Eski Güzel Günler

Trende arkamda oturan, ellilerinin sonlarında olduklarını tahmin ettiğim ve profesör oldukları anlaşılan iki kadın muhabbet ediyorlardı. Laf çocuklara geldi. Anlaşıldı ki, her ikisinin de yurt dışında okuyan çocukları var. Önce, çocukların peşinde helak olmaktan yakındılar. Sonra onları özlediklerinden…

Ve…

Muhabbet, “ah, eskiden ne güzelmiş, herkes aynı çatı altında” finaline geldi.

***

Eskiden öyle miymiş? Veya ne kadar öyleymiş? Damat evinde kalıyorsa mesela, gelin kayınvalidesinin evine gitmek zorunda. Biri ayrılacak. Kaldı ki evin dört oğlu varsa? Herhalde birileri ayrılacak. Hadi hepsi aynı çatı altında diyelim, onların da çocukları olduğunda?

Eskiden de pek öyle “herkes aynı çatı altında” değilmiş gibi görünüyor. Varsayım yanlış yani.

Ama esas mesele başka yerde. Varsayımın yanlışlığından daha ciddi bir problem var. Değer yargılarından kaynaklanan bir problem. Eskiden “herkes aynı çatı altında” olmasa da, aynı çatı altında şimdikinden daha çok kişinin kaldığını varsayabiliriz. İyi bir şey miymiş?

Kimin için iyi?

Mesela şimdi “herkes aynı çatı altında olsa” diye hayıflanan kadınlar yirmilerinde iken, evlenip kocalarını kendi çatılarının altına getirmeye veya eşlerinin çatısının altına gitmeye razı mıydılar? Razı olmadıkları şeye zorlansalardı, mutlu mu olacaklardı? Zannetmem. Şimdi çocuklarını evlendirip kendi çatılarının altına soksalar, çocukları memnun olacak mı? Zannetmem.

Ama kadınlar memnun olabilirler. Sahiden.

Demek ki… En azından şunu söyleyebiliriz, herkesi memnun etmek zor. Birileri acı çekecek. Ve… Acı çekmek o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Çocuklarınız kendi çatılarını kurmakla, sizin çatınız altında yaşamaktan daha zengin bir hayata sahip olabilirler —yaşantı zenginliğinden söz ediyorum. Sizin çatınız altında kalsalar büyümeyecekleri hızla büyüyebilirler.

***

“Eskiden ne güzelmiş, herkes aynı çatı altında” nostaljisinin hastalıklı hali, bana öyle geliyor ki, bütün nostaljilerde cari. Yani hem varsayımlar hatalı ve hem de değer yargıları kusurlu —ya fazla bencilce, ya despotça, filan.

İnsanın hatırladıklarının yarısı, bir yıl içinde yenileniyormuş. Hatıralarımız değişiyor. İşi aslında olduğu gibi hatırlamıyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam LeDoux’un Synaptic Self’te anlattığı kadarıyla, bir şeyi hatırladığımızda, yani hafızadaki bir bilgiyi kısa süreli hafızaya aktardığımızda, bilgi eski yerinden siliniyor. Sonra yeniden —ama bu defa hatırladığımız andaki çevre bilgileriyle yeniden harmanlanarak— kaydediliyor. Bu yüzden değişiyor hatırladıklarımız.

Trende arkamda oturan kadınlar da, besbelli, yirmili yaşlarında baba evlerinde yaşadıkları huzursuzlukları, sebep oldukları gerginlikleri unutmuşlar. Yani o döneme ait hatıralarından o huzursuzluklar, o gerginlikler silinmiş, değişmiş.

Böyle söyleyince de, insan hafızasının bu strüktürü kusurlu görünüyor insanlara. Şöyle her şeyi olduğu gibi hatırlayan bir biyolojimiz olsaydı… Ne vardı? İnsan denen türden bir halt olmaz azizim!

Hâlbuki insanın adaptasyon kabiliyetinin en önemli dayanaklarından biri unutabilmesi —bu hususları bir vakitler yazmış olmalıyım. Ve sosyolojik olarak evrimleşebiliyor olmamız da, büyük ölçüde, nesillerin bir önceki nesillerden kopmayı arzu ediyor ve büyük bölümünün bunu başarabiliyor olması sayesinde mümkün oluyor. Bu işler de acısız, sızısız olmuyor.

İmdi…

Bir süredir üstünde tepindiğim meselelerin hemen hepsi

  1. Acısız, sızısız bir hayatın mümkün olduğu ve fakat hayatın acısız olmadığı, demek ki başkalarına acı vermeyi umursamayan bir takım kötü öznelerin bize acı çektirdiği,
  2. Bir vakitler, tabiata daha yakın, tabiatın daha bir parçasıymış gibi yaşadığımız dönemlerde acıların, sızıların olmadığı,
  3. Veya —duruma göre— tabiatımıza daha sağlam kültürel gemler vurabilsek acıların, sızıların olmayabileceği,
  4. Her durumda insanın kusurlu olduğu, biyolojik olarak, kültürel olarak, sosyolojik olarak kusurlu olduğu, eğer kusursuz olsaydı bütün bu olup bitenlerin olmayacaktı olduğu —mesela kedilerin veya sırtlanların, yani bizim kusurlarımızla malul olmayan tabii organizmaların— dünyasında, biz dokunmadığımız sürece, acının, sızının olmadığı

filan gibi varsayımlardan kaynaklanıyor. Eğer bu varsayımların temelsiz olduğunu kabul ederseniz, her yerden pıtrak gibi fışkıran meselelerin de ortadan kalkıverdiğini göreceksiniz gibime geliyor.