta prodüktörü devlet olan katliamın figüranları bildik mahlûkattı. Devlet, millet kelimelerini dillerinden düşürmeyen bu mahlûkat için millet, tastamam onların karşısına hizalanmış ilericiler için neyse öyle bir şeydi. Kimliği/kişiliği olmayan, istedikleri gibi biçimlendirecekleri, biçimlendirmeleri gereken bir şey. Gidecekler Maraş’ta Maraş’ın Sünni ahalisini kışkırtacaklar, bir katliam gerçekleştirecekler ve… Bildiniz işte, dünya Türk olacak. Ama önce Türkler Türk olacak ki, öyle olacak. Önce herkes Maraşlı Sünniler gibi olacak ki…

Maraş’ta zemin vardı, Aleviler bir süredir Sünnilere kıyasla daha hızlı zenginleşmişlerdi. Sünnilerin ağızlarının suyu akıyordu ama tekrarlayayım, ucunda yağma olsa bile, işbu ahali, arkasında devlet olmadan böyle işlere kalkışamaz. Maraş’ta da kalkışmadı. Evet, ortada giderek büyüyen bir gerilim vardı ama dışarıdan getirilmiş kahramanlar (!) bile o gerilimden bir katliam çıkarmaya kâfi gelmezdi. Ahalinin görmesi ve iman etmesi gerekiyordu ki, bizzat devlettir arkalarından “hadi aslanım, malları sana helal” diyen. Çünkü Maraş’ta fitili ateşleyen kahramanlar da, sonrasında bir hafta boyunca vatan, millet aşkına komşularının kanını içen kahramanlar da, ancak arkalarında devlet varsa kahramanlık yapabilirler. Karşıdakilerin elleri kolları bağlanacak devlet tarafından ki… Hani şimdiki Reislerinin hangi tecrübelerden süzülüp geldiğini de buradan çıkarabilirsiniz.

Sivas’ta da anladığım kadarıyla zemin var ama işler bu noktaya taşmadı. Galiba taşırılmadı. Taşırılması hedeflenmemişti. Ya neydi hedeflenen? Dedim ya, bilmiyorum. Bir mana da veremiyorum. Ama meselenin ilericilik/gericilik meselesi olmadığından eminim.

Normal şartlarda bu tür toplara girmem. Bu defa girmemin bir sebebi var.

Görünen o ki, önümüzdeki yakın dönemin gündemi —eğer Suriye, Doğu Akdeniz veya Libya filan gibi sebeplerle bir tür savaş olmayacaksa— Başkanlık sistemi dedikleri ucubenin revizyonu olacak. Bir süre bu mevzuyla oyalanacağız.

Ve…

Önce belirteyim, ben komplolara filan itibar etmem. Olayları toplumun iç dinamikleriyle açıklamayı severim, bilirsiniz. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demeyin, “Maraş’ı, Sivas’ı neden olayda rol alan ahaliyle açıklamıyorsun” diye sormayın. Komplolara itibar etmem ama kudret aşırı merkezileşince, Maraş gibi, Sivas gibi melanetler de mümkün olur. Maraş’ta toplumun iç dinamikleri, çok sistematik bir biçimde üzerlerine yük bindirilmese Maraş katliamına yol açmazdı. Sivas’ta da eğer devlet var gücüyle diretmese 2 Temmuz olmazdı. Toplumun farklı unsurlarının aralarında elbette gerilimler var, olur. Unsurların herhangi biri diğerine diş bileyebilir, “bir fırsat denk getirsem de şunun defterini dürsem” diye geçirebilir içinden. Ama eğer aşırı merkezileşmiş bir kudretin melaneti olmasa, Maraş da olmaz, Sivas da…

Kudretin aşırı merkezileşmesinin başka olumsuz neticeleri de oluyor, var. Ama sadece Maraş, Sivas gibi olaylar bile, kudreti parçalamamız gerektiğini kabul etmeye kâfi. Bu memleketin her biri kendi istikametinde ileri doğru yol alanları, “aha bu ahali kimliksiz/kişiliksiz, ona bir kimlik biçelim de giydirelim ne güzel” diyegeldiğinden, devletle ciddi bir biçimde dövüşmeye hiç yanaşmadılar. Kudret orada merkezi kaldığında, tepelerine balyoz gibi indiğinde bile, “öyle yekpare kalsın, onu ele geçirdik miydi” hayalleri kurdular. Delil mi istersiniz, aha kendilerine İslamcı denen pespayeler.

Benim açımdan ise, en kötü, en gerici ahali bile, en müşfik, en akıllı devletten yeğdir —eğer devlet bu kadar merkezi ve güçlü ise. En müşfik, en akıllı devlet bile, sabah kalktığında ahalinin görünüşünü beğenmezse, ona şöyle afili bir makyaj yapmak için Maraşlar, Sivaslar tezgâhlar.

Önümüzdeki dönemin gündemi olma potansiyeli taşıyan mevzua dönecek olursak…

Demek ki, hiçbiri milleti beğenmeyen ve her biri ona kendince bir estetik ameliyat yapmaya hevesli bu güruhların hiçbirinin devleti bir başına ele geçirememesi esas olmalı. Bizimle dövüşeceklerine birbirleriyle dövüşsünler mesela.

Meseleyi daha pratik terimlerle ele alacak olursak, “bu ucube sistem berbat, eskiye dönelim” hikâyelerine itibar etmenin manası yok. (Şimdi maruz kaldığımız şeye sistem demek de sistem kelimesine haksızlık gerçi.) Şimdikinin berbatlığı öncekini aklamaz. Önceki de berbattı. Bir defa, teknik olarak, yürütme ve yasama iç içeydi, güçler ayrılığı filan hikâyeydi. İlaveten Maraşlar, Sivaslar ve daha niceleri o sistemin marifetleriydi.

Esasen Türkiye’ye eski düzende vaziyet edenler, Yeşilçam melodramlarının yönetmenleri gibiydiler. Başrolde toplum vardı ama köyden dün geldiği için güzelliği ne yazık ki belli olmuyordu. Biraz da kaba sabaydı. Şöyle ellerine alıp bir eğitirlerse, bir de Nişantaşı’ndan giydirirlerse… Bütün âlemin gönlünü çalacaktı. Kendileri köyden önceki gün geldiklerinden, bir bölümü de Harbiye’den, Mülkiye’den, Teknik Üniversiteden diplomalı olduklarından kendilerinde bu hakkı görüyorlardı. Hak ne kelime görevdi. Asil görev.

Sizi temin ederim ki toplum hata yapar, öğrenir. Toplumu kendi kafalarına göre giydirme telaşında olsalar hata yapar ve öğrenmezler. Yaptıklarını pek de beğenirler ilaveten, yeniden yapmaya pek hevesli olurlar. Dolayısıyla işbu kafaya sahip olanların seçilmişlerin iplerini ellerinde tutmalarına da izin vermemesi gerekir yeni sistemin. Öyle Maraş olacak, arkada birileri bu işleri tezgâhlayacak, biz hesabı Ecevit’e keseceğiz. Sivas olacak, ilerici Vali beyimiz “ama vallahi olmaz, Sivas merkezde olsun, yoksa hatırım kalır bak” diyecek, sonra da “polis şunu yapmadı, ordu bunu yapmadı” filan. Hesap da Karamollaoğlu’da kesilecek.

Karamollaoğlu’na bayılıyor filan değilim, ama Sivas’ta olup biteni bilmesi, tedbir alması gereken, nihayet müdahale etmesi gereken —elindeki enstrümanlar itibariyle— Valiydi. Kimse kendisine hesap filan sormadı, bildiğim kadarıyla. Devlet dediğim işte odur, sorumluluğu olmayan yetkililer… Ve onların kara gün için besleyip semirttikleri şeyler…

Türkiye’de doğmuş ve yetişmiş olarak mütemadiyen belirli propagandalara maruz kaldınız/kaldık. Türk’ün Türk’e propagandaları çok çeşitli muhtevalara sahipmiş gibi görünseler de, özü itibariyle iki ana kategoriye ayrılabilir: (a) Bir Türk dünyaya bedeldir ve (b) bizim ahaliden bir bok olmaz. İkisi çelişik gibi görünüyor ama değil. İkisi de devletlûların tam ihtiyaç duydukları şeyin iki yüzü: Yazı ve tura. Bir yandan her şeye kadir olduğumuza inanacağız ve fakat öte yandan da o her şeye kadir olanın biz faniler olmadığımıza… Yani kim olduğuna? Biz faniler adına biz fanileri kafalarına göre biçimlendirecek olan devletlûlar olduğuna…

Herhangi birimiz —ve hatta topumuz— dünyaya bedel filan değiliz ama kendi halimize bırakılırsak, bu sersemlerin bilmem kaç yüzyıldır becerebildiğinden daha iyisini yapabiliriz. Bütün kusurlarımızla…