Kök

Gazete Duvar’daki tercümesine göre, Muhammed Ayyaş demiş ki, “İran İslam Cumhuriyeti, uzaydan gelmiş bir devlet değildir, kökleri yeryüzünün diğer ucundan çıkacak kadar eskidir. Ancak ABD’nin köklerine gelince, milyonlarca Kızılderili’yi nasıl katlettiği ve kolonyal işgalin yeryüzünün gördüğü en iğrenç biçimiyle kafataslarının üzerinde yükseldiği bilinmektedir.” Haklı mı? Haklı. İran ile ABD arasında bir taraf olma filan derdim olmadan, sadece şu kök meselesi üzerinde durmak istiyorum. Aslında hanidir aklımdaydı ama dün Tanıl Bora’nın yazısı bir daha kışkırtmıştı.

Kök ne? Nasıl bir şey? İran’ın kökleri derken —veya benzer bir vurguyla Türkiye’nin köklerinden, özünden söz edip köklere, öze dönmeye vurgu yaparken— kast edilen şeyin, kökün biçimi ile pek alakası yok. Genellikle kastedilen şöyle bir şey: Şimdi dallanıp budaklanmışız, çeşitlenmişiz. Bununla beş edecek kabiliyetimiz de yok. Mevcudun, daha çok da bu gidişatın yol açtığı karmaşıklıktan ürkmüşüz, eskiye, geriye doğru gitmeye heves etmişiz.

Biraz geriye gidince… Evet, gördünüz işte bir tek gövde var. Bütün çeşitlilik kayboldu. Oh ne güzel. O halde daha da geriye gidelim, kökümüzü bulalım. Oradan, yeniden…

Filan.

Kök, hâlbuki, gövdeden geriye doğru gidince görüleceği ima edilen türden, monoblok bir şey değil. Aksine, tam da Ayyaş’ın “İran’ın kökleri” derken işaret ettiği gibi, gövde büyüdükçe, dallanıp budaklandıkça, kendisine bir gelecek açmak için çeşitlendikçe, kök de dallanıp budaklanıyor, çeşitleniyor. Kök diye ezeli bir şey yok yani, ağaç büyüdükçe kök salıyor. Ve… Ağaç büyüdükçe, dallanıp budaklandıkça, arkada yekpare bir kök bulma imkânları da ortadan kalkıyor.

***

İşin bir yanı bu. Bir başka yanı ise…

Anladığım işler değil ama bildiğim kadarıyla ağacın kıymeti kökünden, özünden kaynaklanmıyor. Ona yapılan aşıdan kaynaklanıyor. Aşı! Yani başka bir kökten bir dalın, bir ağaca eklenmesi… Yeni Ahit’in Romalılar kısmında şöyle bir pasaj varmış: “Ama zeytin ağacının bazı dalları kesildiyse ve sen yabanıl bir zeytin filiziyken onların yerine aşılanıp ağacın semiz köküne ortak oldunsa, o dallara karşı övünme. Eğer övünüyorsan, unutma ki, sen kökü taşımıyorsun, kök seni taşıyor. O zaman, ‘Ben aşılanayım diye dallar kesildi diyeceksin. Doğru, onlar imansızlık yüzünden kesildiler. Sense imanla yerinde duruyorsun. Böbürlenme, kork! Çünkü Tanrı asıl dalları esirgemediyse, seni de esirgemeyecektir.” Eh, anlıyoruz ki köke vurgu pek de yeni bir şey sayılmaz.

Lakin…

Eğer meselemiz dallar filan değil de ağacın kendisi ise, eğer meseleye daha geniş bir perspektifle bakıyorsak… Aşılama yapıldığında herkes kazandı.

***

Buradan, İstanbul Bienaline ve bienalin temasına ilham veren antropesen kavramına gelebiliriz. Neymiş mevzumuz? Küreselleşmenin yarattığı ekolojik tahribatmış. Antropesen terimi de, dünyanın yeni bir jeolojik çağa girdiği iddialarına paralel olarak ortaya çıktı. İçine girdiğimiz yeni çağa insan çağı manasında antropesen isminin verilmesinin teklif edilmesiyle…

Bence hoş. Şahsi reyime müracaat edilseydi evet derdim.

Yaşadıklarımızın ürkütücü bir yanı var. Birçok yanı var. Ama dünyanın, canlılığın ve insanın bütün devirleri ürkütücü idi. Yaşadığımız dönemin hemen öncesinde mesela, müthiş bir nükleer kriz tehlikesi vardı ve fena halde ürküyorduk. Ürkülmesi gerekiyordu. Paralel olarak aileden cinselliğe, devletten kültüre, teknolojiye hemen her alanda kıyamet senaryolarına malzeme sağlayan şeyler oluyordu. Tuhaf şeyler. Bir yanda bütün bir canlılığın bir nükleer savaşta yok olması riski varken, öte yanda uyuşturucuyla kafayı bulmuş çiçek çocuklar, tuhaf ve gürültülü müziğin eşliğinde, cinsel devrim diye bağrışıyorlardı. Ve televizyon, aile başta olmak üzere hemen her türlü sosyal kurumu formatlamaktaydı.

Dehşet.

Daha da öncesinde, nüfus kıyameti senaryoları vardı. Çünkü ondan da önceki sınai kıyamet yüzünden/sayesinde, aynı emekle çok daha fazla kişinin giyinebilmesi, ulaşım araçlarına sahip olabilmesi, konut sahibi olması sağlanabilir olmuştu ve insanlar da artıp duruyordu. İyi de, nasıl beslenecektik, dünyanın tarım üretiminin sınırları vardı.

Filan.

Bana öyle geliyor ki, bütün bu dehşet senaryolarının kökten uzaklaştıkça duyulan korkuyla bir akrabalığı var. Yani, demiş oluyorum ki, insanlar kökten uzaklaşmaktan korkuyorlar. Bu korku built-in, hard-wired bir şey mi, yoksa kültürel olarak durmaksızın yeniden üretilmese var olmayacak bir şey mi, bilemiyorum. Korkunun kökeninin biyolojik mi, kültürel mi olduğu çok da dert değil. Var ve olması mühim.

Ama şöyle bir şey de var: Yeni filizlenmiş bir dalda kök diye söz edilen şey, genellikle, bir önceki daldan ibaret. Esasında hemen herkes farkında ki, köklere dönemeyiz. Zaten de dönmeyelim. Böyle kalalım. “Dur ey zaman, ne güzelsin” yani. Mephistopheles’in Faust ile yaptığı anlaşmanın esası, Faust’a bu lafı dedirtmekti. Mephistopheles dedirtebileceğini iddia ediyordu ve dedirttiğinde de kazanmış olacaktı.

“Mephistopheles sonunda kazandı” diyebilir miyiz?

Dünyanın entelijansiyasının envanterini çıkarırsak, öyle görünüyor ki, diyebiliriz. İşte, İstanbul Bienalinin temasına karar verenlerden yola çıkarsak mesela, öyle görünüyor. Ve fakat… Öyle konforlu salonlarda oturup, dünyanın, canlılığın ve insanlığın geleceği hakkında karamsar senaryolar yazıp, “ah, n’olurdu dünyanın karar vericisi ben olaydım” hayalleri kurmak iyi de, iş gerçek problemlere, mesela Brexit’e filan gelince

***

BBC’nin analizine göre, “Böylece karşımıza ilginç bir resim çıkıyor. Bu resimde, İngiltere’de iş çevrelerinin, onların sorunlarını dile getiren, Financial Times ve Economist gibi yayınların, Britanya Sanayicileri Konfederasyonu (CBI) gibi kurumlarının, Sendikalar Konfederasyonu TUC’nin, Parlamento’nun üyelerinin çoğunluğunun, eğitimli kesimlerin büyük çoğunluğunun karşı olduğu bir projeyi, halkın en yoksul kesiminin sıkıntılarını ve öfkelerini istismar eden bir avuç sağcı politikacı ve entellektüel ve Donald Trump ile Rusya lideri Vladimir Putin’in, AB’yi sabote etme çabaları bağlamında verdiği destekle hayata geçirmeye çalışıyorlar.”

Mesele şu ki, BBC analizinde sözü edilen ilk grup, aynı zamanda “küreselleşmenin ekolojik riskleri” filan dendiğinde de alarma geçen kesim. Buna mukabil aynı kelimeler ikinci gruptaki oyunculara, sıkıntıları ve öfkeleri istismar edilen (!) yoksul kesimlere, Trump’a, Putin’e ve saireye hiç değmiyor. Manzara yeterince net mi bilemedim, tekrar pahasına işaret edeyim: Yapıp ettikleri ve gerçek problemler karşısındaki tercihleri itibariyle küreselleşme marşandizinin fırınına odun atıp duranlar, aynı zamanda “küreselleşmenin ekolojik riskleri” filan dendiğinde de en önde koşanlar oluyor. Buna mukabil küreselleşmeden zarar gördüğü için küreselleşme treninin imdat frenini çekenlerin ekolojiyle, geleceğe dair diğer risklerle filan hiç işleri yok. Dünyayı ve geleceğini yakabilirler, yeter ki günü kurtaralım. Zaman dursun. Artık köklerimizden daha fazla uzaklaşmayalım.

***

Tutarlılık filan aradığım yok, beni bilen bilir. “Küreselleşmenin mimarları küreselleşmenin neticeleri konusunda bu karamsar senaryolara gönüllü yazılmasalar” filan derdinde değilim. Herkesin tercihi kendine.

Ama…

Ali Duran Topuz’un Elmas Eren’in ardından dedikleri, işin özeti gibi: “Elmas Eren’in yüzündeki çizgiler, Türkiye’nin 1960 sonrası siyasi ve hukuki serüveninin yazısıdır. Ticari şehvete karşı emeğin geri itilişinin yazısı. Yıkıcı rekabete karşı dayanışmanın küçümsenen yazısı. Üstün güçlere imana karşı hakka inancın burun kıvrılan yazısı.” Elmas Eren’in kendisi, hiç şüphem yok ki, meseleyi Topuz’un gördüğü gibi görmüyordu. Zaten de mesele öyle değildi, değil. Emeğin geri itilişi gibi bir mevzumuz yok, imalat için emeğin gereksizleşmesi gibi bir mevzumuz var. Topuz’un hayal ettiği türden bir dayanışma filan hiç yok, hiç olmadı. Hakka iman da… Bunların tamamı, Topuz’un ve onun gibilerin, mesela benim neslimin bütün iyi insanlarının, tasavvuru. Masa başında, kendi kendimize imal ettiğimiz şeye gerçeklik gibi davranıyoruz. Elmas Erenler de çocuklarına, hiç değilse çocuklarının na’şına kavuşamadan hayatlarını noktalıyorlar.

Emek, zenginlik üretiyordu ve zenginlik ürettiği için saygıdeğer bir şeydi. Ürettiği zenginlikten hakkı olan hisseyi alamadığı kanaatinde olanlar vardı. Emeğin hakkı neydi, neye göre belirlenmeliydi, rivayet muhtelif. O tartışmalar bahsi diğer. Ama günümüzde artık emek, zenginlik üretilmesi için elzem bir şey değil. Emek denen şeyin kökünden uzaklaştık.

Dayanışma ve güç? Eh, her daim dayanışma var ve hep gücü temerküz edip, dünyanın akışına istikamet verme kastıyla. Öyle hak için filan değil. Mesele şu ki, birileri şurada dayanışıyor, onlara karşı olanlar da burada. BBC’nin analizinde de görüldüğü gibi, emeğiyle pay sahibi olmak isteyen ve aldığı payı yeterli bulmayanlar, Trump, Putin ve “onların öfkesini istismar eden” sağcı politikacılar pekâlâ dayanışma içinde —karşılarında da Topuz’un ve benim eski tüfek arkadaşlarımın hiç hazzetmeyeceği öznelerden müteşekkil bir başka dayanışma var.

Mesele Topuzların ve benzerlerinin, hoşlarına gitmeyen, önlerindeki şemaya uymayan bir şeyle karşılaştıklarında hep yaptıkları gibi, “öfkelerini istismar eden” türünden bir anahtara sahip olmalarından kaynaklanıyor. Bu sayede, gerçeklik ile önlerindeki şemanın uyumsuzluğunu görmezden gelmeyi sürdürebiliyorlar. Ortada istismar filan yok, öfke var. O öfkeyi anlayanlar var. Bir de o öfkenin olmaması gerektiğini, başka şeylerin o öfkenin yerini tutması gerektiğini filan söyleyip, düşünmüş olarak yastığa başını rahatça koyabilenler, Topuz gibiler var.

Bir toplumsal kesimin istismar edildiğini söylemek, söyleyebilmek, müthiş bir özgüven gerektiriyor. Manasız, temelsiz bir özgüven. Topuz’a —ki kendisini son derece saygıdeğer buluyorum, yapıp ettiklerini son derece önemsiyorum— bu özgüveni veren şey, yukarıda da işaret etmeye çalıştığım gibi, bir teori. Dünya hakkında bir teori. Dünyanın nasıllığı hakkında… Hâlbuki dünya öyle değil. Dünyada her şey olabilecek olduğu gibi oluyor. Birilerinin istismar edildiğini düşünüyorsanız, galip ihtimal, dünyayı yanlış referanslarla değerlendirdiğiniz içindir. Toplumsal olarak bir tek gerçeklik ve bir tek referans kaynağı var: Toplumun kendisi. Toplumun kendisinin yerine sizin toplum modelinizi referans olarak aldığınızda işler tahmin ettiğiniz gibi gelişmiyorsa… Modelinizi gözden geçirmekte fayda var.

Veya… Daha iyisi…

Bırakın bu işleri, kimlerle, ne için dayanışma kurup, gücü nasıl temerküz ettirebileceğinize —daha doğrusu, temerküz etmiş olan ve sizi, bizi tehdit eden gücü nasıl bizim de hissedar olabileceğimiz biçimde parçalayabileceğimize— yoğunlaşın. Kökten uzaklaşmanın yol açtığı korkuyla yüzleşin. Daha da uzaklaşacağız çünkü. Burada duramayız. Hiçbir yerde duramayız. “Dur ey zaman ne güzelsin” diyemeyiz.

Dünyayı değiştirmek gerekiyor. Değiştirerek emeğin yeniden kıymetli olduğu bir hale getirmek filan değil ama… Sağcı politikacılar tarafından istismar edildiğini varsaydığınız, esasında sadece öfkeli olan —öfkeli olmakta haklı olan, öfkeli olmaktan başka bir şans tanınmamış olan— ve kendilerine yeni bir dünyada yeni ve daha itibarlı bir yer teklif edilemeyen insanlara bir teklif üretmeye çalışın mesela.

Bir köke ihtiyacımız yok, zaten hepimiz aynı tohumdanız. Dallanıp budaklanmışız, daha da dallanıp budaklanacağız. Yeni aşılar bizi zenginleştirecek. Önümüzdeki jeolojik dönem antropesen çağı olacak. İnsanla dövüşmekten vazgeçin artık, çağdışı kalmış modelinizi/modellerinizi korumaya harcadığınız enerjinizi, antropesen çağının daha insanca olmasına harcayın.

Yani… Bence tabii… Yine de siz bilirsiniz.