Popülizm Neymiş?

John Patrick Learly, yazısının Gazete Duvar’daki çevirisine göre diyor ki, “Popülizm ‘yaptığınız’ bir şeydir, ‘olduğunuz’ bir şey değildir ve aslında merkezde bulunan ve aklı başında siyasiler bunu yaparlar. Asıl soru, bir adayın veya düşünürün popülist olup olmadığı değil, yapılan popülizminin sonuçlarının ne olduğudur. Kimin ‘halk’ anlayışını güçlendirmek istiyorsunuz? Ve kimin ‘seçkinler’ diye nitelendirdiği grubu baskı altına almaya çalışıyorsunuz?”

Oh be…

Popülizm kötü bir şey değil. Zaten popülist olmak —veya Learly’nin haklı azarını işitmemek için kullanmamız gereken ifadeyle, popülizm yapmak— zorundasınız. Ve… Aklı başında bütün siyasiler zaten, hep popülizm yaptılar, yapmak zorundalar.

Siyasetçilerin öyle davranmak zorunda olması, toplumların aleyhine bir hal değil. Toplumlarımızın her biri, ah şöyle nadide hallere evrileceklerdi de, siyasetçiler —mecburen veya kendi cinlikleri yüzünden— popülizm yaptıkları için çıkmaz sokaklara girdi filan demenin altyapısı yok.

Yok, yanılıyorum, böyle laflar edebilmenin altyapısı var: Platon. Herhangi bir topluma bakıp, “ah olduğu gibi olmayaydı da şöyle, benim göz zevkime uygun oluvereydi” diyebiliyorsanız, siyaseti de toplumu o istediğiniz biçime göre biçimlendirecek bir faaliyet alanı olarak görüyorsanız, yani referanslarınız dışarıda, toplumun dışında bir yerlerdeyse… Popülizme rahatlıkla sövüp sayabilirsiniz.

***

Diyelim bir oğlunuz oldu. Biraz büyüdü ve… Akranı olan kız çocuklarına çok fena davranıyor. Saçlarını çekiyor, yüzlerine tükürüyor, onlara pipisini gösterip “sizde var mı” filan diye kızdırıyor. Hoş değil. Sizin de hoşunuza gitmiyor haliyle.

Neler yapabilirsiniz?

  1. “Ah, benim oğlum —benim gibi kibar birinin oğlu— böyle mi olacaktı” diye yazıklanır, kafayı çekersiniz.
  2. “Oğlan işte n’olcak” der, kafayı çekersiniz.
  3. “Bunu bu hale anası getirdi” der, kafayı çekersiniz.
  4. “Bebekken eve gelip gidenlere ‘oğlum pipini göster’ demeyecektik” der, kafayı çekersiniz.
  5. “Ulan bir daha yaparsan daha fenası gelecek” deyip, oğlanı eşek sudan gelene kadar döversiniz. Bir sonrakinde kemerle döversiniz. Daha sonrakinde kemerle dövüp tuvalete kapatırsınız.
  6. “Oğlum şu Kemal beyin oğluna bak, neden onun gibi olmuyorsun” der, kafayı çekersiniz.
  7. Pipisini kesersiniz.
  8. “Oğlum derdin ne “diye sorar, “bu da büyüyecek, ileride daha makul biri olması için ne yapmam lazım” diye kafa yorarsınız.

Aha bu seçeneklerin sonuncusu, popülizm.

Diyelim Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsunuz ve Türkiye sizin hiç de hoşunuza gitmeyen haller sergiliyor. Neler yapabilirsiniz?

  1. “Ah benim ülkem, benim gibi nadide birinin ülkesi neden Kanada —veya meşrebinize göre Osmanlı— gibi değil” der, kafayı çekersiniz.
  2. “Ortadoğulu işte” —veya meşrebinize göre, “İslam’dan uzaklaşmış işte” der, kafayı çekersiniz —veya meşrebinize göre, dua edersiniz.
  3. “Hepsi yeşil kuşak projesi —veya Batılılaşma projesi— yüzünden” der, malum işlerden birini işlersiniz.
  4. “1950’de iktidarı bunlara vermeyecektik —veya 1923’te direnecektik—“ der, malum işlerden birini işlersiniz.
  5. Döversiniz. Sonra daha çok döversiniz. Sonra daha da çok döversiniz. Hapsedersiniz. Sonra daha uzun süreyle hapsedersiniz. Sonra müebbet hapse mahkûm edersiniz.
  6. “Ulan neden Kanada —veya Osmanlı— gibi olmuyorsun” der, malum işlerden birini işlersiniz.
  7. İmam Hatipleri kapatırsınız —veya evrim teorisini müfredattan çıkarırsınız.
  8. “Bu toplumdan acaba ne olabilir” diye kafa yorarsınız. Olabilecek iyi bir şeyin olabilmesi için ne lazım geldiğini düşünür, denersiniz. Yani siyaset yaparsınız.

Aha bu seçeneklerin sonuncusu, popülizm.

Yani?

Bu memlekette popülizm dışındaki bütün seçeneler denendi/deneniyor. Ama ağzını açan, mevcut biçimsizliklerin mesulü olarak popülizmi işaret ediyor.

***

Erdoğan’ın yaptığı popülizm filan değil. Erdoğan da, tıpkı yekûn muarızları gibi, memleketin halinden hiç memnun değil/değildi. Tıpkı yekûn muarızları gibi Erdoğan’ın hayalinde de “şöyle âlem içine çıkarılabilecek bir Türkiye” vardı. (Aralarındaki fark, muarızlarının kafasında “Kemal beyin oğlu gibi bir oğlan”, Erdoğan’ın kafasında ise “Cemal beyin oğlu gibi bir oğlan” vardı/var.) Muarızları gücü ele geçirip, memleketi istedikleri biçime getirmeye çalıştıkça çuvalladılar. Erdoğan gücü ele geçirip, memleketi istediği biçime getirmeye çalışınca çuvalladı.

Bu arada…

Yine muhayyel oğlunuza dönelim ve düşünün. Aşağılanmış, yok sayılmış, dayak yemiş, yaralanmış… Memleket de bu halde. Yani gösterdiği arazlar hoş görülecek şeyler değil ama mazereti var. Yeterli mazereti…

Muhayyel oğlunuza, “boş ver Kemal beyin, Cemal beyin oğlunu, sen ne olmak istersin, nasıl biri olmak istersin” diye sorsanız, belki de her şey bambaşka biçimde gelişecekti/gelişebilir. “İbrahim Tatlıses olmak istiyorum” diyebilir mesela ve siz Tatlıses’ten hiç de hazzetmiyor olabilirsiniz. Ama dert etmeden, “bak Tatlıses olabilmek için şunu, şöyle yapmak, şunları öğrenmek gerekiyor” deseniz, oğlan bir yola girse… Bir yola… Sizin için uygun olmayabilir ama herhangi bir yola… Neticede yolun zorluklarını görüp, orta yerde başka bir yolu tercih edebilir. O da sizin idealinizdeki yol olmayabilir. Ama böyle böyle oğlan bir şey olur. Kaldı ki mesele bir şey olmak da değil zaten, bir yolda olmak.

Şematik bir biçimde özetlediğimin farkındasınızdır, şüphem yok. Oğlanın olabilirliklerinin içinden birini, oğlandan yola çıkarak gerçekleştirmeye çalışmak başka, “ulan senin için iyi olanın ne olduğunu ben biliyorum, öyle olacaksan olacaksın” demek başka. Birincisi popülizm, referansı içeride aramak. İkincisi toplumsal mühendislik, Platonculuk, referansı dışarıdan belirlemek.

Türkiye’de siyaset denince akla toplumsal mühendislikten başka şey gelmediğinden, esasen ülke hakkında düşünmek fiili toplumsal mühendislik dışında bir muhtevaya sahip olmadığından, siyaset de yapılamıyor, düşünme de…

***

Başlangıçta yaptığım alıntıda Learly’nin sorduğu soruya kendi cevabımı verip bitireyim. “Kimin ‘halk’ anlayışını güçlendirmek istiyorsunuz? Ve kimin ‘seçkinler’ diye nitelendirdiği grubu baskı altına almaya çalışıyorsunuz?” diye soruyor ya… Ben, kendi hesabıma, memleketi kendi kafasına göre biçimlendireceği herhangi bir projesi olan herkesi seçkinler olarak nitelendiriyorum. Dindarmış, laikmiş, Türk’müş, Kürt’müş, Diyanet İşleri Başkanıymış, Yargıtay üyesiymiş, Kemal Gürüz’müş, Alemdaroğlu’ymuş, benim için fark yapmıyor. Onların dışında kalan geniş yığınların, aralarındaki bütün farklılıklara ve çelişkilere rağmen —esasında o farklılıklar ve çeşitlilikler sayesinde, birbirlerini tamamlayarak— bir ortak geleceğin inşasında bir araya getirilebileceğine inanıyorum.

Siyaset de, bence, aha işte o ortak gelecek hayalini inşa edebilme, o yığınları bir araya getirebilme işidir. Yoksa, öyle Parti Genel Başkanı, Büyükşehir Belediye Başkanı filan gibi makamları işgal etmekle siyasetçi olunmaz. Nasıl profesör unvanı almakla bilim insanı olunmuyorsa…