Nadide Akıllar

Tayfun Atay, Marks’ın desteğini de arkasına alarak, insanın birincil doğası ile ikincil doğasının arasındaki gerilimden söz ediyor. Marks’ın desteği şart, aksi halde içinde debelendiğimiz kavram kargaşası akla tuhaf sorular düşürebilir. Benim aklıma düşüyor mesela, Marks’ı yanılmaz bir yol gösterici olarak göremediğimden olabilir.

Bu arada Ümit Kıvanç’ın bitmeyen, sanki bitmeyecekmiş gibi görünen tefrikasını da hatırlatmam gerekiyor (bağlantı —şimdilik— son bölüme, yazının altında diğer bölümlere bağlantılar var). Anladığım o ki, her nasılsa zengin olmuş kompleksli, tatminsiz ve akıllı bir adam, bir yandan kendisi gibi olanların cinsel fantezileri için küçük kızlar temin ederken, öte yandan da kendi fantezilerini gerçekleştiriyor.

Yaptığı iş ne yani? Birincil —biyolojik— doğası yaşlandıkça daha küçük kızlara ilgi duymasına yol açan, bu arada yaşlandıkça bunun için ciddi ödemeleri yapabilecek paraya da ulaşmış erkekler ile, muhtelif sebeplerle bu oyunda yer almayı kabul edebilecek küçük kızları eşleştirmek. Bu iş neden kendiliğinden olmuyor da aracı gerektiriyor? Mesela Versailles’de aracı Epstein’lere ihtiyaç yoktu. Evet, Netflix’te, berbat Versailles dizisini seyrettim. Ama dediğimi diziden yola çıkarak söylemiyorum. Neticede, en azından avcı-toplayıcılıktan çıkıp muhtelif karmaşık sosyal örgütlenmeleri —bir manada ikincil doğamızı— inşa etmeye başlamamızdan beri, gücün bazı erkeklerin elinde toplanmasına yol açan temel itici güçlerden biri, gücün pompaladığı testosteron. Güç olacak, hissedilecek ki, testosteron imalatı sürecek. Bazı kadınlar da o testosteronu hissedecek ve gücün sahibini çevreleyecekler.

Böyle oluyordu. Kendiliğinden. Epstein’lar filan olmadan. Kimse de meseleyi “zayıf yerlerinden yakalanmak” filan diye tarif etmiyordu. “Ama yaşı da pek küçükmüş canım” filan diye itham etmek, suçlamak filan da akla gelmiyordu. Birincil —biyolojik— doğamız öyleydi, dolayısıyla da olup biten de normaldi.

Öyle tarih öncesi çağlardan söz ediyormuşum gibi görünüyor ama değil. Bundan mesela kırk yıl önce Epstein’in yaptığı şeyde bir tuhaflık bulmak da, bir suç görmek de kolay olmayabilirdi. Dünyanın birçok yerinde hâlâ da kolay olmayabilir. Epstein’in yaptığı şeyi tiksinti verici bulmama mani değil meseleyi böyle ortaya koymam. Ama olup biteni benim tiksinti verici bulmam, benim ikincil —kültürel— doğamın ürünü, ille de Atay’ın tasnifine itibar edeceksek.

Yani?

Sadece etrafa plastik saçıp duruyor değiliz, kanun, sınırlama, ahlak filan da saçıyoruz. Okyanuslardaki plastik içeriğindeki artış gözleri kanatacak seviyede, tamam. İyi de kanun, regülasyon ve sairelerin hacmindeki artışa da bir baksak!

İmdi…

Ben, kendi hesabıma, okyanuslardaki plastik yığınlarının mevcudiyetinden de, artıp durmasından da rahatsızım. Ve yine ben, kendi hesabıma, Epstein’lerin küçük kızları yaşlı ve tatminsiz erkeklere sunmak için kurduğu türden organizasyonlardan da rahatsızım. Benim ikincil —kültürel— doğam üretiyor o rahatsızlıkları. Yoksa… Birincil —biyolojik— doğamın ikisinden de haberi yok.

Mesele başka yerde…

Birincil —biyolojik— doğayı kutsayıp, insanın yapıp ettiği her bir şeyi itin şeyine sokmaya kalkarsanız, Epstein’i de, onun hazırlayıp sunduğu küçük kızlar için Epstein’in etrafında pervane olan güçlü erkekleri de eleştirebilecek bir silah kalmaz elinizde. Epstein’den tiksinip birincil —biyolojik— doğayı —Platon’un izinden gidip— bastırılması ve hatta giderilmesi gereken hayvani bir şey olarak tasnif ederseniz de, plastik yığınlarına söz söylemek zorlaşır.

Biz hepimiz birer hayvanız. Sosyal bir türe mensup hayvanlarız. Sosyal bir türe mensup olmak şundan önemli, bir başımıza, herhangi birimizin kendisi tayin edici değil. Ancak bir sosyal örgütlenme içinde var olabiliriz ve öyle var oluyoruz. Net toplamda, birkaç on bin yılda başardığımız şey, bana kalırsa göz kamaştırıcı. Okyanusları tertemiz, plastik diye bir şeyin bilinmediği ama öte yandan yağmur zamanında ve ölçüsünde yağmazsa aç kalınacak, avlanılması gereken ve ava gidildiğinde av olma riski azımsanmayacak seviyede olunan bir çağda yaşamayı istemezdim. Pink Floyd dinlemeden, Eco okumadan, kırkını geçtiğinde gözleri zayıfladığı için zaten etrafındakileri görmeden —o da kırkını geçebilirse yani— yaşamak, ikincil —kültürel— doğama aykırı.

Ve buradan… Kapitalizme geçiyoruz. Usulca. Çünkü Atay da kapitalizmi koyuyor hedefe, birincil doğamızı imha eden özne olarak. Kıvanç da… O herhalde, birincil doğamızın icabını yerine getirdiği için. Ama ben, bir defa daha Murat Sevinç’e müracaat edeyim: “Dikkat ederseniz yavaş yavaş kapitalizme varıyoruz yine! Varmayıp ne yapacağız?! Öyle bir sistem ki, farklı aidiyetleri olan yurttaş kesimlerini, farklılaştırılmış istismar araçlarıyla sömürmek üzere örgütlenmiş durumda. Dindarına ‘yanmaz kefen,’ ‘pusulası olan seccade,’ ‘ezan okuyan saat,’ ‘vakıflara bağış yoluyla cennet’ vadederken; aynı sistemin laik yüzüne ‘yaşam koçları,’ ‘bitkici amcalar, diyetisyen teyzeler,’ ve tabii bolca ‘yayın’ sunuyor.”

Ya…

Orada öyle kapitalizm diye bir şey var, “insanı, önce insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur bırakıp derin bir mutsuzluğa itiyor”. “Ardından mutsuzluğun sözüm ona giderilebilmesi için türlü gerekçelerle harcama yaptıran, tıkır tıkır işleyen bir dişli.” İşte o yapıyor plastik dağlarını ve yine küçük kızları zengin erkeklere sunan o…

Tekrarlayayım, plastikten hiç hazzetmem, hazzetmedim. Epstein’lerden nefret ediyorum. Yanmaz kefenlere, yaşam koçlarına karşı —en hafif tabiriyle— küçümseme duyuyorum.

Ama…

Meseleyi bulandıran husus, Sevinç’in tercih ettiği kipte yatıyor bana kalırsa. Üçüncü şahıs kipinde. Ortada öyle kapitalizm diye şeytanlaştırılacak ve bu işi tamama erdirdiğimizde kendimizi arındırmamızı sağlayacak bir özne yok. Özne de biziz, nesne de. İnsan öyle bir şey.

Öyle olmasa? Yani şu birincil —biyolojik— kimliğimizi gemlesek. Peki! Yapalım. Kimin aklıyla, kimin aklına göre yapacağız? Mesela Sevinç’in aklına göre düzenlersek, besbelli ki, yanmaz kefen piyasası da, yaşam koçluğu sektörü de ortadan kalkacak. Ya peki yaşam koçlarına onca para dökenlerin aklıyla yapmaya kalkarsak?

Bunlar nasıl üsttenci perspektifler! Kimsiniz yahu siz? Nasıl bir piyasa yarattınız, bu tuhaf akılları akıl niyetine tüketecek nasıl bir kitle imal ettiniz de pazara bu destursuz akıllarınızı sürerek tatmin üretiyorsunuz? Kimsiniz siz sahiden? Hiç sorusu olmayan, yegâne cevabı da kapitalizm olan, plastiği görünce de, küçük kızların masaj yaptığı örgütlenmeyi görünce de, yanmaz kefeni, yaşam koçlarını görünce de kapitalizm gören, herkesten akıllı, herkesi yargılayabileceğinden şüphe duymadan yaşayabilen siz! Kimsiniz? Nereden çıktınız?

***

Plastik kötü bir şey. Çiftçiliğin de kötü yanları vardı/var zaten. Fabrikaların, işçiliğin de… Televizyon son derece zararlı insan bünyesi için. Bilgisayar hakeza… İnternet, hele de sosyal medya vasıtasıyla ne kötülükler ediyor! Ne kötülüklere vesile oluyor!

Ee?

Bunlarla yaşamayı öğreneceksek öğreneceğiz. Öğrenemezsek, arkamızdan ağıt yakarsınız. İnsan türü ortadan kalkınca, siz, bu müthiş akıllarınızla hayatta kalacak olduğunuza göre…

Epstein berbat biri. İyi de sınıf nerede? Herifçioğlu, işte Kıvanç’ın kendi anlattığına göre, basit bir lise öğretmeniyken, tuhaf ilişkiler ağı içinde servet sahibi olmuş. Sınıf nerede? Sahiden nerede? Herifçioğlu, bir başına, sınıf denen şeyin olmadığının delili be yahu. Epstein’e yardımcı olan yargıçlar, polis memurları, avukatlar filan da sınıf mı? Erkeklik nerede? Adamın yaptığı işi yaparken kendisine yardımcı olan, küçük kızları ağa düşüren öznelerin neredeyse hepsi kadın.

Daha başlamadan sınıfı ve erkekliği suçlamaya karar verince… Kendi anlattığın hikâyede ikide bir “ama bakın kabahat sınıfta ve erkeklerde, unutmayın ha” demek zorunda da kalıyorsun işte. Çünkü hikâye senin ön kabullerini desteklemiyor. Çünkü hikâye çok bildik, insanlık tarihi kadar eski, insanın birincil doğasına dair bir şey. Ve insan denen tür iki cins. Cinslerden biri kadın. Kadın denen cinse mensup, testosteron kokusu duymadan yaşamayı yaşamak saymayacak bir yığın özne var. Sizin tarifinizle “istismar edilmiş”, “aldatılmış”. Sizin aklınıza sahip olmayınca, aldatılıyorlar tabi… Tıpkı Sevinç’in aklına sahip olmayınca, Atatürk kitaplarıyla veya pusulalı seccadeyle aldatılanlar gibi…