Düşmanca Bir Yakınma

Bereketli bir gün.

Altlık T24’ten: Caretta caretta yavrularını denize siz taşırsanız, balıklara yem yaparsınız diyor. Şöyle oluyormuş, yavrular denize doğru sürünürken vücutlarındaki yumurta sarısı bağından kurtuluyor, kan ve besin kokusunu kaybediyorlarmış. Bu sayede de balıklara yem olma riskini minimum düzeye indiriyorlarmış. Ayrıca kasları çalıştığı için tıpkı bir sporcu gibi uzun yüzüş deneyimine hazırlanıyorlarmış. 

Ay ama balıklar da çok fena. Bilseler ya, biz iyilik yapmaya çalışıyoruz. İyiyiz biz, çok iyiyiz. Caretta caretta yavrularına iyilik yapmaya çalışıyoruz. Orada öyle, tabiatın bu nadide, soyu tükenmekte olan türünün kaderine bigâne bir yığın haydut seyrediyor ama biz…

***

Üstüne Berktay’dan gelsin, şu malum bildiriyi kaleme alan akademisyenlere dostça bir uyarı. Özeti şu: Öyle kötü kaleme alınmış ki bildiri, kamuoyunun kafasındaki stereotiplere cuk oturmuş, üniversite özerkliği ve bilim özgürlüğüne karşı yeni bir saldırıya çanak tutmuş. Karşıtlarını sertleştirmemelilermiş. Filan.

Seviyorum Berktay’ın aklını, Aydınlanmacı aklını. Söylediklerinden anlıyoruz ki, biz bir tarafız. Ama sonra bakıyoruz ki, taraf değiliz, hakemiz —daha doğrusu Berktay, bizim adımıza, hakem. Korta yukarıdan —Berktay’ın baktığı yerden— bakmamız, karşı tarafın nasıl mücadele ettiğine de dikkat etmemiz filan gerekiyor. Onun baktığı yerden görünüyor, biz cahiller göremiyoruz. Söz dinlesek…

İşin bir yanına bakarsak, Berktay ima etmiş oluyor ki, o bildiri hiç kaleme alınmasaydı veya başka bir dille kaleme alınsaydı, Erdoğan ve şürekâsı yaptıklarını yapmak için bahane bulamayacaktı. Ah canım, iyimserliğe bak. Berktay’ın Yale’den arkadaşları okusalar yazısını, bildirinin dili ile ona gösterilen reaksiyon arasında bir orantı var filan zannederler. Daha yumuşak bir dil, daha makul reaksiyon, filan. Veya ima etmiş oluyor ki —eskiden beri yazıp söylediklerine bakarak çıkarsamada bulunursak— Erdoğan aslında yapıp ettiklerini yapmayacaktı, bu tür bildiriler, o bildirilerdeki dil, saldırganlık filan yüzünden öyle uçlara savruldu. Ah canım, mevcut durum tahlillerine bak.

İşin bir yanı yukarıdaki gibi ama benim derdim işin bir başka yanı. Yani bir üstteki paragrafta işaret ettiğim Aydınlanmacılık yanı. Oraya gelmek için de şu caretta caretta mevzuuna balıklama dalayım.

Caretta caretta yavruları ile balıklar arasında, demek ki, bir savaş var. Daha doğrusu bir muharebe. Daha büyük ölçekli, caretta caretta yavrularını yiyen kuşlar, denize ulaşabilirlerse onlara musallat olan balıklar, caretta caretta yavruları, eğer o yavrular büyüyebilirlerse onlarla yengeçler filan arasında milyarlarca yıldır sürüp giden çok cepheli bir savaşın bir muharebesi. Birileri, milyarlarca yıldır süren savaşın şu son birkaç on yıllık seyrine bakıp, “hmm, denge bozuldu” kanaatine vardı. Şu son birkaç on yıllık seyrine? Yok, sadece o hususta bildiklerimize. Yoksa savaşın genelinde cephelerde neler olup bitiyor olduğunu bildiğimiz filan yok.

Neyse böyle bir kanaat imal edildi ve tabii olarak soruluyor: Ne yapabiliriz? Görünüşe göre üç seçeneğimiz var: (a) “Bize ne, eğer caretta caretta popülasyonu tehdit altındaysa, öyle olması gerekiyordur” diyebiliriz, (b) “Ah canım, ne kadar da güzellerdi, yazık oluyor” diye yas bağlayabiliriz, (c) “ay şunu bari kurtarayım, bir an önce denize atayım” diye gayretkeşlik sergileyebiliriz. (Elbette farkındayım, saydığım her bir seçeneğin bir yığın alt seçeneği var. Hepsine girmeyeceğim, endişelenmeyin. Ama en azından Metin Yeğin’e bir kulak verseniz iyi olur.)

Yükselen hassasiyetleri anlamıyor değilim, neticede caretta carettalar sadece yumurtadan çıktıklarında denize ulaşana kadar bir takım düşmanların tehdidi altında amansız bir yarış veriyor değiller. Maruz kaldıkları şartlar, bizim, yani insanların bazı tasarrufları yüzünden de ağırlaşıyor/ağırlaşabiliyor. Kendimizi türümüz adına mesul hissetmek için elle tutulur sebeplerimiz de var yani.

Ama (a) “ah caretta carettalar kuşlara yem olmadan denize ulaşabilmeliler” demek ile (b) “biz caretta carettaların hayatını zorlaştırmasak” demek arasında bir fark var. Birincisi, Berktay’ın baktığı yerden, “yukarıdan” âlemi görmüş olduğu zannını gerektiriyor. Aydınlanmacılık yani. Bütün caretta carettalar denize ulaşsa, o yavruları yiyerek beslenenler ne olacak? Denizdeki onca artmış caretta caretta popülasyonu yüzünden, onların beslendiği yengeçlere filan ne olacak mesela?

Net bir mesele var: Sonuçlara bakıp şimdiki kararımızı veremeyiz, çünkü bir defa verdiğimiz kararın bütün sonuçlarını kestiremeyiz. “Şöyle dersek Erdoğan bir kızarsa” filanlar yok yani. Ama mesele sadece sonuçları bilememekten de kaynaklanmıyor, dünyanın nasıllığı hakkında da bilgimiz eksik. İşte uzmanların dediği gibi, biz iyilik yapmaya kalkıyoruz ama süreç içinde gerçekleşiyordu olan, milyarlarca yıllık evrim sürecinde gerçekleşmiş olan, caretta caretta yavrularının bile bir anlamda bildiği —kuma sürtünerek koku kaynağından kurtulmak gibi— bilgilerden mahrumuz. Uzmanlar sayesinde öğrendik. Ya peki, uzmanların on yıl sonra öğreneceklerini? Onları uzmanlar da bilmiyor.

O halde kaderimize küsüp oturalım mı? E olmaz, insan olmaya yakışmaz. Birileri leyleklerin kırık bacaklarına protez yapacak, öteki caretta caretta yavrularını denize taşıyacak (balıklara yem olmasına sebep olacak), beriki uzmanlık biriktirecek “yapmayın” diyecek, öteki bildiri yayınlayacak, bir başkası “ama dost acı söyler, öyle yapmamalıydınız, şimdi bir muhasebe yapın” diyecek, ben de buradaki diyeceklerimi diyeceğim.

***

Bir şeyler yapıp edenlerin yapıp ettiklerinin neticeleri, Berktay’ın aksine, beni hiç ilgilendirmiyor. İlgilendiren ne?

Birincisi, herkesin kendi bilgileri çerçevesinde kendi bildiklerini yapıp durması halinin sürmesini, mümkün olduğu ölçüde herkesin bu süreçte dün bilmediklerinin bir bölümünü daha bugün öğrenebilir olmasının sürmesini, dolayısıyla benim de öğrenmemin sürmesini arzu ediyorum. Oyunu seviyorum yani ve sürmesini istiyorum. Dolayısıyla bu düzene yukarıdan müdahalelere de, “siz bilmiyorsunuz, ben sizin yerinize yapıvereyim siz mutlu olun, mutlu olun ulan” züppeliklerine de muarızım.

İkincisi, dünyanın nasıl işlediğini biliyormuş gibi, “siz şöyle yapacaksınız, bakın şu hatayı yaptınız ama akıllı olun, beni dinleyin, şimdi şöyle yapın” hallerine muarızım. Bilgi vermeye, tecrübe paylaşmaya filan elbette itirazım yok. Ama Erdoğan, Türkiye ve dünya hakkında apaçık bir biçimde yanlışlanmış varsayımları makbul şeylermiş gibi kabul edip onların ürünlerini akıl niyetine pazarlamaya, kendini bir basamak yukarı taşıyıp hakemliğe atamaya katlanamıyorum. İn aşağıya oynayacaksan oynayalım. Oynamayacaksan, hakem lazım değil. Senin hakemliğin, hiç lazım değil.

Üçüncüsü, özellikle son dönemde, şu “ay biz çok iyiyiz” teranelerini giderek katlanılamaz bulmaya başladım. Çok iyi olmak ve buradan bir duygusal tatmin çıkarmak bir şey, ama etrafa şöyle kristal kürenin içinden bakıp “biz bu kadar iyiyiz ama toplum kötü, insanlık kötü” diye ahkâm kesip durmak… Belki de caretta caretta yavrularının balıklara yem olmasına yol açıyorsunuzdur. Benzer şekilde Suriyelilerin hayatı sizin yüzünüzden zorlaşıyor, yoksulluk da sizin yüzünüzden derinleşiyordur. Olamaz mı?

İmdi…

Dün Ümit Kıvanç’ın yazısı sayesinde fark ettim, imzacı akademisyenler, mesela Berktay’ın yaptığını yapıp sağa sola direktif saçmadılar. Veya olanca cehaletleriyle caretta carettaları denize taşıyıp balıklara yem ettikten sonra “biz ne kadar iyiyiz, siz ne kadar kayıtsızsınız” diye etrafa ayar veren, hatta caka satanların edalarına benzer edalarla da salınmadılar ortada. Yapılması gerektiğini düşündükleri şeyi yaptılar, bedel ödemeleri gerekmediği halde —memlekette bir yığın kişi Berktay’ın akıllarıyla “aman Erdoğan’ı kızdırmayalım” deyip durduğu için dizginlerinden boşanmış— bir iktidarın hışmına uğrayıp bedel ödediler. Gıkları çıkmadı.

Helal olsun onlara.