Kudret, Akıl ve Mutluluk

Geçen gün American Factory hakkında yazarken, belgeselde mutsuzluğu da görünen biricik Çinlinin fabrikanın da sahibi olan milyarder Çinli olduğuna işaret etmiştim.

Üniversitede okurken fark etmiştim ki, orta sınıf veya üstü ailelerden gelen akranlarım daha öfkeli, daha tahammülsüz, daha mutsuzdu. Orta sınıfın altından gelenler ise daha neşeli, daha kolay tatmin olan insanlardı. Daha çok şeyi olanlar daha mutsuzdu yani. Netice itibariyle ODTÜ’de okuyordum ve herkes kendi meşrebince solcu idi. Ama bazılarının aileleri de solcu idi ve mutsuz olanlar daha çok onlardı. Aileleri sağcı olanlar ise… Az önce dediğim gibi, daha kolay ve tabii bir biçimde neşelenebiliyorlardı.

Böyle şeyler benim kafamı çok kurcalar. Hep çok kurcalardı. O zamanlar da kurcalıyordu. Kafamı kurcalayan hususlarda kendimi tatmin edecek cevaplar bulamamışsam, soru ile birlikte uzun süre yaşayabilirim. O zamanlar bu konuda daha da başarılıydım –ne olsa önümde uzun bir hayat vardı. Bu sağcı/solcu tarifleri o vakitler de kafama oturmadığından, “mutluluk sağcılıktan kaynaklanıyor” filan gibi açıklama da büsbütün manasız göründüğünden, soruyla birlikte çok uzun bir süre birlikte yaşadım.

Çok sonra ve muhtelif başarısız denemeden sonra içime sinecek bir açıklama geliştirdim. Doğru olup olmadığını bilmem, ama içime sinen bir açıklama…

***

Geçen gün Eskişehir’de, merkezdeki bir ara sokakta kaldırımda yürümeye çalışırken, reklam panolarının, kaldırıma serpiştirilmiş masların, sandalyelerin arasında slalom yapmaya çalışırken yani, kendimi kaptırıversem, kolaylıkla öfkelenebileceğimi, mutsuzlaşabileceğimi fark ettim. Esasında kendimi kaptırıverecektim de zaten ama karşıdan gelen bisikletli bir kız beni kendime getirdi. “Bisikletli” dediysem, kız bisikletin üstünde değildi, bisikletle yol alınabilecek bir ortam yoktu. Bisikletini yedeğine almış, çekiyordu. Düştüğü manasız hal de pek umurunda değil gibiydi. Onun halinin benim halimde daha saçma olduğunu, kızın buna rağmen hali yadırgıyor gibi görünmediğini, “n’oluyor lan böyle” triplerine girmediğini fark edince, kendime çekidüzen verme ihtiyacı hissettim.

Ve aklıma yukarıda özetlediğim yaşadıklarım geldi –ve içime sinen açıklamam.

İnsanların etrafını düzenleme kabiliyeti arttıkça, etrafını düzenleme şehveti daha hızlı artıyor. Mutsuzluk, netice itibariyle, beklenen ile gerçekleşen arasındaki farktan kaynaklanıyor. Gerçekleşenin seviyesi, genellikle, beklenenin seviyesinden daha düşük bir vitesle yükseliyor.

“Ama kültürel bir fark da var” deyip durdu içimden bir ses. Etrafını düzenleme kabiliyeti daha düşük olanlar, genellikle, daha dindar kesimler. Onlar, olup bitenin Allah’ın işi olduğuna, kendilerinin iradesinin sınırlı olduğuna, olsa olsa vesile olduklarına inanıyorlar. Dolayısıyla maddi ve/veya siyasi bir güç ele geçirseler de, aynı inanç sürebilir ve yine de şen, şakrak kalabilirler.

Görmüş oldunuz ki, benim içim fazla kalabalık ve karışık. Ve hep beraber gördük ki, içime sinen açıklamaya şerh koyan içimden gelen ses pek de haklı değilmiş. Dindar olanlar maddi ve siyasi güce ulaştılar ve fena halde mutsuzlaştılar.

Ne oldu da böyle oldu?

Şu bisikletli kızı benchmark olarak kullanıp meseleye açıklık getirebiliriz belki. Kız –benden farklı olarak– sokağın hali ile pek alakadar değildi. Oradan bisikletinin üstünde geçemeyeceğini idrak etmiş, bisikletini yedeğine alıp geçmesi gerektiğini fark etmiş, icabını yerine getiriyordu. Ben ise, sokağın bana göre düzenlenmesi gerektiği kanaatindeydim. Öyle bencilce filan değil, “kaldırım dediğin” diye başlayıp dakikalarca sürdürebileceğim bir diskur vardı kafamda –kaldırım dediğinin normal şartlarda nasıl olması gerektiğini, muhtelif referanslarla açıklayan.

Ve bu akıl yürütmede anahtar kelime, normal. Normal kelimesinin etimolojisine filan girecek değilim ama istatistik bilgimden filan yola çıkarak diyebilirim ki, “sık rastlanan” gibi bir iması var. Normale gücünü veren kaynağın hepsi o kadar. Kızın kafasında, demek ki, sokakların normali diye bir kavram yok. Veya varsa da, her sokağın normal olması gibi bir talep yok. Bu sokak da böyle işte.

Demek ki, normal beklentisi, tek başına, durumu açıklamıyor. Her şeyin normale yakınsaması, bütün sokakların normal olması, normalin “sık rastlanan” olmaktan çıkıp “hep rastlanan” haline gelmesi gibi bir talep de lazım.

E evet, gençken tanıdığım öfkeli ve mutsuz akranlarımın dünya ile ilişkileri böyleydi, her bir şeyin “hep rastlanan” gibi olmasını talep ediyorlardı ve fakat… O “hep rastlanan”ın çoğu da mevcut “sık rastlanan”ın her yere teşmil edilmesiyle oluşmayacaktı. Onların bir sokağa bakıp “normal bir sokak böyle olmaz” demeleri için bütün sokakları bilmeleri, sık rastlananı ölçmüş olmaları gerekmiyordu. Onların normali, kafalarındaki doğru idi.

Dindarlar, AKP iktidarının şemsiyesi altında palazlandıkları dönemde, normallerini kaybettiler, doğrularını buldular. Ve fevkalade mutsuz hallere gark oldular. Bu halin içime sinen açıklamam ile alakası şurada: Normal, dindarlar için, eskiden, “olup bitenler” idi. Şimdi “olması gerekenler” onun yerini aldı. Çünkü eskiden etrafı düzenleme kabiliyetleri yoktu, olsa olsa hanelerini, evlerinin önünü… Belki arkadaşlarını seçebilirlerdi, biraz daha imkânları varsa komşularını… Ama işte o kadar. Şimdi etrafı düzenleme kabiliyetleri var ve ta tepeden, bütün dünyayı, inandıkları Allah’ın yapmayı isteyip her nedense yapmadığı halde düzenlemeleri gerekiyor.

Bisikletli genç kız, kendisinin ne yapması gerektiğiyle meşgul. Bizler, herkesin ne yapması gerektiği ile… O genç kızın öfkelenmeden, mutsuz olmadan yaşama şansı var. Bizim yok. Amerika’daki Çinli işçi oyunun kurallarını kabul etmiş, aklına çocukları geldiğinde mahzun olsa da, üstesinden gelip neşelenebiliyor. Çinli milyarder ise, herkesin ne yapması gerektiğini bildiğini düşünüyor ve onun yapacaktı olduğu tercihi yapmayan herkes onun için mutsuzluk kaynağı. Dolayısıyla her an, durmaksızın, sayısız mutsuzluk sebebi ortaya çıkıyor.

Sonra sosyal medyada birileri, “e tabi mutlu olacak, çünkü aptal” filan diye ahkâm kesiyor. Yani denizlerde bunca plastik yığılmış, Çinli gençler ailelerinden ayrı yaşamak zorunda kalmışlar, kadınlar öldürülüyor, sokak köpeklerine işkence ediliyor, mutlu mu olunurmuş! İnsan nasıl neşelenebilirmiş! Yani çok zeki ve çok akıllı insanlar, yeryüzündeki son biçimsizlik ortadan kalkmadan, kesinlikle mutsuz olmalılar, neşe de herkese haram. Bunlar da akıl.