American Factory

American Factory, Netflix tarafından dağıtılan bir belgesel. Filmi konuşulur kılan, konusu dışında da çok husus var —Obamaların yapım şirketinin ilk ürünü olması, Oscar adaylığı filan gibi. Eh, filmin konusu hakkında da söylenecek çok şey olduğu anlaşılıyor, güzel misallerden biri şurada, öteki burada (her ikisi de İngilizce).

Filmin konusu?

2008’de Dayton’daki GM fabrikası kapanır. Otomobil camı üretiminde önemli bir pazar payına sahip olan Çinli Fuyao firması —küreselleşmeye heveslendiğinde, Ohio mahalli yönetiminin de destekleriyle— kapatılan fabrikanın yerini 2014 başlarında satın alır. 2016 Ekiminden itibaren tam kapasite çalışmaya başlayacak olan tesis, GM’in eski fabrika yerinde kurulur. Fabrikada çalışmak üzere çok sayıda Çinli işçi getirilir. Ayrıca bölge sakinlerinden, özellikle de GM’in kapatılmasıyla işsiz kalmış eski işçilerden de yüzlerce kişi istihdam edilir.

Spoiler vermekten çekiniyor değilim, çünkü her halükarda seyredilmesi gereken ve izlemeden önce hakkında ne bilinirse bilinsin seyrederken bir sıkıntı çekilmeyecek bir film olduğunu düşünüyorum. Ama zaten filmin konusundan yola çıkarak konuşulması gereken, konuşulabilir şeyler birkaç cilt doldurabilir —ki yönetmenlerin hem duruşları ve hem de detaylardaki hassasiyetleri de saatlerce konuşulabilir.

Filmin konusu çok boyutlu ama benim şimdilik değinmek istediğim sadece iki husus var.

1.

Çinli işçiler, Amerikalı işçilerden daha iyi işçi. İşveren için zaten öyleler, daha ucuza çalışıyorlar, daha uzun süre çalışıyorlar, uysallar, itiraz etmiyorlar, sendika talep etmiyorlar, iş güvenliği gibi dertleri yok ve saire… Ama terimin gerçek iması itibariyle de daha iyiler, işlerini daha iyi yapıyorlar. Hani iyi bir golcünün vasat bir golcüden daha iyi olması gibi bir iyilik daha var.

(Muhtemelen bir nesil önce çeltik tarlalarında çalışan, fabrikalarda çalışmaya gittiğinde de ağırlıklı olarak makinelerin yerine kol gücü ihtiyacı sağlamakta kullanılan insanlar, bu kadar kısa sürede nasıl olup da nesillerdir fabrikalarda, otomasyonun normal bir tempoyla arttığı ABD’de çalışmış olanlardan daha iyi iş yapar hale geldiler? Toplumların/fertlerin öyle genetik/kültürel sınırlamaları yokmuş demek ki! Fabrikada çalışıyorsan, fabrika işçisi olabiliyormuşsun.)

İmdi…

Hem daha düşük vasıflı olacaksınız, hem de daha yüksek ücret, daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek iş güvenliği talep edeceksiniz. Yani sizin yaptığınız üretimin maliyeti, başka bir yerlerde yapılandan çok daha yüksek olacak. Ama bu şartlar sürsün, hatta sizin lehinize iyileşsin isteyeceksiniz. Olmayınca, “kahrolsun kapitalizm” diye sövmeye başlayacaksınız.

Ki bu, işin sadece bir yanı. Dahası, aynı işi sizden daha iyi yaptığı halde daha ucuza yapmaya da gönüllü olan, kendisine o iş verildiği için minnet duyan rakiplerinizin de rakipleri var. Sıfır hatayla, hiç sızlanmadan, sendika filan talep etmeden, yorulmadan, fazla mesai ücreti istemeden günde 24 saat çalışan makineler. Zaten siz biraz fazla caz yapınca fabrika yönetimi, şuradaki dört işçinin işini gereksiz kılacak makineyi kurmuş deniyor, şuradaki dördünün işini yapacak olanı kuruyor, oradaki dördünün işini yapacak olanı da sipariş etmiş oluyor.

Kahrolsun kapitalizm!

Mesele şu ki, Amerikalılar bugün Çinli işçilerin hayal bile edemeyeceği saat ücretlerini (Fuyao’da 12,84’e çalışmaya razı gelen Amerikalılar, kapanmadan önce GM’de 29’a çalışıyorlarmış) de kapitalist düzende alıyorlardı. Demek ki mesele kapitalizm değil, küreselleşme diyebilir miyiz? Diyebiliriz. O halde…

Kahrolsun küreselleşme!

Ama…

Küreselleşme olmasa, muhtemelen o Çinliler 12,84’e çalışmak için gerekli şartları da bulamayacaklar. Birkaç haftada bir gün, yılda ekstra birkaç gün izin yaptıkları, dolayısıyla ailelerini ancak yılda birkaç gün gördükleri, ama 12,84’lük saat ücretiyle çalışabildikleri için kendilerini şanslı hissettikleri işleri hiç olmayıverecek.

(Filmde onca Çinlinin neredeyse hepsi mutlu. En azından neşeli, en azından —günün manalı terimiyle söyleyecek olursak— mutmain. Olmamaları gerekiyor, o şartlarda, kapitalizm tarafından hunharca sömürülürken neşeli olunur mu? Olunmaz. Oluyorlar, aldatılmış, bilinçsiz hıyarlar.

Sadece iki sahnede neşeli sayılmayacak Çinlilerle karşılaşıyoruz. Birinde Amerika’daki Çinli işçilerden biri gece geç vakit ailesini düşünürken mahzun oluyor. Diğerinde Çinli milyarder, çocukluğundaki kurbağa vıraklamalarından filan dem vurup, aşina olduğumuz —ama aşinalığının, zırva olduğu gerçeğini değiştirmediği— nostaljiyle mutsuzluk üretiyor. Sanki diyebiliriz ki, nostaljiyle mutsuzluk üretmek için insanın tuzunun kuru olması lazım geliyor. Dünyanın her yerinde, her kültürde. Kurbağa vıraklamalarıymış!)

Denklemi özetlemeden önce merakımı paylaşayım. Tayfun Atay, Ümit Kıvanç, Murat Sevinç ve benzerleri, filmi izlediklerinde, acaba kimin için kahırlanmışlardır? GM’de 29 dolara çalışanlara mı, fabrika kapanınca işsiz kalanlara mı, o işsiz kalanların arasından 12,84’e iş bulanlara mı, o kadarına razı olsalar da o işleri bulamayanlara mı, Dayton’daki Çinlilere mi, Çin’deki Çinlilere mi?

“Hepsine birden canım” dediğinizi duyar gibiyim, eh ne de olsa “kahrolsun kapitalizm!”

De…

Sözünü ettiğimiz kesimlerin her biri, kendileri için kahırlanmamızı gerektirecek şartlara, diğerlerinin mevcudiyeti yüzünden maruz kalıyorlar. Çinliler o kadar ucuza o kadar iyi iş çıkarmasalar, Amerikalılara o ücretler dayatılamaz. Amerikalılar zamanında o yüksek ücretleri talep edip almış olmasalar, Amerikalılar ile Çinliler arasındaki makas bu kadar büyümez, Çinliler de bu kadar çaresiz olmazdı. İşi şu almasaydı, bu alacaktı ve saire…

Şimdi, filmi izleyip kapitalizmin bütün kötülüklerini bir defa daha ve bütün sarahatiyle görmüş sevgili dostlarımızın hatırına, burada kapitalizmi usulca ortadan kaldırıyoruz. Yani ne yapıyoruz? Çinli milyarderi —bütün nostaljileri ve zırva ötesi yönetim anlayışıyla birlikte— ortadan kaldırıyoruz —biz iyi insanlarız, kendisini mükâfat olarak, kurbağaların vıraklamayı sürdürdüğü, istediği herhangi bir yere gönderebiliriz.

Elbette bir kapitalisti sahneden çıkarmakla kapitalizmi ortadan kaldırmış olmayacağımızın farkındayım, benimki uvertürdü. Sonrasını artık dostlarımız kararlaştıracak. Mesela saat ücretleri ne kadar olsun? Çalışma süreleri? İş güvenliği şartları nasıl olsun? Dostlarımız, elbette işçi dostu olarak, yüksek ücretler, düşük çalışma süreleri, yüksek güvenlik standartları filan belirlediler. Şimdi ortaya bir problem çıktı. Ürettiğimiz camın maliyeti yüksek, satmamız zor. Ama o problemi aşmak kolay, Çin’deki komünizm etiketli devlet kapitalizmini de ortadan kaldırıp, Çinlilere de aynı şartları sağlayacağız. Oradaki —ve dünyanın her yerindeki— otomobil camı fiyatları da yükselecek. Otomobil firmaları, seve seve ödeyecek bizim maliyetlerimizi.

Problemi kökünden çözdük.

Şimdi de başka bir mesele çıktı. Otomobil fiyatları yükseldi. Dolayısıyla da siz otomobil almaktan vazgeçtiniz.

Öyle olmuyor o işler işte. Orada işçi dostu, halk dostu dostlarımız devreye giriyor ve olanca kibarlıklarıyla “alacaksın ulan” diyorlar. Gibi… Ne bileyim!

Denklemi esas bozan hususa hiç girmedim bakın. Maliyetler yükselince, dünyanın herhangi bir yerinde cam üreticisinin bilmem ne kadar işi daha otomasyona devretmesi filan gibi bir seçeneğe değinmedim. Hâlbuki iş —filmin sonunda da değinildiği gibi— burada düğümleniyor. Ve “kahrolsun kapitalizm”ciler, esasında, genelde “kahrolsun verimlilik” özelde de “kahrolsun otomasyon” diyorlar. Kimi açık açık, kimi ima yoluyla.

Peki, “kahrolsun otomasyon” ne demek? Gizlisi saklısı yok, “robotların yapabileceği işi insanlar yapsın” demek. İnsanları benim düşündüğümden daha çok düşündüklerini ima edip duran, varsaydıkları bu farktan bir ahlaki üstünlük çıkartan zevatın talebi, özünde, “insanlar robotların yerine çalışsın”dan ibaret. Nokta.

Bugün içinde debelendiğimiz problemler yumağı, olağanüstü bir verimlilik devriminin içinde yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor. O verimlilik devrimi, özü itibariyle, kapitalizm denen sistemin işleyişinin bir yan ürünü. American Factory’de de görülüyor ki, evet, verimlilik devriminin yol açtığı sayısız kişisel dram, hatta trajedi var. Ve fakat verimlilik artışı, her ne kadar sayısız kişisel probleme yol açsa da, kendi doğası itibariyle bir problem olarak görülemez. Aksine, kendisine minnet duymamız gerekir.

İstemiyorsanız, verim artışına minnet duymayabilirsiniz, itirazım yok. Ama verim artışını durdurabilmenin biricik yolu var: Zorbalık. Geriletmenin biricik yolu var: Daha çok zorbalık. Normal şartlar altında verim artışı durdurulamaz. Dolayısıyla günde beş vakit “kahrolsun kapitalizm” filan diye ibadet etmek yerine, daha sağlıklı çözümler aramak, bana kalırsa daha insani…

Ha bir de… Gördüğümüz problem her ne olursa olsun “hep kapitalizm yüzünden” demekle herhangi bir şey demiş olmuyoruz. Yani biraz daha ince ayarlı düşünmeye çaba harcasanız da, ben de burada kapitalizmin müdafii gibi görünmesem!

2.

Buraya kadarı, zaten bildiğim, tartıştığım şeyleri, American Factory belgeselinin berraklığından istifade, başka kelimelerle tekrarlamaktan ibaretti. Ama film bende başka bir şeyi daha tetikledi.

Amerikalı işçiler, işlerini kaybetmiş olmanın ve sonrasında maruz kaldıkları şartların zorlamasıyla 12,84’e çalışmayı kabul ediyorlar ama elbette mutsuzlar. Sendika istiyorlar. Çünkü daha önce, çok daha önce “kahrolsun kapitalizm” deyip duranların arasından çıkmış birileri, “ulan kapitalizm kahrolacağına, onun yarattığı faydadan biz daha çok faydalanalım” demiş, sendikalar filan kurmuş. N’olmuş? Amerikalı işçilerin saat ücreti 29 dolara filan çıkmış. Yani n’olmuş? Amerikalılar, Çinlilerin çok daha ucuza çok daha iyi yapacağı şeyler için yüksek bir ücret almaya başlamışlar. Nasıl olmuş? Fark nereden finanse edilmiş? Küreselleşilemediğinden. Çinlilerin Amerikalılar ile rekabeti imkânsız olduğundan.

Yani? Amerikan işçileri, eğer rekabet şartları eşit ve küresel olsa asla alamayacakları ücretlerin keyfini sürmüşler. Sonrasında n’olmuş? Beceriksiz ama talepkar işçiler halini almışlar. Bir vakitler muhtemelen dünyanın en becerikli, en verimli işçileri iken, bir nesil önce fabrika görmemiş Çinlilerden daha geri düşmüşler.

Benzer bir halin, aziz memleketimde herhangi bir problemle karşılaştığında “kahrolsun kapitalizm” demekle vazifesini yerine getirdiği neticesine varan zevat için de cari olduğunu düşündüm belgeseli seyrederken. ABD’nin dünya pazarlarındaki hâkimiyetinin sağladığı muhtelif —çoğu dolaylı— koruma duvarlarının arkasında, başkasının çok daha iyisini 12,84’e yapmaya çoktan razı olduğu işleri hiç de marifet sergilemeden 29’a yapmayı sürdürebiliyorsanız… Benzer şekilde, “yahu bu iş neden böyle, acaba nasıl çözülür” diye düşünmeden, “kahrolsun kapitalizm” demekle pazarda payınız garantiyse…

Ne diyeyim?

Biz bu pazarı nasıl imal ettik?

Aha bakın tekrarlayayım, “kahrolsun kapitalizm”. Ama bu kafayla, kapitalizm kahrolduğunda —geçenlerde kaybettiğimiz Wallerstein, yanlış hatırlamıyorsam en geç 2040 filan gibi bir tarihi kapitalizmin cenazesi için ayırttıydı— herhangi bir şeyi daha iyi yapabilecek durumda olmayacağız. Bu “kahrolsun kapitalizm” lafını duyduğunda düşünme ihtiyacının karşılandığını hisseden bir kesim olarak, bizden pek bir cacık olmaz yani.