Konfor

Toplumların—şu veya bu eksiklikleri sebebiyle— popülizm yapan liderlere gönül indiriyor oldukları, dolayısıyla da karar mekanizmalarından toplumların uzaklaştırılması için uygun, yakışıklı bir yol bulunması gerektiği gibi tezler… Bana şöyle görünüyorlar: Oğlunuz matematikten çakıyor, final imtihanına onun yerine girecek birini bulup oğlanın okuldan atılmasına mani olmaya çalışmak gibi… Diyelim uygun birini buldunuz, oğlan geçer not aldı. Problem çözüldü mü? Eğer problemi oğlanın matematikten geçer not alması olarak teşhis etmişseniz, evet, çözüldü. Eğer problem oğlanın matematik öğrenmesi idiyse?

Müracaat ettiğim analojinin en azından iki aksaklığı var, farkındayım. Bir defa toplumu oğlan sizi ana veya baba olarak konumlandırdım ki, esasen kimsenin haddi değil. İkincisi, sınıf geçmek için matematiğin bilinmesi gerektiği iddiasını da sorgusuzca kabul etmiş oldum. Hâlbuki toplumların matematik bilmesi hiç de elzem olmayabilir.

Bu iki aksaklığa döneceğim ama daha önce “toplumlar bu işi beceremiyorlar, bir yolunu bulsak da seçkinlerin rolünü şöyle garanti altına alsak” yaklaşımları ile hesabımızı kapatalım. Sözünü ettiğim yaklaşımın kahvehane köşelerinde, tweetlerde, Facebook sayfalarında, Ekşi Sözlük ve benzeri ortamlarda, yeni yetme delikanlılar tarafından dile getirilmesinde bir beis yok. Ama dünyanın halleriyle dertlenmiş insanların toplandığı konferanslarda, adının başında muhtelif titrler olan birinin böyle lafları uluorta edebiliyor olması… Çok kafa yorularak yazılmış intibaı veren kitaplarda ve/veya makalelerde ciddi ciddi dile getirilmesi… Bunlar bambaşka şeyler. Ayıp şeyler. Çok ayıp şeyler.

Mezkûr zevat toplumu öğrenci, kendilerini öğretmen olarak bile görmüyor. Toplumun matematik bilmesi gerektiği varsayımını hiç sorgulamıyor ve fakat öğrenemeyeceğine de karar vermiş. Şuradan birini bulalım, toplumun yerine o girsin imtihana… Sonra? Huzur. Esasında şuradan birini bulmaya da lüzum yok, çünkü imtihanı tasarlayan kendileri, kendi hazırladıkları sorulara, toplumun yerine kendileri cevap verecekler. Bingo! Her şey çok şık görünecek.

***

Yıllar yılı AKP’yi iktidara taşıyan dinamikler hakkında yazdım, çizdim. Söylemeye çalıştıklarımı benim beceremediğim kadar veciz bir biçimde Ayşe Çavdar dile getirmiş: “Başından itibaren Erdoğan’ın en kıymetli sermayesi, dindarın dışlanmışlık hissiydi (Bu hissin ne kadar dindarlıkla ne kadar sınıfsal statüyle ilgili olduğu kısmını yeniden tartışmak lazım). O birikimin önemli bir parçasını oluşturan (seküler burjuva hayatına dönük) gıptayı hasete, haseti de intikam arzusuna dönüştürerek konsolide etti siyasi gücünü.”

Yani?

Ortada bilmezlik, cehalet filan yok. Soframızdaki aşın berbatlığı malzemesinin cehalet olmasından, malzemesinin zehirli olmasından kaynaklanmıyor, aşın kötü kotarılmış olmasından kaynaklanıyor. (Cehalet —daha önce de dedim— ölümcül bir hastalık değil, öyle olsaydı hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Mesela bize “başka türlü bir demokrasi olsa da şöyle gerine gerine duruma vaziyet etsek” diyen zevat, daha en başta, aşın neden berbat olduğunu teşhis ederken fena halde çuvallıyor. Ama kendisinden, kendisinin bilgisinden filan zerre şüphe etmeden konferanslarda konuşuyor, tuğla gibi kitaplar yazıyor. Hiçbirine hiçbir şey olmuyor.)

Gıpta iyidir, insanın kendi yetersizliğini hissetmiş olduğunun delilidir. Ama gıptadan çok çeşitli şeyler kotarılabilir. Özal mesela, aynı gıptayı hayal sosuyla terbiye edip, yığınları, daha önce akıllarına bile gelmeyen şeyler için çabalamaya sevk etmişti.

Haset kötüdür. Gıptayı haset sosuna buladığınızda, evet, zehirli bir şey halini alır. O şey fermantasyona uğradığında da… İntikam hissi.

Madem işlerin cahil halkın eline bırakılmaması gerektiğini bilecek kadar âlimsiniz, toplumların kimyasını, toplumların dönüşümünü tayin eden kimya kanunlarını da bilecektiniz. İlaveten malumat sahibi de olacaktınız, bilecektiniz ki, bir yerlerde muazzam miktarlarda gıpta hasat ediliyor. Bilemediniz. Çünkü orada burada yazılmış tercüme kitapları filan okuyarak, bilinmesi lazım gelen her bir şeyi öğrenmiş olduğunuzu düşünüyordunuz.

Sonra Erdoğan elinde haset tenekeleriyle o gıpta stoklarına daldığında… Ne olacak olduğunu tahmin edecek, hayal, ümit gibi kimyasallarla müdahil olacaktınız. Oldunuz mu? Olmadınız. Toplum bir biçimde dönüştü. Şimdi çıkıp, “toplum zaten buydu” diyorsunuz. Değildi. 2002’de Erdoğan’a oy verenler, şimdiki aynı insanlar değildi. Erdoğan onları değiştirdi. Siz başka bir tasavvurla, başka türlü bir dönüşüm tasavvuruyla sahne almadınız. Toplumu suçlayamazsınız.  

Üstelik… Hâlâ almıyorsunuz. 31 Mart’ta toplum, “ulan bu kadar intikam hissi de çok berbat kokuyormuş, burnumuzun direği kırıldı, hadi bir çare üretin” dedi. “Bekleyelim bakalım, ekonomik kriz, Suriye filan… Herif iyice çuvallasın” havasındasınız.

***

Demokrasi, daha önce defalarca dediğim gibi, problem çözmez, problemlerini çözen toplumlar üretir. Yani matematik imtihanından geçer not almaya yaramaz, matematik öğrenmek lazımsa onu öğrenmeyi sağlar. Daha en başta, toplumun neyi bilmesi gerektiğini toplumun dışında bir takım referanslara göre belirleyerek cehaletini ortaya koyan birileri, bize akıllar veriyor, çözümler teklif ediyor. Üstelik toplumun bildiği ile toplumdaki fertlerin teker teker bildikleri arasında da basit bir aritmetiksel ilişki olduğunu zanneden zırcahil birileri… Tasavvurlarına göre, sizin, benim bildiklerimizi toplarsak, toplumun bilgisi ortaya çıkacak. Son derece karmaşık ve emergent bir kavramı, basit aritmetik bilgileriyle kavradıklarını zannediyorlar.

Bugün dünyayı ırgalayan problemler toplumların cehaletinden kaynaklanmadı. Topluma bu aşırı basitleştirilmiş kavram haritalarıyla bakan —kerameti kendinden menkul— zevatın siyaseti, iktisadı, kültürü ve saireyi tayin edecek kudrete sahip olmalarından ve kendi bildiklerinin bilinmesi gereken şey olduğu küstahlığıyla durumlara vaziyet etmelerinden kaynaklandı.

Toplumun neyi bilmesi gerektiği, toplum dışından tayin edilemez. Toplum dediğiniz şey de, Pötürge’deki bir kahvehanede sözüne kulak kabartılan Halil ağa, onun sözüne kulak kabartan delikanlı Mustafa, Ankara’da Büyükşehir Belediyesinde kontrolör Salim, Hürriyet sirkinin müteahhidi Ertuğrul Özkök, onun sirke monte ettiği Ahmet Hakan, Yıldırım Demirören, terfi bekleyen Albay Mehmet ve bunun gibi on milyonlarca insan.

Kimin elinde güç var?

Ortaya berbat çıktıysa, hesap kime sorulur? Kime?

Rivayet odur ki, Normandiya çıkarmasından sonra gazetecinin biri Eisenhower’a “zafer kimin” diye sorar. “Çıkarma başarısız olsaydı kimi asacaktınız” sorusuyla cevaplar Eisenhower. Çıkarma başarısız olmuş, generaller hesabı askerlere çıkarıyor. Konfora bak.

Çıkarma başarısız mı oldu? Daha doğrusu bir çıkarma oldu mu? Savaş bitti mi? O da ayrı mevzu.