Süreç, Öğrenmek ve Diğer Tuhaf Şeyler

Arap Baharı denen hadiseler başladığında, Akşam’da yazıyordum. Olup bitenler hakkında yazılıp çizilenler karşısında hissettiğim şaşkınlık, sonra tiksinti ve nihayet öfke, mevzu hakkında yazdığım birkaç yazıda herhalde hissediliyordu.

Dünyanın geniş bir coğrafyası var, uzun süredir despotik rejimler tarafından baskıyla yönetiliyorlar. Baskı –Tunus hariç hemen hepsinde– hem İslam ve hem de sosyalizm gibi gösterilen bir şeylerle bir tür meşruiyet kaynağına da sahip. Tunus’ta da modernleştirme var meşruiyet kaynağı olarak. Dünyanın defalarca değiştiği bir dönemde, sözünü ettiğimiz coğrafyada olsa olsa isimler değişmiş. O bile pek seyrek. Sanki derin dondurucuya konmuş ve unutulmuş bir hali var coğrafyanın.

Sonra birden… Olmayacak şeyler oluyor. Ve… Memleketimin derin fikirlileri komploculukları ile Arap düşmanlıklarını –yani ırkçılıklarını– zerre utanmadan faş ediyorlar. Üzerinde düşünülecek, konuşulacak onca şey varken…

Arap Baharı sırasında orta yere dökülen laflara, dehşet görüntüleri ortaya çıkmaya başladıktan sonra, “işte gördünüz, Araplar bir işi beceremez”ler daha bir iştahla eklendi. Bunları düşünce ürünü laf sayıyorlardı sahipleri ve insan gülse mi ağlasa mı, kızsa mı acısa mı, karar veremiyordu.

Neticede, bahsi geçen toplumlar cendereden çıkmışlardı. Bir manada uzun yıllar boyunca tekerlekli sandalyede yaşamışlar, aniden ayağa kalkmaya teşebbüs etmişler gibiydi. Elbette sendeleyecekler, düşecekler, kalkacaklardı. Meselenin Arap olmalarıyla bir alakası yoktu yani. Ve… Kalkar kalkmaz Fransızlar gibi yürüyüvermeyi becerememelerinde de bir tuhaflık yoktu. Tuhaflık, o toplumların ayağa kalkar kalkmaz bir balerin gibi dans edivermelerini bekleyenlerin dünya kavrayışlarındaydı.

Ne yazık ki mezkûr zevat, kendi zihinlerinin, dünyayı kavrayışlarının tuhaflığını idrak edebilecek enstrümanlara sahip değiller. Mesele sadece Arap Baharı konusundaki duruşlarıyla sınırlı değil. Kendi Cumhuriyetimizden kadın meselesine, teknolojiden çevreye hemen her konuda manasız beklentilere sahipler ve hemen her konuda komploculukları, ırkçılıkları onlardan önce odaya giriyor.

Bütün bunları, Gazete Duvar’daki İslam Özkan yazısını okurken düşündüm.

Derken Cumhur, @BilimAkademisi adresinden paylaşılan bir tweet paylaştı. Daron Acemoğlu ile James A. Robinson’un yazdıkları The Narrow Corridor adlı bir kitabı duyuruyordu. Arkadan gelen tweetlerde, kitabın tanıtım metninden alıntılanmış gibi görünen ifadeler yer alıyordu.

Şöyle laflar:

“Despot devletlerin yoğurduğu korku ve baskı ile onların yokluğunda ortaya çıkan şiddet ve kanunsuzluğun arasında sıkışmış dar bir koridor vardır, özgürlüğe açılır. Bu koridorda devlet ve toplum birbirini dengeler. Tek bir devrim anında sağlanmaz bu denge, devlet ile toplum arasında sürekli, günbegün verilen bir mücadelenin ürünüdür. Özgürlüğün kapıdan değil, koridordan geçilerek kazanılmasının nedeni, bunun bir süreç olmasıdır. … Şiddetin kontrol altına alınması, kanunların yazılıp uygulanması ve devletin vatandaşlarına hizmetler sağlaması için o koridorda uzun bir yol yürümek gerekir. Bu bir süreçtir çünkü devlet ve seçkinleri, toplumun getirdiği kısıtları kabullenmeyi, toplumun farklı kesimleriyse farklılıklarına rağmen birlikte çalışmayı öğrenmelidir.”

Süreç… Öğrenmek… Falan, filan. Ne kadar yabancı bizim okuryazarlarımıza. Onların dünyasında bir menfur özne bir şeyi murat eder, olur. Küt diye. Zaten olup biten her bir şey –hepsi birer musibet olduklarından– menfur öznelerden birinin murat edivermesiyle olmuş, bitmiştir. Ve zaten kimse, hele toplumlar bir şey öğrenmezler. Bilmezken, bir anda, aniden, küt diye, bilir hale gelirler. Mezkûr zevat bilinmesi gerekeni zaten bilerek doğmuştur. Söyler. O anda onun bildiğini onun bildiği gibi bildiniz, bildiniz. Aksi halde sizden adam olmaz.