Yazı

Alper Görmüş Serbestiyet’te “derin sahtelik” üzerine bir yazı yazmış.

Mevzua, yani derin sahtelik hususuna geçmeden önce, bir yazı ile benim ilişkim hakkında bir şeyler söyleyeyim. Yani Ümit Kıvanç’ın yazılarının çoğunu okuduğumda neden koltuğumda raptiye varmış gibi zıplıyorum da, Alper Görmüş’ün bu yazısı bende aynı reaksiyona yol açmıyor, tespit etmeye çalışayım.

Görmüş tüylerimi diken diken edecek türden genellemeler yapmıyor değil. Bir yerde diyor ki mesela, “İnsan ruhunun sansasyonel olana merakı ortada… Şimdinin mükemmel olmayan sahteliklerine bile düşünmeden müşteri olanların, yarının kusursuz sahteliklerini ne büyük bir iştahla mideye indireceklerini hayal etmek zor değil.”

Mesele sansasyonel olmak mı? İnsan ruhunun sansasyonel olana mı merakı var?

Şöyle sorayım, Fatih Terim Adanalı hemşerisinden dayak yediğinde, dayağın haberlerinin ve görüntülerinin şehvetle paylaşılması, olayın sansasyonel olmasından mıydı? Olay sansasyoneldi, ona itirazım yok. Ama dayağı atan Terim olsaydı, olay yine sansasyonel olacaktı ve fakat bu kadar iştahla paylaşılmayacaktı bana göre. Memlekette her gün yığınla sansasyonel şey oluyor ve fakat teğet geçip yolumuza devam ediyoruz. Terim dayak yediğinde zevkle frene bastık, meşrebimize göre çayımızı, kahvemizi, biramızı, rakımızı veya viskimizi aldık, köpürte köpürte seyrettik, paylaştık.

Çünkü…

Bana kalırsa olayın ruhumuzun açlığını gideren vasfı sansasyonel olması değil, başka bir şeydi. Terim’in hak ettiğinden fazlasına ulaşmış olduğuna dair, adalet duygumuzu inciten bir hissiyatımız vardı. O fazlasına ulaşmış olmasında hemen hepimizin öyle veya böyle katkısı da vardı. Yani adaletsizliği üretenlerin arasındaydık da… Ama işte, sanki Terim’in suratına yumruğu atan kendimizmiş gibi bir tatmin duyduk.

Demiş oldum ki, Görmüş’ün “insan ruhunun sansasyonel olana merakı ortada” gibi tantanalı ve iddialı bir genelleme yapması beni kışkırtıyor. Meselelerin çoğunun böyle bakkal terazisiyle tartılamayacak kadar hassas olduğunu, daha ince ayarlı düşünmek gerektiğini düşünüyorum. Olağanüstü karmaşık bir dünyada yaşıyoruz ve böyle aşırı sadeleştirmeler dünyanın haline hiç denk değil.

Ancak sözünü ettiğim önerme her ne kadar beni kışkırtsa da, yazının esas meselesiyle pek bir alakası yok. İlaveten kimse, her yazdığı cümlede kuyumcu terazisi kullanamaz. Ve… Görmüş’ün bu cümlesi —ve onun gibi olan birkaç başka cümlesi— çok da tehlikeli değil. Yayılmakta olan yangınlardan birine —benim yangın olarak gördüğüm kaygı körükleyen ana temalardan birine— körük tutuyor değil, şurada, köşede, bir varil içinde yakılmış, fazla yaklaşmazsak bizi ısıtacak, sonra da sönüp gidecek bir şey.

***

Şimdi gelelim yazının esas konusuna, yani derin sahtelik mevzuuna…

Genellikle yaptığım gibi, bir yenilik olan, yeni bir şey olan derin sahteliğin de bir öncesi olduğundan başlamayı tercih ederdim. Ama sıkıldım, derin sahteliğin öncüllerinin eski teknolojilerle nasıl imal edildiği mevzularına girmeyeceğim. Bize ne yapar, onu konuşmak daha eğlenceli.

Facebook derin sahteliği teşhis edecek yazılım için mükâfat koymuş. Güzel. İlk akla gelen tedbir, hemen her zaman aynı. Gerçeği sahtesinden ayıralım. Yapabiliyor muyuz? Paranın sahtesinin yapılamaması için mütemadiyen yeni atraksiyonlar yapıyoruz, sahteciler de her birine bir karşılık üretiyor. Böyle, eğlenceli bir oyun da sürüp gidiyor. Buradan yola çıkarak, muhtemelen derin sahtelik üretenler ile onu engellemeye çalışanlar arasında da benzer bir oyunun sürüp gideceğini tahmin edebiliriz. Sahte olanı teşhis etmek için harcanacak çaba derin sahteliği engellemez ama derin sahtelik üretiminin daha da sofistike olması için elzem. Yani “sahte bir takım videolar üretip bir mevzi kazanmak istiyorsanız, daha da fazla çaba ve zekâ harcayın” demek gerekiyor, itirazım yok.

Ama zannımca başka şeyler de olacak.

Bir defa, bizden sonraki nesiller için gerçek ile sahte arasındaki ayrım daha da bulanıklaşacak.

Bakın böyle söyleyince olmadı. Çünkü o ayrım hep bulanıktı, son derece bulanıktı. İnsanlık, öyle görünüyor ki, daha emeklemeye başlamadan önce mitler vasıtasıyla gerçekliği giydirmeye başlamıştı. Gerçekliğin çıplak halinden pek memnun olmamasının tarihi, insanlık kadar eski yani. Rasgele seçilmiş yüz ortalama Müslüman veya Hıristiyan seçip, rasgele seçilmiş onar gerçek probleme kendi dinlerinden yola çıkarak çözüm üretmelerini talep etseniz, benzer çözümlerin oranı beklenmeyecek kadar düşük çıkar. Dinler, insanların gerçeklikle ilişkilerinde aracılık yapan kavram setleri ve fakat kendi gerçeklikleri de var. Hem kendileri bulanıklar, hem gerçekliğin sınırlarını bulandırmışlar ve hem de kendileri ile gerçeklik arasındaki sınırı…

Ama bu defa farklı.

Mı?

Sahiden farklı mı? Ne kadar farklı? Bilemedim şimdi. Umreye gidip gelince yaptığı hırsızlıkların affedildiğine inanmaktan çok mu farklı? Veya Türk olunca seçilmiş olduğuna, dolayısıyla da başkalarının canının, malının, ırzının kendisine helal olduğuna inanmaktan? Veya yanındaki şezlongda yatan adam cep telefonunda eğlenceli videolar seyrederken elinde bir kitap olmasının memleket ve dünya hakkında ahkâm kesme hakkını kendisine bahşettiğine inanmaktan?

Derin sahtelikler atmosfere yayıldığında da bütün bu eski imanlar baki kalacak —belki dayanakları az veya çok değişerek. Denebilir ki, “ama derin sahtelikle insanlar zan altında bırakılacak, karakter suikastları gerçekleştirilecek”. E, evet ama zaten şimdi de öyle yapılıyor. Yandaki şezlongda cep telefonuyla oynayan adamın dün akşam kimlerle, nerede, ne yaptığını biliyor değiliz mesela. Veya birkaç saat sonra ne yapacağını? Belki de okuduğumuz kitabı yazan o!

Neyse. Bir fark var yine de… Kabul ettim.

Muhtevalarını derin sahtelikten koruduklarına dair güvence veren mecralar oluşacak. Yani mesela filanca sitede yayınlanan her şeyin, ancak, gerçek olduğu olayın taraflarınca doğrulandıktan sonra yayınlandığının güvencesi verilecek.

Bakın böyle söyleyince de olmadı. Çünkü mesela, daha önce de yazılı basın muhtelif yüce amaçlar, muhtelif davalar uğruna kötü yola düşürülünce de, “bizde olmaz” diyen gazeteler, dergiler çıkarıldı. Onlarda da oldu.

Güya işin tarihine girmeyecektim, derin sahteliğin eski teknolojilerle üretilmiş öncüllerine bakmayacaktım ama yapamadım. Şimdi de bir soru düştü aklıma. Yahu biz, manasız mitlerle gerçekliği bunca bulandırmaya o kadar erkenden başlayıp, sonra dinler, milliyetçilikler, sosyalizmler, çevrecilikler filan gibi büyük anlatılarla gerçekliğin ırzına topyekûn geçip, matbaa diye bir şeyi icat eder etmez o sahteliklerin kitle üretimlerini yapıp, nasıl hayatta kaldık? Sinemayı, televizyonu filan saymadım bakın. Nasıl oldu da oldu, onca sahteliğin, sahteciliğin içinde bir başarı hikâyesi?

Neyse, onu ayrıca düşüneyim. Yine de bir fark var. Kabul ettim.

Demek ki, farklı bir takım antikorlar üretecek çocuklarımız, torunlarımız. Muhtemelen mesela, kendileri hakkında derin sahtelik üretilmesi gerekecek kadar önemli insanlar olmak istemeyecekler. Toplumlar daha önemsiz insanlardan müteşekkil, daha basık toplumlar halini alacaklar. Bakın böyle söyleyince hoş oldu. Yani benim hoşuma gitti.

Mesele şu ki, şu veya şu veya şu yapılmayacak. Şu ve şu ve şu, hepsi birden gerçekleşecek. Hayatın hemen her alanında muhtelif reaksiyonlar gerçekleşecek. Onların karşılıklı etkileşiminden, şimdi akla bile gelmeyecek kompozisyonlar imal edilecek. Uğraşacaklar ve bir şeyler yapacaklar yani. Uğraşmak zorunda kalınmasından hoşlanmayanlar düşünsün.

***

Başa döneyim.

Yazı yazarak, yazı okuyarak hayatın problemlerini çözmeyi hayal etmek safdilce bir Aydınlanma miti. Öyle şeyler olmuyor. Orada adamın biri sahte gerçeklik teknolojileri geliştiriyor, başkaları muhtelif tedbirler geliştirmeye çalışacak, bir kolektif reaksiyon oluşacak, hayat böyle yol alıyor.

“E yazıp okumayalım o vakit” diyor değilim. Dünyayı değiştirmek gibi büyük idealleriniz, müthiş hedefleriniz varsa, evet, yazıp okumak çok da manalı bir yol değil. Ama kendinizi değiştirmek, geliştirmek filan gibi mütevazı hedefler için uygundur, test ettim, onayladım. Mütevazı hedeflerin de saygıdeğer olduğunu düşünüyorum ilaveten.

Görmüş, yeni teknolojilerin mevcudu tehdit eden bir tatbikatını gündeme taşımış. Bilgilendirmiş, tespit yapmış. Dün işaret ettiğim iki yazısında Kıvanç da yeni teknolojileri gündeme taşımış. Ama onun tarzı, teslim edersiniz ki, bambaşka. Öyle mütevazı haber verme, tespit yapma amaçlarıyla sınırlı değil. Biz aymazları uyarıyor. Kendisi gemi direğindeki gözetleme sepetinde, biz faniler güvertede. Denizin bitiyor olduğunu haykırarak bildiriyor bize.

Alasya-Akpınar skeçlerinden birinde “doktor bey” diye şikâyet ediyordu biri, “yiyorum, yiyorum, iştahım kaçıyor”. Öteki, “ulan ona doymak denir” diye cevap veriyordu. E evet, deniz bitiyor ama ona kara denir. Zaten bir karadan yola çıkmıştık, bir başka kara parçasındaki bir limana uğrayacağız, sonra yine denize açılacağız. Öyle işte. Buna hayat denir. Ne bağırıyorsunuz kardeşim!

Ve tekraren…

Hayat olağanüstü bir hızla karmaşıklaşıyor. O karmaşıklığın hak ettiği ince ayarlı, nüanslı, bol nüanslı akıl yürütmelere ihtiyacımız var. Hayatın problemlerini çözmek için değil —onu geçmiştik— kendimizi o karmaşıklığın içinde daha uygun bir yere konumlayabilmek için. Kendimize yakıştırabileceğimiz koordinatları daha hassas bir biçimde tayin edebilmek için. Kıvançgillerle randevulaşmak istesek ve “konumunu paylaşır mısın” desek, yolladığı konum İstanbul çıkıyor mesela —hassasiyet o kadar. “Zaten ben hep İstanbul’daydım” demek de, öyle övünülecek bir hususiyet değil ilaveten. İstanbul eski İstanbul değil bir defa.