Ama Oluyor

Fırat’ın doğusunda bir süredir cari olan statüko ortadan kalktı. Tabii olarak hepimiz yeni şartların ne manaya geldiğini merak ediyoruz. Lakin bu hususta hükme varmak için erken olduğunu düşünüyorum.

Aslında iki gündür yazdığım mevzuları sürdürecektim ama Murat Sevinç mani oldu. Sevinç’in yazısı Kürt sorununa dair daha önceki bir yazının devamı niteliğinde kaleme alınmış olduğu halde, neredeyse, Kürt sorunu hariç her şeye değiniyor. Kendisinin de farkında olduğu gibi…

Çünkü…

Evet, kesinlikle okumanızı tavsiye edebileceğim bu yazısında Sevinç’in de işaret ettiği gibi, ister Kürt sorunundan, ister Suriye’den, ister ekonomiden yola çıkalım, ister biz kendi problemlerimizi ister Amerikalılar kendi problemlerini tartışmaya çalışsınlar, aynı düğüme ulaşıyoruz: Dünyada olağanüstü bir şeyler oluyor. Dünya bir faz değişimini tecrübe ediyor.

Sevinç diyor ki “Bu da demektir ki, eğer biraz daha yaşamayı başarabilirsek, dünya çapında çok heyecan verici ve zorlu bir değişime tanık olacağız.” Ve ekliyor, “Türkiye’de yaşadığımız her şey ama her şey, iki yönü olan bir kırılma nedeniyle yaşanıyor. İlki, kendi tarihimizden kaynaklı sorunlar. İkincisi, dünyadaki altüst oluşun etkisi. Aynı anda.”

Evet, dünya tarihinin yırtılıyor olduğu bir dönemde Türkiye, sanki kendi tarihinden kaynaklanıyor gibi görünen ekstra problemlerde de boğuşmak zorunda kalıyor gibi görünüyor ama bana kalırsa Türkiye’nin kendi problemleri, dünyanın en çok enerji birikmiş fay kırıklıklarından birinde yer alıyor olmasından kaynaklı olarak büyüyor. Büyük ölçekli bir depremin merkez üssündeyiz gibi yani… İmdi, ben şöyle söylemeyi tercih ediyorum, bildiğiniz gibi: Dünya çapında  çok heyecan verici ve zorlu bir değişime tanık oluyoruzolacağız değil.

Bir nüans? Ama nüanslar mühim. Hele içinde yaşadığımız gibi dönemlerde, hemen her nüans belirleyici olma potansiyeli taşıyor. Ve benim de Sevinç gibileri okurken içerlediğim husus, nüansları atlayıp, bildik ezberlerini tekrarlayıp durmaları. Çünkü tanık olduğumuz değişimin sadece tanığı değil, oyuncusu olmamıza mani olan şey, başka her şeyden çok, artık hükmü kalmamış ezberler.

Neymiş mesela? Sanayi devrimi olurken işçiler makinelere saldırmışlar. Sonra bunun çıkar yol olmadığını öğrenmişler.

  • Bütün işçiler mi saldırmış? Hayır, sadece bir bölümü saldırmış.
  • İşçiler sadece makinelere saldırmak gibi bir iş mi işlemişler? Hayır, kimi şöyle, kimi böyle reaksiyonlar göstermiş.
  • İşçiler makinelere saldırdıktan sonraki gün “a, böyle olmuyormuş” mu demişler? Hayır, onlarca yıl sürmüş toplumsal öğrenme denen şey.

Demek ki…

  • Sancılı dönemlerde, tarihin öznesi olan unsurlar yekpare davranmayabilirler. Esasen yekpare davranamazlar. Yapıp edilenlere bakarak “şu bizden, şu karşı taraftan” denemeyebilir. Dahası, bu tür tasnifler çok manasız da olabilir.
  • Neyin olabileceğini tayin etmek, genellikle nelerin olmayacağını test ederek mümkün olur. Dolayısıyla da çeşitlilik mühimdir. Adına devlet denen şer odağının zaten çeşitliliği ortadan kaldırmak için her türlü habaseti fütursuzca işlediği bir dönemde, bir de politik doğruculuk filan gibi manasızlıklarla insanları zan altında bırakmak, zırvalıktır.
  • Zamanın yapabileceği, ancak zamanın yapabileceği şeyleri, üç beş kitap yazarak, birkaç günde başarmayı hayal etmek de zırvalıktır.

Ve…

Sevinç kendisi de meseleyi “ya devrim olacak, hayallerimiz gerçekleşecek ya da yok olacağız” diye koyuyor, atıf verdiği söyleşide Ömer Madra da benzer kalıbı kullanmış. Öyle değil. Yok olmayacağız —yine bir nüans ve yine mühim, yok olmayı bir seçenek olarak görmek yanlış. Zaten Sevinç’in veya Madra’nın hayal ettiği türden bir devrim de olmayacak. Bir devrim oluyor zaten.

Geçen hafta Gazete Duvar’da, aynı gün, birbirinden habersiz iki yazar iki yazı yazdı. Orhan Gazi Ertekin Avukatlar, Esnaf ve Simsarlar adlı bir yazı ve Ali Dursun Ulusoy da ‘Kasabalı’ Anadolu Çocuklarının İntikamı adlı bir başka yazı. Her ikisi de, kanaatimce, muazzam ölçüde kıymetli yazılar. Kıymetleri nereden kaynaklanıyor? Her şeyden önce gerçek gözlemlere yaslanarak gerçekleştirilmiş teşhisler olmalarından… Öyle kapitalizm, küreselleşme filan gibi öcülerden hiç söz etmeden, “bakın şurada şöyle oldu, şu sonucu doğurdu” diyen yazılar.

Yazıları benim açımdan ekstra kıymetli kılan bir başka ortak özellikleri de, elbette, yaşamakta olduğumuz problemleri kasabalılık, taşralılık gibi kavramlarla açıklamaya çalışmaları.

Benim iddiam o ki, içinde yaşıyor olduğumuz devrimci değişim, kapitalizmin krizi filan değil. Dünya kasabalılığı tasfiye ediyor. Etmeye çalışıyor, diyelim. Bu da, muazzam gökdelenlerin yüzüncü katında konuşlanmış bir takım çok güçlü özneler “evet beyler, görünen o ki kasabalılık denen şeyin miadı doldu, stoklardaki kasabalıları yakalım” demesiyle olmuyor. İtişe, kakışa oluyor. Deneye, yanıla oluyor. Birkaç nesilde ancak oluyor.

Ama oluyor.

***

Şahit olduğumuz, Marks’ta veya Kemal’de veya Muhammed’de açıklamalarını aradığımız için öznesi olmayı beceremeyip ancak seyircisi olduğumuz dönüşüm, yeni bir Muhammed, yeni bir Marks, yeni bir Kemal gerektiriyor. O ölçekte, hatta daha büyük bir şeyin içinde yaşıyoruz.

Ve bu hususta iki tespit yapılabilir.

Birincisi, elbette Muhammed’den, Marks’tan ve Kemal’den öğrenilecek şeyler vardır, neticede insanlık düşünce ve siyaset tarihinin birikimli bir yanı var. Ve fakat her bir devrimci düşünce de, o birikimli yanı reddeden, ona başkaldıran, isyan eden bir odaktan zuhur eder. Goethe’nin Faust’u hakkında hep söylediğim gibi… Tanrı’nın varlığını inkâr eden değil, ona isyan eden bir özneydi Faust. Öyle temiz, centilmen, “Muhammed, Marks veya Kemal ne dediyse doğrudur” diyen öznelerin, olup bitenleri bildik kalıplarla açıklamaya çalışanların bu safhada işi yok. Einstein Newton’un omuzlarına basmıştı evet, ama basmıştı, “aman üstadın omuzları acımasın” filan diye hassasiyet göstermemişti.

İkincisi ve asıl mühimi… Yine daha önce dediğim gibi, doğru veya yanlış, buhar makinesinin, radyonun ve sairenin mucitleri var. Biliyoruz. Ama mesela televizyonun, bilgisayarın, İnternetin mucitleri yok. Çünkü bunlar, bir ölçüde, anonim icatlar. Şimdi de, bana öyle geliyor ki, Muhammed’in, Marks’ın, Kemal’in muadili, anonim olacak. Daha doğrusu, öyle oluyor. İçinde yaşadığımız devrim şehirlileşme devrimi ve şehirlilik, başka her şeyden çok, anonim olma hali demek.

Birçok manada…

Mesela ancak şehirde anonim olabilir, eşinizin dostunuzun tasallutundan kaçacak yerler bulabilirsiniz. Ve yine ancak şehirde her bir işi ancak başkalarıyla birlikte gerçekleştirebilirsiniz.

Dolayısıyla Newton’un omuzlarına basacak bir Einstein, Muhammed’in, Marks’ın, Kemal’in omuzlarına basacak bir özne yok. Hep birlikte değilse de, çok kişi birlikte yapmak zorundayız o işi.

***

Ve nihayet…

Mesele Muhammed, Marks, Kemal meselesi değil. Mesele, daha önce benzeri görülmemiş ölçekte bir altüst oluş. Bu ölçekte bir altüst oluş sürecinde insanların güvenlik arayışına daha çok meyletmelerinde anlaşılmaz bir şey yok. İnsanın en güvenli bulduğu yer de, ana kucağı. Yani geçmiş. Yani bildik olan.

Kendisi kendi ana kucağına özlem duyanlar, başkalarının kendi ana kucaklarına özlem duymalarıyla da alay ediyorlar. Mesela Sevinç. Tuhaf nostaljiler, olup biteni horlamalar filan derken… Başkasının nostaljileriyle de dalga geçmeler. Benim perspektifime göre şu dönemde en ihtiyacımız olmayan şey, nostalji. Nostaljinin her türlüsü… Bir vakitler ne güzel, olup biten her şeyi anlamlandırmamıza yeten kavram haritalarını raftan indirip, sevip okşamaklar da dâhil…

Makinalara saldırdık biz. Öyle olmayacakmış, olmazmış.